Darda kalan biri, güçlü birine sığınmak, ondan yardım almak ihtiyacı hisseder. Bu duygu, insana Allah’a firar etmesi için verilmiştir. Cenab-ı Hak, bunu şöyle bildirir:
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِۚ وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِىُّ الْحَم۪يدُ
“Ey insanlar! Sizler Allah’a karşı fakir kimselersiniz. Allah ise Ğanî – Hamîddir.”1
Dünyanın en zengin kişisi de Allah’a muhtaçtır. O’nun yarattığı mekâna, O’nun gönderdiği rızıklara, O’nun yarattığı her şeye… O ise, Ğanî’dir, yani mutlak zengindir, hiçbir şeye muhtaç değildir. Hamîd’dir, medhe ve övülmeye layık sadece O’dur. Dün “zengin” dediğimiz kişiler bugün toprak altındadır. Methettiğimiz, övgü yağdırdığımız kişiler, yaptıklarını Allah’ın yardımıyla yapmışlardır.
Madem öyledir. O halde “فَفِرُّٓوا اِلَى اللّٰهِۜ Allah’a firar edin”2 ayeti hükmünce Allah’a sığınmak, O’ndan medet istemek gerekir.
Milyarlarca lira borcu olup da yarın ödemesi gereken birisi, çaresizlik içinde kıvranırken birden şöyle bir nida duysa: “Ey ahali! Padişahımız sizleri sarayına davet ediyor. Size hem ziyafet verecek, hem ihtiyaçlarınızı görecek.” Bu müjdeli sesi duyan o adam ne kadar sevinir, nasıl koşarak gider… Öyle de, hayatın belâ ve zahmetleri karşısında ezilen bu biçare insan “Allah’a firar edin” şeklindeki ilahi fermanı duyunca gönlü gamlardan kurtulur, tüm benliğiyle bu davete icabet eder. Çünkü
مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَاۜ
“Her şeyin dizgini O’nun elindedir.”3
لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ
“Her şeyin anahtarı O’nun yanındadır.”4
اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
“Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri o şeye sadece ‘Ol!’ demektir. O da olur.”5
Öyle bir Allah ki, her şey O’nun mahlûku… Her şey O’nun sanatı… Bütün varlıklar O’nun ordusu… Sınırlarını bile bilemediğimiz geniş mülkünde asla isyan yok… Her varlık, kendisine verilen görevi özenle yerine getiriyor… Koca güneş, büyüklüğüne güvenip intizamını bozmuyor, bir saniye bile görevinden geri kalmıyor…
Hem o Allah, Fail-i Muhtardır, dilediğini yapar, dilemediğini yapmaz. “Ol” dediği olur, “öl” dediği ölür. Her şey O’nun emirlerine göre hareket eder. Mesela, âdetidir ki ateş ile yakar. Fakat dilerse o ateş yıkmayıverir. Nitekim Nemrut Hz. İbrahim’i ateşe attığında, ateş onu yakmadı. Çünkü Allah ateşe şöyle buyurmuştu:
يَا نَارُ كُون۪ى بَرْدًا وَسَلاَمًا عَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ
“Ey ateş! İbrahim’e serin ve selametli ol!”6
Yüce Allah, elbette ve elbette kendi koyduğu kanunların mahkûmu değildir. Gerçi âlemdeki nizam ve intizamı sağlayan “sünnetullah- âdetullah” tabir edilen kanunları koymuştur. Ama dilediği anda o kanunların hükmünü icra etmeyiverir. Doktorların “bir haftaya çıkmaz” dedikleri hastayı, dilerse daha yıllarca yaşatır. Onun vefatını düşünüp gözyaşı dökenlerin bir kısmını, o hafta diğer âleme gönderir.
Dilerse, onuncu kattan yere düşen bir çocuğu, burnu bile kanamadan yoluna devam ettirir.
Dilerse, peygamberlerini mucizelerle, velilerini kerametlerle destekler, onları özel ikramlarına mazhar kılar, sıra dışı harika olaylarla onlara yardım eder.
Dolayısıyla, tabiattaki kanunlar, Allah’ın iradesi karşısında mahkûmdur. Allah’a tam inanan ve güvenen bir insan, sebepler açısından her şeyin bittiğini görüp kendini Allah’a teslim ettiğinde İlahî rahmet elinin himayesiyle karşı karşıya kalır. İster Hz. Yunus gibi balığın karnında olsun… İster Hz. Eyyüb gibi her tarafı yara-bere içinde kalsın… İster Yavuz ve ordusu gibi susuz çölde yol alsın…
Bu gibi gerçeklere işaret eden bir ayette şöyle buyrulur:
وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُٓ اِلاَّ هُوَۚ وَاِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلاَ رَٓادَّ لِفَضْلِه۪ۜ
“Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, Ondan başka onu giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun ikramını geri çevirecek yoktur!”7
Ateist bir gazeteci, bir gün bir topluluğun şehir dışına doğru akın akın gittiğini görür. “buradan bir haber çıkarabiliriz” diyerek topluluğa karışır, onlardan birine nereye gittiklerini sorar. Muhatabı, kuraklık sebebiyle karşıdaki tepeye çıkıp yağmur duası yapacaklarını söyler. İnançsız olan gazeteci, içinden “tamam, tam bana göre bir durum! ‘Yağmur duasına gittiler, elleri boş döndüler’ şeklinde yazarım” der. Tepeye çıkıldığında yağmur duası yapılır, 15-20 dakika içinde simsiyah bulutlar her tarafı kaplar, bardaktan boşanırcasına bir yağmur yağar. Yağan yağmurla beraber, gazetecinin iç âleminde fırtınalar kopar, “demek dualara cevap veren biri var” diye düşünür. Gazete merkezine gelir, patronuna “patron be, der. Galiba Allah var. Bugün böyle böyle oldu.”
Ateist olan patronu “amma da yaptın ha, der. Bunu bilimsel bir şekilde açıklayabiliriz. Binlerce insan oraya toplandı, onlardan meydana gelen buharlaşma bulut oluşturdu. Buluttan da yağmur yağdı.”
Gazeteci, bu bilimsel(!) izahtan tatmin olmaz. “Peki patron, der, bu durumda her futbol maçında sahayı sel alması gerekmez mi? Çünkü, binlerce insan doksan dakika boyunca hiç durmuyor, devamlı tezahürat yapıyorlar!?”
1 Fatır, 15
2 Zariyat, 50
3 Hud, 56
4 Şûra, 12
5 Yasin, 82
6 Enbiya, 69
7 Yunus, 107
