Şimdi Kur’an-ı Kerîm’de çok yerlerde anlatılan ve çok çarpıcı manzaraların yaşandığı Hz. Musa-Firavun mücadelesini biraz daha yakından görmeye çalışalım.
Firavun ve Firavunizm
İman – küfür mücadelesinin en hareketli tablolarından bir kısmını, Hz. Musa’nın hayat hikâyesinde görebiliriz. Hz. Musa’nın peygamber olarak gönderilişi, insanlık tarihinde, bir dönüm noktasıdır. “Biz Kurun-u ulâyı (ilk devirleri) helâk ettikten sonra, Musa’ya Kitap verdik”1 ayetinden hareketle, insanlığın devreleri başlıca üçe ayrılır:
1-Kurun-u ûlâ (ilk devir), Hz. Âdem’den Hz. Musa’ya,
2-Kurun-u vustâ (orta devir), Hz. Musa’dan peygamberimize,
3-Kurun-u uhrâ (son devir), peygamberimizden kıyamet kopuncaya kadar.2
Hz. Musa’nın dünyaya geldiği yıllarda, Mısır’da Firavunlar idaresi hükmetmektedir. Firavun, siyasî zulüm ve istibdatta bir alem durumundadır.3 Kendisinden sonraki zalim ve müstebit idarecilere, “Firavun gibi” denilmesi bu noktadandır.
“Firavun, halkı kısımlara böldü”4 ayeti Firavunun zulmünün bir kısmını bildirir. Halkı sınıflara böldü, her birini farklı işlerde kullandı. Ayrıca onları bölük-pörçük edip, aralarına düşmanlık serpti; böylece kendisi aleyhinde ittifak edemeyecek hale getirdi. Onların idrakleriyle oynadı, onları bir nevi sürüleştirdi. “Böylece Firavun, kavmini istihfaf etti, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar, fasık bir kavim idi” ayeti,5 bu manayı net bir şekilde ortaya koyar. Yani onların idrakleriyle oynadı, onları bir nevi sürüleştirdi.
Âyet aynı zamanda Firavun gibilerin yetişme vasatı hakkında bize rehberlik eder. Halk, “Ben Rabbinizim” diyen bu zalime niçin itaat etmiştir? Niçin, “sen de bizim gibi insansın” diyememiştir? “Çünkü onlar, fasık bir kavim idi.”
Seyyid Kutubun âyetin izahında kullandığı şu ifadeler, Firavun ve benzerlerini tahlilde kayda değer bir ufuk açmaktadır:
“Kendilerini ilâh yerine koyan zâlim kişilerin, halkı hafife almasında şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü onlar, her şeyden önce halkı her türlü bilgi vasıtalarından alıkoyarlar, cahil bırakırlar. Gerçekleri onlardan gizlerler, unuttururlar. İstedikleri gibi onların idrakleriyle oynarlar. Böylece halk, bu sun’î tesirlere alışkanlık kazanır. Bunun neticesinde, onları hafife almak kolay olur. Rahatlıkla onları sağa-sola yönlendirirler… Fakat inançlı insanlara böyle yapamazlar. Onları kolayca aldatamazlar, hafife alamazlar. Rüzgârın önündeki tüy misali onlarla oynayamazlar… İşte bundan dolayı Kur’an, onların itaat sebebini şu şekilde belirtmiştir: “Çünkü onlar fasık bir kavim idi”6
Şüphesiz Hz. Musa, sadece Firavun’a gönderilmemiştir. Pek çok ayette belirtildiği gibi O, Firavun ve yakın çevresine (Âl-i Firavun’a) tebliğe çalışmıştır.7 Bu yakın çevre, kalburüstü bürokratlar, önde gelen yetkili kişiler, kendileriyle meşveret edilen seçkin insanlardan meydana gelmektedir.8 Yapılan mezalimin mümessili Firavun ise de, bunda asıl mesuliyet etbaına aittir. Çünkü Firavun, yaptıklarını bunların eli ve bunların hizmeti ile yapmıştır.9 Bunu, Lenin ve Leninizm benzetmesiyle daha iyi anlayabiliriz. Sistemi kuran ve başında bulunan Lenin olmakla beraber, icraat onun ekibi tarafından yapılmıştır.
Tebliğ
Cenab-ı Hak, Firavun gibi bir zalime, Hz. Musa gibi bir Peygamberini gönderir. Ona ve kardeşi Harun’a şu talimatı verir: “O’na kavl-i leyyinle (yumuşak bir dille) anlatın. Umulur ki, öğüt alır veya korkar.”10 Ayette geçen “Umulur ki” ifadesi, şüphesiz Hz. Musa ve Harun’la alakalıdır. Cenab-ı Hak, Firavun’un iman etmeyeceğini elbette bilmektedir. Buradaki “Umulur ki” ifadesi, “Firavun’a, onun öğüt alacağını umduğunuz bir halde gidin” anlamını vermektedir.11 Yoksa tebliğinin neticesiz kalacağını bilen birisi, şevkle anlatamaz.
Demek, muhatap Firavun bile olsa, gitmeli ve ona anlatmalı… Anlatırken de “kavl-i leyyin” ile anlatmalı. Ta ki, nasihat tesir etsin, söz fayda versin. Muhatabın inat ve gururunu harekete geçirmesin.
Her devrin Firavunları vardır, Musa’ları da çıkmalıdır. Dini tebliğde ” kavl-i leyyin” mühim bir esastır. Bitkileri yetiştiren gök gürültüsü değil, güneşin şefkatli bakışıdır.
İnsan, yüz kapılı bir saraya benzer. Bu kapılardan doksan dokuzu kapalı olsa, yine de tek açık kapıdan girmek mümkündür.12
Durum böyleyken, bir kısım insanların tebliğde kırıcı olmaları, sert bir dil kullanmaları, Kur’an’ın ruhuna uygun bir hareket değildir. Hele hele, “Allah o kâfirlerin kalplerini ve işitmelerini (kulaklarını) mühürlemiştir. Gözlerinde de bir perde vardır…”13 ayetinden hareketle, “Allah’ın mühürlediği kalbe sen ne yapabilirsin? Bırak kâfirlere anlatmayı…” demeleri, cehaletten başka bir şey değildir. Zira âyet Allah’tan bir cebri değil, o kâfirlerin inkârına terettüp eden bir neticeyi beyan etmektedir.14 Yani, kâfirlerin inkârı Cenab-ı Hakkın onların kalplerini mühürlemesinden değildir. Onlar inkâr ettiği için Cenab-ı Hak kalplerini mühürlemiştir. Hz. Peygamber, devrinin Firavunu olan Ebu Cehil’e defalarca gitmiş, anlatmıştır. Unutulmamalıdır ki dünün kâfiri bugünün mü’mini olabilir. İslâm tarihi, bunun pek çok çarpıcı örnekleri ile doludur. Günümüzde de, nice başka din mensuplarının ve ateistlerin İslâm’ı seçmelerine şahit olmaktayız. Dolayısıyla üstteki âyeti tebliğe bir engel olarak görmek, âyetin mesajını doğru anlamamak anlamına gelir.
Seracılık Faaliyeti
Hz. Musa’nın bir görevi de, esaret altındaki Beni İsrail’i kurtarmaktır. Cenab-ı Hak bu görevle ilgili şu talimatı verir:
“Kavminiz için Mısır’da bir takım evler hazırlayın ve evlerinizi kıble (mescid) haline getirin. Namazı gereği gibi kılın. Mü’minleri müjdele!”15
Firavun din ve vicdan hürriyeti tanımaz; idaresi altındaki mü’minlerin din ve vicdanlarına müdahale eder. Bundan dolayı, Cenab-ı Hak Hz. Musa’ya evlerde toplanmalarını emretmiştir. Gizlice evlerde toplanan bu inanmış kişiler, buralarda dinlerini öğrenecek, namazlarını edâ edeceklerdir. Şüphesiz namaz, muazzam bir motive gücüne sahiptir. Rabb’e kul olmanın zevkini tadan bu insanlar, böylece Firavun’a kulluktan kurtulacaklardır. “Sabır ve namazla (Allah’tan) yardım isteyin” ayetinde de namazın bu yönüne işaret edilmiştir.16
İlk etapta Hz. Musa’ya iman edenler sayıca fazla değildir. “Firavun ve çevresindekilerin belası korkusundan, Musa’ya kavminden ancak bir ‘zürrriyet’ iman etti”17 ayetinde geçen “zürriyet” kelimesi, “gençler” anlamına da geldiğinden, bu iman edenlerin çoğunun gençler olduğu anlaşılmaktadır.18
Hz. Musa’nın, despot Firavun idaresinin zor şartları altında yaptığı bu çalışmayı, bir nevi seracılık faaliyeti olarak değerlendirebiliriz. Soğuk kış şartlarında yaz meyveleri, ancak seralarda yetiştirilebilir. Peygamberimiz de Mekke döneminde Erkam’ın evini karargâh yapmak suretiyle, benzeri bir faaliyeti gerçekleştirmiştir. Tarihin sonraki dönemlerinde de zaman zaman benzeri seracılık çalışmaları yapılmıştır. Öyle görülüyor ki, bu tarz çalışmalar, kıyamete kadar devam edecektir.
Moral Gücü
Hz. Musa’ya gelen İlâhi talimatta “mü’minleri müjdele!”19 emri de mühim bir esası bildirir. Şöyle ki: Evlerde gizli gizli toplanıp dinini yaşamaya çalışan bu az topluluk, istikbale yönelik müjdelerle takviye edilmelidir. “Sabredin, çalışmaya devam edin! Merak etmeyin başaracağız, esaretten kurtulacağız!” şeklindeki telkinlerle canlı tutulmalıdır. Böyle yapılmazsa, hedefe varmak mümkün değildir. Mesela, Hz. Musa, müjdelemek yerine devamlı Firavun ve etbanın gücünü nazara verse, yanında yer alan az bir topluluğu da dağıtmış olurdu.
Hz. Peygamber’in Hendek Savaşındaki müjdeleri de aynı gayeye matuftur. Doğrudan düşmanla savaşmaya imkânları olmadığından, savunma savaşı yapmaya mecbur kaldıkları o zor günlerde, ashabına Bizans’ın, İran’ın, Yemen’in fethini müjdelemiştir.20
Bu hakikati bilmeyen bazı Müslümanların İslâm’ın gücünü anlatmak yerine, devamlı karşı cephelerin kuvvetinden bahsetmeleri, hizmete değil, hezimete vesiledir. Bu tarz anlatımlar, dinleyenlerin kuvve-i maneviyesini kırmakta, onları bedbîn ve ümitsiz bir hale getirmektedir. Hâlbuki bir hastanın ayağa kalkmasında moral gücünün tesiri, ilaçların tesirinden daha fazladır. İstikbal, “gelecek bizimdir” diyenlerindir. “Eyvah, battık, bittik” diyenler ise, batmaya ve bitmeye mahkûmdur. Rasullullah’ın ifadesiyle, “kişi, ‘insanlar helak oldu!’ dediğinde en helakette olan kendisidir.”21
İbretli Son
Hz. Musa ve O’nunla beraber olanlar, bir gece Mısır’ı terk ederler. Bu, hürriyete kaçış hareketidir. Durumun farkına varan Firavun ve etbaı, onları takip eder. Hz. Musa ve yanındakiler Kızıl Deniz’e ulaştığında Firavun ve adamları onlara yetişir. Emr-i İlâhî ile deniz Hz. Musa ve yanındakilere yol verir. Sular yarılır, salimen karşıya geçerler. Diğerleri de aynı yoldan geçmeye çalışırken, sular tekrar birleşir. Firavun ve etbaı, sular altında boğulur gider.22
Kur’an-ı Kerîm, Firavun’un son anlarını bize şöyle anlatır:
“Firavun dedi: Ben-i İsrâil’in inandığı, kendisinden başka ilah olmayana ben de inandım ve ben teslim olanlardanım.”
“Şimdi mi? Hâlbuki önceden isyan etmiştin ve müfsitlerden idin. Biz de bu gün, senden sonra gelenlere bir ibret olman için, senin bedenini kurtaracağız.”23
Can boğaza geldiğinde yapılan böyle bir iman, makbul bir iman değildir. Firavun’un cesedinin kurtarılması, her şeyden önce, Firavun’a tabî olanlar için bir ibrettir. Çünkü onlar, Firavun ölmez sanıyorlardı.24 Keza, sonraki ümmetlere de bir ibrettir. Bununla “işte Firavun’un akibeti! İnsan şan ve şerefte, kuvvet ve azamette zirvelere çıksa da, yine de memluktur, makhurdur, Rabb olmaktan uzaktır” mesajı verilmiştir.25
Keza, bizler için de bir ibrettir. Çünkü Firavunların cesetleri mumyalar vasıtasıyla bozulmadan günümüze kadar gelmiştir. Mısır’daki ehramlar, Firavun’ların mumyalanmış cesetlerini günümüze taşımasıyla birer ibretgahtır. “Ben en yüce Rabbinizim”,26 “Ey kavmim! Mısır mülkü (saltanatı) ile şu altımdan akan nehirler benim değil mi? Görmüyor musunuz?”27 diyen Firavun, şimdi turistlerin önünde bir ibret levhası halindedir. Saraylarının altından akan nehirler gibi, saltanatı da akıp gitmiştir.
Ayrıca yüzyılımızda, Kızıl Deniz sahillerinde mumyasız olarak bulunan üç bin yıllık bir cesedin, Kur’an’da ölümü anlatılan Firavun’un cesedi olması, kuvvetle muhtemeldir. Bu ceset, İngiltere’de, British Müzesinde teşhir edilmektedir.28
Firavun’un zulmünden kurtulan Hz. Musa ve yanındakiler için yeni bir dönem başlamıştır. Hz. Musa, mukaddes beldeyi hedef gösterip der: “Ey kavmim! Allah’ın sizin için (vatan) yazdığı mukaddes yere girin ve düşmandan kaçıp arkanızı dönmeyin. Yoksa hüsrana uğrayanlardan olursunuz.”29
Uzun yıllar esarette kalan ve şahsiyetinden çok şey kaybeden kavmi, bu davete şöyle cevap verir: “Ya Musa, orada zorba bir kavim var. Onlar oradan çıkmadıkça, biz asla oraya giremeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa, o zaman gireriz.”30
Öyle anlaşılıyor ki, Ben-i İsrail, kendilerine gökten inen bıldırcın eti ve kudret helvası gibi bedavadan bir fetih istemektedir. Hz. Musa’nın ısrarı üzerine, şöyle derler: “Ya Musa, onlar orada olduğu müddetçe biz oraya giremeyiz. (Çok istiyorsan) sen ve Rabbin gidin, savaşın! Biz burada oturacağız!”31
Onların Kur’an’da nakledilen bu ifadeleri, karakterlerini tanımamız noktasında bize yardımcı olmaktadır. Mesela,
– Peygamberlerine ismiyle, “Ya Musa” demeleri büyük bir saygısızlıktır.
-Allah, sanki sadece Hz. Musa’nın Rabbi imiş de, onların Rabbi değilmiş gibi,32 edep ve terbiyeyi unutup da “Rabbimiz” diyecek yerde “Rabbin” demeleri, bir imansızlık eseri olarak kendini hissettirmektedir.33
“Semi’na ve asayna” yani, “işittik, isyan ettik”34 diyen bir topluluktan daha fazlasını da beklemek hayalcilik olur. Nitekim Hz. Musa da onlarla uğraşmayı bırakır. O nesil, taraf-ı İlahiden 40 yıllığına çölde kalmaya mahkûm edilir.35 Bu zaman zarfında, pek çoğu çölde helak olup giderken, Hz. Musa, yetiştirdiği yeni bir nesille mukaddes beldeleri fetheder.
Not: Toplumsal değişim uzun zamana yayılır, ama kişinin fert olarak düzelmesi daha kısa zamanda gerçekleşir. Kur’anda Hz. Musa’nın kavminin kırk yıllık bir dönemden sonra kendilerine vadedilen mukaddes beldeye girdikleri anlatılır. Yine Kur’anda Hz. Musa’nın kırk günlük bir inziva süreci sonrası Tevrat vahyine muhatap olduğu nazara verilir.36
Bunlardan hareketle toplumsal değişmenin kırk yılda, ferdi düzelmenin kırk günde gerçekleşebileceğini söyleyebiliriz.
Bunu bilmeyen bazı heyecanlı insanlar, birkaç heyecanlı nutukla toplumu şekillendireceklerini zannederler, ama yanılırlar. Bekledikleri değişmeyi görmeyince de ümitsizliğe kapılır “bu toplumla yola çıkılmaz!” deyip mücadeleyi terkederler.
1 Kasas, 43
2 Yazır, V, 3739
3 Yazır, V,3755; Ayrıca Bkz. Kâdiri, II, 230
4 Kasas, 4
5 Zuhruf, 54
6 Kutub, V, 3194
7 Mesela, Bkz. A’raf 103; Yunus, 75; Hud, 97; Mü’minun, 46…
8 Yazır, IV, 2227-2228
9 Yazır, I, 348
10 Taha 43-44
11 Râzî, XXII, 59; Nesefî, III, 54; Âlûsî, XVI, 195
12 Nursî, Lem’alar, 84-85
13 Bakara, 7
14 Nursî, İşarâtu’l-İ’caz, (Arabî) Mihrab Yay. Almanya, s. 70
15 Yunus, 87
16 Bakara, 45. Bkz. İbn Kesîr, IV, 224
17 Yunus, 83
18 İbn Kesîr, IV, 222
19 Yunus, 87
20 Beydâvî, I, 154
21 Müslim, Birr, 139; Ebu Davud, Edeb, 77
22 Bkz. Duhan, 22-24; Yunus, 90
23 Yunus, 90-92
24 Râzî, XVII, 157
25 Beydâvî, I, 445; Alûsî, IV, 78
26 Naziat, 24
27 Zuhruf, 51
28 Nursî, Sözler, 373
29 Maide, 21
30 Maide, 22
31 Maide, 24
32 Kutub, I, 78
33 Yazır, I, 368
34 Bakara, 93
35 Maide, 26
36 Bkz. Maide 26 ve Bakara 51
