Hendek Savaşı, Hz. Peygamber devrindeki mühim olaylardan biridir. Bu savaş, hicretin beşinci senesinde gerçekleşir. Hz. Peygamberin Medine’den Hayber’e sürmüş olduğu Beni Nadir Yahudileri, Mekke’ye varıp onları savaşa teşvik ederler, yardım ve destek va’dinde bulunurlar. Ayrıca, başka kabileleri de aynı şekilde harekete geçirirler.
Bu tahrikler sonucu, on bini aşkın karma bir ordu (ahzab), Medine’ye doğru yola çıkar. Mekkelilere Ebu Süfyan komuta etmektedir. Rasulullah, bu karma ordunun hareketini işitince, ashabıyla meşveret eder. Selman-ı Farisî, İran’da uygulanan hendek kazarak şehri savunma modelini teklif eder. Bu teklif kabul görür. Bir atlının aşamayacağı genişlikte, hendek kazma işlemine başlanır. Hz. Peygamber de bilfiil çalışanlardandır.1
Hz. Peygamber, aç ve yorgun bir şekilde hendek kazan ashabına, kafiyeli bir şekilde şu duayı yapar:
“Allahım, gerçek hayat ancak diğer hayat.
Ensar ve Muhacir’e et mağfiret!”
Rasulullah’ın duasından coşan ashab, yine kafiyeli bir üslupla şöyle karşılık verirler:
“Muhammed’e ettik biat,
Edeceğiz daim Cihad!”2
Sahabeler Hendek kazarken, bir kayaya rastlarlar, ama bir türlü parçalayamazlar. Rasulullah’a haber verilir. O da gelir, balyozla kayaya vurduğunda kayanın bir kısmı parçalanır. “Allahu Ekber” diyerek tekbir getirir. Sahabeler de tekbir getirirler. Rasulullah Yemenin anahtarlarının kendisine verildiğini söyler. İkinci vuruşta, kayanın bir kısmı daha parçalanır. Rasulullah, İran’ın anahtarlarının verildiğini söyler. Üçüncü vuruşta, kaya paramparça olur. Rasulullah, Bizans’ın anahtarlarının verildiğini söyler. Bu haber, mü’minlerin şevkini arttırırken, münafıkları dedikoduya sevkeder: “Şuna bakın, düşmana karşı çıkamıyor, sizi nelerle avutuyor” derler. Bunun üzerine, şu ayetler nazil olur:3
“De ki: Ey mülkün mâliki olan Allahım! Dilediğine mülkü verir, dilediğinden mülkü çeker alırsın. Dilediğini azîz edersin, dilediğini zelil kılarsın. Hayır, yalnız senin elindedir. Muhakkak ki Sen, her şeye kadirsin.
Geceyi gündüze, gündüzü de geceye sokarsın. (Birini uzatır, birini kısaltırsın. Geceden sonra gündüz, gündüzden sonra gece getirirsin). Ölüden diri, diriden de ölü çıkarırsın. Dilediğine, hesapsız rızık verirsin.”4
Bu ayetler, insanlık âlemindeki İlâhî tasarrufları nazara sunmaktadır. Mülk ve saltanat Allah’ındır. Dilediğine verir, dilediğinden çeker alır. Dilediğini yükseltir, dilediğini alçaltır. Bütün hayır onun elindedir.
İnsanlık âlemindeki bu tasarrufların bir benzeri, gece ve gündüzün peş peşe gelmesinde görülür. Gece, devamlı gece olarak kalmaz, peşinden gündüz gelir. Gündüz de devamlı gündüz olarak devam etmez, onu gece izler.
İşte, İslâm’ın ilk başlangıç yıllarında insanlık âlemi küfür, cehalet, vahşet… gibi menfi unsurlardan meydana gelen, koyu bir gece hayatındaydı. İslâm’ın kalp ve gönüllere hâkim olmasıyla, gece yavaş yavaş gündüze doğru ilerlerdi. Derken, Mekke’nin fethiyle kalpler de fethedildi; böylece beşeriyetin gecesi gündüze inkılap etti.
Rasulullah’ın bu en zor ve sıkışık bir vaziyette ashabını müjdelemesi, vahye dayanan bir gerçek olmakla birlikte, aynı zamanda mühim bir savaş tekniğidir. Bedenen yorgun, bitkin bir topluluğu canlı tutacak tek şey, istikbale ümitle bakmaktır. Geleceğe ümitle bakmayanlar, bedenen dinç de olsalar, ruhen çöküntü içindedir. İşte Rasulullah’ın bu müjdeleri, ashabın ruhî dinamizmini canlı tutmuştur.
Keza, Rasulullah’ın biraz önce anlatıldığı gibi, kafiyeli bir şekilde ashaba seslenişi, onların da yine kafiyeli olarak cevap vermeleri, mühim bir esası gösterir. Coşturucu güzel sözlerin, sloganların, savaş marşlarının asker üzerinde sihirli bir tesiri vardır. Ecdadımızın savaşlarda ve savaş öncesi eğitiminde kullandığı mehter, bunun güzel bir delilidir.
Müttefik düşman ordusu (ahzab) Medine’ye geldiğinde, hendek kazma işlemi tamamlanmıştır. Karşı taraf, daha önce hiç görmedikleri bu savunma taktiği karşısında şaşırır kalırlar. Bir ay boyunca şiddetli bir kuşatma uygularlar. Mü’minler, çok zor anlar yaşarlar. Hatta namaz kılmaya fırsat bulamadıkları zamanlar bile olur.5
Bir defasında güneş batıp da ikindi namazını kaçırdıklarında Hz. Peygamber şöyle beddua eder: “Allah, evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun. Bizi salât-ı vusta’dan alıkoydular.”6
Derken, bir gece çok şiddetli bir soğuk olur. Kuvvetli bir kasırga gelir. Bu kasırga ile, ateşleri söner, çadırları sökülür, atları birbirine girer. Bir netice almadan, hezimete uğramış bir vaziyette beldelerine dönmek zorunda kalırlar.7
Savaştan Tablolar
Kur’an-ı Kerîm, Ahzab Sûresinde dokuzuncu ayetten yirmi yedinci ayete kadar Hendek savaşından bahseder. İlk ayette, savaşın başlangıcı ve sonucu bildirilmiştir:8
“Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani ordular üzerinize gelmişti de, biz onlara bir rüzgâr ve görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı görendir.”9
Daha sonra ise, savaşın tasvirine geçilir:
“O vakit kâfirler, hem üstünüzden, hem aşağı taraftan gelmişlerdi. O hengâmede gözler yılmış, kalpler gırtlaklara dayanmıştı. Allah’a çeşitli zanlarda bulunuyordunuz.
İşte o zaman mü’minler imtihan edildiler ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsıldılar.”10
“Kalpler gırtlaklara dayanmıştı” ifadesi, şiddetli darlık, sıkıntı halini bildirir.11 Hendek’ten bahseden şu olay, bu duruma güzel bir örnektir:
Hz. Peygamber’in vefatından sonraki günlerde, bir sohbet esnasında biri “keşke, der Rasulullah devrine yetişseydim, O’nun yanında savaşsam, Allah yolunda kan dökseydim.”
Önde gelen sahabilerden Hz. Huzeyfe, adama “acaba yapar mıydın ?” der ve şu olayı anlatır:
“Biz, Rasulullah ile beraber Hendek Savaşı’ndaydık. Şiddetli bir kasırga ve soğuk oldu. Rasulullah ‘Kim karşı tarafa gizlice gidip haber getirebilir? Allah onu kıyamet günü benimle beraber kılsın’ dedi. Bunu üç defa tekrar etti, (şartların zorluğu sebebiyle) kimse kabul edemedi. Bunun üzerine Rasulullah, ‘ey Huzeyfe, kalk, dedi. Sen bize haber getir. Kendini kimseye hissettirme.’ O soğukta dışarı çıktım. Dönünceye kadar kendimi âdeta hamamda hissettim. Karşı tarafa vardım. Hatta Ebu Süfyan’ı sırtını ateşe vermiş bir şekilde gördüm. Torbadan bir ok çıkarıp yayıma yerleştirdim. O anda Rasulullah’ın sözü hatırıma geldi, vazgeçtim. Yoksa atsaydım vururdum. Teftişimi yaptım, döndüm. Gördüklerimi söyledim.”12
Hendek’te Münafıklar
Savaş gibi zor zamanlar, münafıkların karakterlerinin daha net olarak ortaya çıktığı vakitlerdir. Bunun örneklerini daha önce ele aldığımız Bedir ve Uhud Savaşlarında gördüğümüz gibi, Hendek Savaşı’nda da görmekteyiz. Onlardan şöyle bahsedilir:
“O vakit münafıklar ve kalplerinde maraz olanlar şöyle diyorlardı: Allah ve Rasulü, bize, aldatmaktan başka bir şey va’detmedi.”13
Böyle diyerek, Rasulullah’ın Rum ve Fars diyarlarının fethini haber vermesini, sırf bir aldatma olarak görüyorlardı.14
“O sıra, onlardan bir grup, ‘ey Yesrib (Medine) halkı! Burası sizin duracağınız yer değil. Hemen dönün’ diyorlardı. Bir kısmı da, ‘evlerimiz açık’ deyip, Peygamberden izin istiyorlardı. Hâlbuki evleri açık değildi. Sırf kaçmak niyetindeydiler.”15
Böyle demelerinden murat, şunlar olabilir: “Ey Medine halkı! Burada size yer yok. Kaçın, evlerinize dönün.” “Muhammedin dini üzere olmak size uygun değil. Şirke dönün, Muhammedi de onlara teslim edin, selâmette kalın.” Veya “Yesrib’de size yer yok, küfre dönün, o zaman burada kalabilirsiniz.”
Savaşa katılmak isteyenlere engel olmak isteyen grubun, İbn Selül ve arkadaşları olduğu ifade edilir.16 Demek sözleri etkili olmuş ki, bir başka grup, “evlerimiz açık kaldı, Evdekilerin can emniyeti yok. Evlerimize gidelim, onları koruyalım” gibi yalandan bahanelerle cepheden kaçmaya çalışmaktadır.
“Eğer Medine’nin etrafından evlerine girilse de, sonra kendilerinden küfre dönmeleri istense, az bir duraklamadan sonra hemen onu yapacaklardı.
Hâlbuki bundan evvel Allah’a söz vermişlerdi; arkalarını dönmeyeceklerdi. Allah’a verilen söz ise, mutlaka sorulacaktır.”17
Faraza, kâfirler her taraftan Medine’ye girseler, bu münafıkları ve kalplerinde iman henüz iyi yerleşmemiş olanları yakalayıp küfre dönmelerini isteseler, bunlar az bir tereddütten sonra hemen küfre dönüvereceklerdi. Hâlbuki onlara düşen, imanda sebat etmek ve arkalarını İslâm’a dönmemek idi.
“De ki: Ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size asla fayda vermeyecektir. Kaçsanız da, çok az kaçabilirsiniz.
De ki: Allah size bir azap diler veya bir rahmet murat ederse, sizi Allah’tan koruyabilecek ve rahmetini engelleyecek kimdir? Onlar, kendilerine Allah’tan başka ne bir veli bulabilirler, ne de bir yardımcı.”18
“Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et”19 emrinin muhatabı olan Hz. Peygamber, bu gibi talimatlar doğrultusunda münafıklarla cihad etmiş, onları iknaa ve ilzama çalışmıştır.
Şu ayetlerde ise, isim verilmeden onların portreleri çizilir, sözlerine yer verilir:
“Şüphesiz Allah, içinizden engel olmaya çalışan ve kardeşlerine ‘bize gelin’ diyenleri bilmektedir. Onlar, çok az zora gelirler. Size karşı kıskançtırlar.
Derken korku geldiğinde, sen onları, ölüm sekeratı kendisine gelen kimse gibi sana bakar bir vaziyette görürsün. Korku gittiğinde ise, mala düşkün kimseler olarak, sizi sert (keskin) bir dille eleştirirler. İşte bunlar, iman etmemiş kimselerdir. Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu Allah’a kolaydır.”20
Münafıklar, zora gelmeyen kimselerdir. Allah yolunda savaşmayı gaye edinmek, hatta bu uğurda hayatını vermeyi canına minnet bilmek gibi ulvi değerlerden mahrumdurlar. Savaş esnasında korkulu anlar yaşandığında, ödleri patlayacak gibi olurlar. Korkularının derecesini gözlerinden okumak mümkündür. O esnada gözleri, ölmek üzere olan bir kimsenin bakışı gibi zayıftır, ümitsizdir.
Korku hali gittiğinde ise, kahraman kesilirler. Savaş esnasında çalışmayan ellerine bedel, savaş sonrası dilleri çok çalışır. Mü’minleri sert bir üslupla eleştirirler. Böyle yapmaları, iman etmemiş kimseler olmalarındandır.
“Münafıklar, düşman birliklerinin gitmediğini sanıyorlar. Eğer onlar, (ikinci bir defa) gelecek olsalar, münafıklar isterler ki çöldeki bedevîler arasında bulunsalar, sizin durumlarınızı sorsalar. Şayet içinizde olsalar, çok az savaşırlar.”21
Onlar için cephe gerisinde, savaş tehlikesi olmayan yerlerde bulunmak ve oradan vatanlarının son durumunu öğrenmek sevilen bir şeydir. Şayet cephede bulunsalar da, zaten pek işe yaramazlar. Canla başla çalışmazlar, erkekçesine savaşmazlar.
İşte Kur’an, Hendek Savaşı sebebiyle, münafıkların savaşta halini böyle tasvîr eder, onların portrelerini çizer. Bu portreler, hemen her savaşta görülebilen portrelerdir.
Şimdi de, mü’minler cephesine bakalım, onlar ne haldeler, görelim:
Hendek’te Mü’minler
“Mü’minler düşman birliklerini görünce şöyle dediler: ‘İşte bu, Allah ve Rasulünün bize va’dettiğidir. Allah ve Rasulü doğru söylemiştir.’ (Düşmanı görmeleri) onların ancak iman ve teslimlerini artırmıştır.”22
Münafıklar, düşman birliklerini gördüklerinde “Allah ve Rasulü bize, aldatmaktan başka bir şey va’detmedi”23 derken, mü’minler onların tam tersini söylemekte, “Allah ve Rasulü doğru söylemiştir” demektedir.24 Çünkü Allah, “Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler başınıza gelmeden Cennete girivereceğinizi mi sandınız?”25 ayetiyle, önceki ümmetlerin başına gelen şiddetli hallerin mü’minlerin de başına geleceğini haber vermiştir. Hz. Peygamber de buna işareten Hendek Savaşı öncesi “düşman birliklerinin toplanıp üzerinize gelmesiyle iş şiddetlenecek, ama siz galip geleceksiniz” demiştir.26
Cenab-ı Hak, şu ifadelerle, Allah yolunda canını feda eden veya feda etmeyi nezreden mü’minleri metheder:
“Mü’minlerden öyle er kişiler var ki, Allah’a verdikleri sözde sadık oldular. Kimi ahdini yerine getirdi, kimi de bekliyor. Onlar, (ahitlerini) hiç değiştirmediler.
Allah, sadık olanları sadakatleri sebebiyle mükâfatlandıracak, münafıkları da eğer isterse cezalandıracak veya onlara tevbe nasip edecektir. Şüphesiz Allah, Gafur’dur, Rahîm’dir (çok affedici, çok merhamet sahibidir).”27
Bu ifadelerde, hem münafıklara bir ta’riz, hem de onları tevbe etmeye teşvik vardır.28 Şöyle ki: “Mü’minlerden öyle er kişiler var ki, Allah’a verdikleri sözde sadık oldular…” ayeti, Allah’a verdikleri sözde sadık olmayan münafıklara bir tarizdir, onları bir kınamadır. Çünkü döneklik etmişlerdir. Sadık olmayan bir zümre için, şiddetli bir azap va’dedilmesi yerine “münafıkları da eğer isterse cezalandıracak veya onlara tevbe nasip edecektir. Şüphesiz Allah, Gafur’dur, Rahîm’dir” denilmesi de, onları tevbe etmeye teşviktir. Çünkü “Allah onları muhakkak cezalandıracak” denilmemiş “Allah dilerse” diye ifade edilmiştir. Ayrıca, dilerse onlara tevbe nasip edeceği belirtilmiştir. Buna ilâveten, ayetin Cenab-ı Hakk’ın affedici ve merhamet sahibi olduğunu söyleyerek bitmesi, münafıkları tevbeye davet etmektedir.
Kur’an-ı Kerîm’de münafıkların ismen değil, vasfen anlatılması, bu şekilde onların tevbeye davet edilmesi, Hz. Peygamber’in onlara mü’min muamelesi yapması… gibi hususlar, münafıklar zümresinin gittikçe erimesine vesile olmuş, pek çoğunu samimi birer mü’min haline getirmiştir.29
Cenab-ı Hak, şu ayetle de savaşın neticesini bildirir:
“Allah, o kâfirleri elleri boş olarak, öfkeleriyle geri çevirdi. Allah, savaşta mü’minlere kâfi olmuştur. Allah, Kavî’dir, Azîz’dir (dilediğini meydana getirir, her şey üzerine galiptir).”30
Cenab-ı Hakk’ın, Hendek Savaşı’ndan bahsederken Hz. Peygamber’in örnek ahlakına atıfta bulunması da dikkat çekici bir husustur:
“Gerçekten de, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çok ananlar için Allah Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.”31
Rasulullah’ın örnek hali, âyet metninde usve-i hasene ile ifade edilir. Rasulullah, her haliyle ve her tavrıyla örnek insandır, bir rol modeldir. Bir insanda bulunabilecek en güzel vasıflar, kendisinde bulunmaktadır. Lamartin, bunu şöyle ifade eder: “İnsanın büyüklük ölçüsü ne kabul edilirse edilsin, Hz. Muhammed’den daha büyük kim olabilir?”32
İyi bir aile reisi olmak, cömert olmak, insanların gönüllerini fethetmek… gibi hususlar, insanın büyüklük ölçüleridir. Hz. Peygamber bütün bu ölçüler ile bakıldığında tarihin kaydettiği en büyük insandır. O, cephede de iyi bir kumandandır. Savaş öncesi ashabıyla meşveret etmesi, düşmanları şaşkına çeviren savaş taktikleri uygulaması, hata ve ihmali görülen mü’minlere savaş sonrası yumuşak muamelesi, cesareti… gibi hususlar, O’nun komutanlık yönüyle alakalı güzel vasıflarından sadece birkaçıdır. Bunlardan, mesela cesaretine bakalım:
Bir defasında Medine dışında bir gürültü kopar. Halk heyecanlanır. Atına atlayıp durumun ne olduğunu ilk öğrenen Rasulullah olur. “Merak edilecek bir şey yok” der, halkı rahatlatır.33
Hz. Peygamberin Allah’a sığındığı şeylerden biri de, korkudur.34 İslâm askerlerinin bozguna uğradığı Uhud Savaşı’nın sonu ve Huneyn Savaşı’nın başında, yerinde sebat etmesi ve Müslümanların tekrar toparlanmalarını sağlaması, O’nun cesaretinin en güzel örneklerindendir. Hatta şecaat kahramanı Hz. Ali şöyle der: “Savaş şiddetlendiğinde, biz Rasulullah’ın arkasına sığınıyorduk.”35
1 Bkz. İbn Kesir, VI, 384-385; Beydâvî, II, 240
2 Buharî, Cihad, 33; Megazi, 29
3 Beydâvî, I, 154
4 Al-İmran, 26-27
5 Buhari, Megazi, 29
6 Buhari, Cihad, 98
7 Beydâvî, II, 240
8 Kutub, V, 2836
9 Ahzab, 9
10 Ahzab, 10-11
11 Râzî, XXV, 198; Nesefi, III, 296
12 Müslim, Cihad, 99
13 Ahzab, 12
14 Beydâvî, II, 241
15 Ahzab, 13
16 Nesefi, III, 297
17 Ahzab, 14-15
18 Ahzab, 16-17
19 Tevbe, 73; Tahrîm, 9
20 Ahzab, 18-19
21 Ahzab, 20
22 Ahzab, 22
23 Ahzab, 12
24 Râzî, XXV, 203
25 Bakara, 214
26 Beydâvî, II, 243
27 Ahzab, 23-24
28 Beydâvî, II, 243
29 Bkz. Râzî, XXV, 203-204
30 Ahzab, 25
31 Ahzab, 21
32 İbn İshak’ın “Sîre” eserini tahkik ve ta’lik yapan M. Hamidullah’ın “Mukaddime” yazısından naklen. Hayra Hizmet Vakfı Yay. Konya, 1981.
33 Buharî, Cihad, 24, 82; Tirmizi, Cihad, 14; İbn Mâce, Cihad, 9
34 Buharî, Cihad, 25
35 Müslim, Cihad, 79
