Ayetlerde işaret edildiği gibi, Uhud’da, mü’minlerin bir takım hatalı halleri olmuştur. Hatalarının farkına varan ve ciddi bir pişmanlık içinde olan mü’minler için en büyük teselli, her halde “…bununla beraber (Allah) sizi bağışladı…” ayetidir.1
Uhud’dan bahseden ayetlerde, bu büyük teselliden başka tesellilere de yer verilir. Cenab-ı Hak, insanlar içinden seçilmiş en hayırlı ümmetin saff-ı evvelini teşkil eden sahabilere, doğrudan hitapla şöyle seslenir:
“Gevşemeyin, üzülmeyin! Eğer inanıyorsanız, üstün olan sizsiniz.
Eğer size bir yara isabet ettiyse, karşı tarafa da benzeri bir yara isabet etmişti. Biz bu günleri (galibiyet mağlubiyet günlerini) insanlar arasında döndürürüz. Bu, Allah’ın iman edenleri ortaya çıkarması ve sizden şehitler edinmesi içindir. Allah zalimleri sevmez.
Ayrıca bu, iman edenleri safileştirmek, kâfirleri mahvetmek içindir.”2
Genel bir prensip olarak, ehl-i iman, ehl-i küfürden üstündür. Savaşta bazen mağlup olması, gerçekteki üstünlüğüne engel olmaz. Kaldı ki, galibiyet-mağlubiyet günleri, müdavele iledir. Her iki taraf için de, devamlı galibiyet ve devamlı mağlubiyet söz konusu değildir. Zira zaman düz bir çizgi takip etmez, dairevi bir hareket seyri izler. O’nun bu seyri, gece ve gündüzün, kış ve yazın birbirini takip etmesi gibidir.3
Uhud’da Müslümanlar mağlup olmuşsa, Bedir’de de müşrikler mağlup olmuştu. Savaşlarda mü’minlere gelen ölüm, yaralanma gibi acılar, kâfirler için de geçerlidir. Üstelik mü’minlerin, Allah’tan sevap, şehitlik ve cennet gibi beklentileri vardır. Kâfirlerin âleminde ise, böyle beklentiler söz konusu değildir. Bu noktada Kur’an şöyle bir inceliğe dikkat çeker:
“Düşmanlarınızı takipte gevşeklik göstermeyin. Siz acı çekiyorsanız, onlar da sizin acı çektiğiniz gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz, Allah’tan onların ummadıklarını umuyorsunuz.”4
Allah dilese, mü’minlere hiç meşakkat vermeden de zafer gösterebilir. Ad, Semud ve Lut kavimlerine yaptığı gibi gökten melekler indirerek veya hiç melek indirmeden müşrikleri helak edebilir. Lakin mesele sadece zafer meselesi değildir. Mesele İslâm toplumunun terbiyesi meselesidir.5 Galibiyet ve mağlubiyet, bu terbiyede mühim bir rol oynar. Bazı nefisler, galibiyetin neşesiyle terbiye olur. Bazı nefisler de, mağlubiyetin acısıyla…
Bedir’de çok şey kazanan mü’minler, Uhud’da da çok şeyler kazanmışlardır. Ayette işaret edildiği gibi, “mü’minlerin ortaya çıkarılması, içlerinden bir kısmının şehadet mertebesine yükseltilmesi, ehl-i imanın bir tasfiye ameliyesinden geçirilerek safileştirilmesi…” bu kazançlardan bazılarıdır.6
Merhum Hamdi Yazır’ın dediği gibi, “hilkat, mutlak bir ıstıfaya müteveccihtir.”7 Karışık madenler ateşe atılıp birbirinden ayrıştırıldığı gibi, ehl-i iman ve ehl-i küfür de, imtihan ateşiyle birbirinden tefrik edilmektedir. Savaş, bu noktada mühim bir ayıraçtır. Savaş, ehl-i imanla, imanı olmayan münafık ve kâfirleri ayırdığı gibi; ehl-i imanın da mertebelerini ortaya koyar. Bunu, gülyağı fabrikasında pres edilen güllere benzetebiliriz. Bu güzel güllerin bir kısmı gülsuyu olur, bir kısmı da gülyağı… Gülsuyu da güzeldir, gülyağı da… Ama bir gram gülyağı, litrelerce gülsuyundan daha değerlidir.
Şu ayetler, Uhud’da yetmiş şehit vermiş ehl-i imanın yaralarını sarmaktadır:
“Eğer siz, Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, şüphesiz Allah’tan bir mağfiret ve rahmet onların topladıklarından daha hayırlıdır.
Ölür veya öldürülürseniz, zaten Allah’ın huzuruna götürüleceksiniz.”8
Allah yolunda ölmek veya öldürülmek, en büyük bir mazhariyettir. Zaten herkes ölecektir. Hüner, bu ölümün Allah yolunda bir ölüm olmasındadır. Zira Allah yolunda hayatını kaybedenler, şehittirler. Şehitlik ise, en yüksek mertebelerden biridir.
1 Âl-i İmran, 152
2 Âl-i İmran, 139-141
3 Bkz. Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 450
4 Nisa, 104
5 Kutub, I, 484
6 Âl-i İmran, 140-141
7 Yazır, II, 1183
8 Âl-i İmran, 157-158
