SAVAŞ VE SAYICA ÇOKLUK

Sayıca ve silahça üstünlük, savaşta galibiyet için mühim bir avantaj ise de, tek başına yeterli değildir. Kur’an-ı Kerîm, bu konuda şu esası getirir:

Nice az topluluk, -Allah’ın izniyle- nice çok topluluğa galip gelmiştir.”1

Bedir Zaferi, bu hakikatin müşahhas örneklerinden biridir.

Bir mü’min, değer olarak kâinata bedel, hatta kâinattan değerli olmakla beraber, savaş halinde bir mü’min on kâfire bedeldir, bazan da iki kâfire bedeldir. Bu durum, ayette şöyle ifade edilir:

“Ey Peygamber! Mü’minleri savaşa teşvîk et! Sizden sabreden yirmi kişi, iki yüz kişiye galip gelir. Sizden yüz kişi, kâfirlerden bin kişiye galip gelir. Çünkü onlar, anlayışsız bir topluluktur.

Şimdi, Allah sizden yükü hafifletti. Sizde bir zaaf olduğunu bildi. Artık, sizden sabreden yüz kişi, iki yüz kişiye galip gelir. Sizden bin kişi, Allah’ın izniyle iki bin kişiye galip gelir. Allah, sabredenlerle beraberdir.”2

Peş peşe gelen bu iki ayetten birincisinde, savaşta bir mü’minin on kâfire bedel olduğu, ikincisinde ise, iki kâfire bedel olduğu anlatılmaktadır. Saff-ı evveli teşkil eden mü’minler, zor günlerin çilesini çekmiş kimseler olarak, daha sebatlı, daha azimlidirler. Dolayısıyla, onlardan bir mü’min, on kâfirle mücadele edebilir ve galip gelebilir. Sonraki dönemlerde ise, mü’minler ilk dönemin azim ve sebatına yetişemediğinden, bire on ölçüsü, bire ikiye indirilmiştir.3

Ayetlerde, bire on, bire iki denilmeyip, “yirmi mü’min iki yüze, yüz mü’min bine; yüz mü’min iki yüze, bin mü’min iki bine bedeldir” denilmesi ise, şu noktadan olabilir: “Belki bir mü’min on kişiye galip gelemez, ama yirmi mü’min iki yüz kişiye galip gelebilir. Çünkü yirmi mü’min bir birlik teşkil eder. Ferdin yapamayacağını topluluk yapar.4 On ipin halat haline gelmiş şekli, her birisinin birer birer kaldırma gücü toplamından elbette daha fazladır.

Ayette zikredilen bir Müslümanın savaşta iki kâfire bedel olmasından hareketle, “üç kişiden kaçan kaçmış sayılmaz. İki kişiden kaçan ise, gerçekten kaçmıştır” denilmiştir.5 Savaştan kaçmak ise, yedi büyük günahtan biridir.6

BEDİR SAVAŞI VE İLÂHî TALİMATLAR

Enfal Sûresinde, Bedir Savaşı anlatılırken, yer yer ehl-i imana hitaplar yapılır, mesajlar verilir. Bunlar, “Bedrin Arslanlarını” ve kıyamete kadar gelecek mü’minleri ileriye hazırlayan, terbiye eden, yönlendiren hitaplar ve mesajlardır. Şimdi, bunları sırasıyla takdim etmek istiyoruz:

1- “Allah’tan korkun ve aranızı düzeltin! Eğer inanıyorsanız Allah’a ve Rasulüne itaat edin!”7

Savaş gibi çetin durumlarda itaat çok daha önem arzeder. Komutana itaatin olmadığı yerde, zafer de beklenemez.

2- “Ey iman edenler! Toplu olarak kâfirlerle karşılaştığınızda, sırtınızı dönüp kaçmayın. Her kim, -kaçar görünüp tekrar saldırmak veya başka bir birliğe katılıp savaşmak dışında – sırtını döner kaçarsa, Allah’ın gadabına uğrar ve onun varacağı yer cehennemdir. O, ne kötü bir dönüş yeridir!”8

İki durum dışında savaşta düşmana sırtını dönüp kaçmak haram kılınmıştır:

1- Bir savaş hilesi olarak kaçar görünüp tekrar saldırmak.

2- İhtiyaç olan başka birliğe katılmak.

3- “Ey iman edenler! Allah’a ve Rasulüne itaat edin! İşittiğiniz halde, Peygamberin emrinden yüz çevirmeyin! İşitmedikleri (kabul etmedikleri) halde ‘işittik’ diyenler gibi olmayın! Şüphesiz Allah katında dâbbelerin (hayvanların) en kötüsü, aklını kullanmayan sağır ve dilsizlerdir.”9

Dâbbe, “hareket eden varlık” anlamındadır. Genel anlamda bütün canlılar için de kullanılır. Buradaki kullanımında ise, Türkçede “hayvan” kelimesinin hakaret için de kullanılması tarzında bir mana vardır. Kâfir, aklını kullanmamakla manen sağır ve dilsiz olmuş, hakkı duymamış ve söylememiştir.

Allah ve Rasulü’ne itaat, Allah’ın ve Rasulü’nün davetine icabet, mü’minlerin seçkin bir özelliğidir. İtaatin olmadığı yerde birlik de olmaz. Nitekim Peygamberlerine ve idarecilerine “işittik, isyan ettik” diyen Yahudiler, tarih boyunca hep perişan olmuşlardır. Mü’min, ulu’l-emrine “işittim” demeli ve fiiliyle bunu ispat etmelidir. Yoksa sağır, dilsiz menzilesinde olacaktır. Sanki duymamış, sanki “işittim” dememiş sayılacaktır. Böyleleri ise, hayvaniyetin en alt mertebesinde yer alacaktır.

4-“Ey iman edenler! Peygamber, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığında, Allah ve Rasulü’ne icabet edin! Biliniz ki, Allah kişiyle kalbi arasına girer ve siz O’nun huzuruna götürüleceksiniz. Öyle bir fitneden sakının ki, o yalnız içinizde zulmedenlere isabet etmez. Ve biliniz ki, Allah’ın azabı şediddir.”10

Peygamberin davet ettiği şeyler, kişiyi ve toplumu hayatlandıracak, diri ve dinamik tutacak esaslardır. Sözgelimi, Allah yolunda savaş… Böyle bir esas ihmal edildiğinde, vatanın istilası, Müslümanların esareti… gibi, herkesi içine alan bir musibet kaçınılmazdır. Zira “musibet-i âmme, ekseriyetin hatasına terettüp eder.”11 Yani, umuma gelen bir musibet, çoğunluğun hatasına bir ceza olarak gelir. Allah, bir ferdin hatasıyla umuma ceza vermez. Ama hata umumi olduğunda veya en azından çoğunluğun tasvip ettiği bir hata olduğunda kitlesel felaketler yaşanır.

5- “Ey iman edenler! Allah’a ve Rasulüne hıyanet etmeyin. Bile bile, emanetlerinize de hıyanet etmeyin! Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız bir fitnedir. Büyük mükâfat, Allah katındadır.”12

Mallar ve çocuklar, mühim bir imtihan vesilesidir. Her ikisi de, Allah’tan birer emanettir. Keza; makam, mevki gibi şeyler de birer emanettir. Malı haramdan kazanıp, haramda harcamak bir hıyanettir. Evladı iyi yetiştirmemek bir hıyanettir. Makamı, şahsi çıkarlarına alet edip, Allah’ın dinine hizmette kullanmamak bir hıyanettir…

6- “Ey iman edenler! Eğer Allah’tan korkarsanız, size bir ‘furkan’ verir ve günahlarınızı örter, sizi bağışlar. Allah, büyük lütuf sahibidir.”13

Ayette geçen “furkan” kelimesi, hak ile batılı ayırmak anlamındadır.14 Mü’mine “furkan” verilmesi, onun feraset ve basîret sahibi olmasını netice verir. Böylece o, hakka sarılır, batıldan kaçar. Ehl-i küfür ve nifakın hile ve desiselerinin farkına varır.

“Furkan” kelimesinin manasından hareketle, şu manalara da dikkat çekilmiştir:

-Siz Allah’tan korkarsınız, Allah Müslümanları azîz, kâfirleri zelîl kılar. Hak ile batılı böylece ayırt eder.

-Allah, size galebe nasip eder, sizleri meşhur kılar. Sesinizi ve eserlerinizi arzın her tarafında duyurur.

-Sizinle, diğer dinlerin mensupları arasında bir farklılık meydana getirir.15

7- “Onlarla fitne kalmayıncaya ve din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar savaşın!”16

“Fitne” karışık madenleri ateşe verip birbirinden ayırmaktır.17 Ehl-i Küfrün, Müslümanlara din ve vicdan hürriyeti tanımayıp, onların inanç ve dini yaşantılarına müdahaleleri bir fitnedir. Zalimlerin mazlumları ezmesi bir fitnedir. Her türlü kaos ve kargaşa bir fitnedir. Bütün bu fitnelerin kökünü kazımak ve genel bir barışı temin etmek, mü’minin idealleri arasında olmalıdır. Öyle ki, dünyanın uzak bir yerinde bir gayr-i müslim devlet, kendi halkına veya bir başka ülke halkına zulmediyorsa, Müslümanlar buna müdahale edebilmelidir. “Yenidünya düzeni” adıyla sunulan bir kısım uydurma reçeteler yerine, Müslüman bu Kur’anî hedefe yönelmeli, bu yüce ideali gerçekleştirmeye çalışmalıdır.

“Dinin bütünüyle Allah’ın olması”, İslâm’ın önündeki engellerin ortadan kaldırılması anlamındadır. Yoksa bu, başka dinlerin mensuplarını zorla Müslüman yapmak demek değildir. Zira “dinde zorlama yoktur!”18 Dinde tebliğ vardır, irşad vardır.

8- “Ey iman edenler! Bir düşman topluluğu ile karşılaştığınızda sebat edin ve Allah’ı çokça zikredin ki, kurtulabilesiniz.”

Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin. Yoksa içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider. Bir de, sabredin. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.”19

Düşman karşısında sebat göstermek, savaş esnasında Allah’ı çokça zikretmek, itaat etmek, ihtilafa düşmemek ve sabretmek, başarının temel esaslarındandır.

Savaşta sesli veya sessiz olarak Allah’ı zikretmek, “mağlup olmaz bir kuvvetle bütünleşmeyi ve dostlarına yardım eden Allah’a dayanmayı” netice verir.20 İslâm ordularının galibiyetlerinde, düşmana “Allah Allah” sesleriyle hücum edilmesinin büyük bir rolü vardır. Savaş esnasında kılınan namaz da, Allah’ı zikretmektir. O esnada bile, beş vakit namaz terkedilmez, imkânlar ölçüsünde kılınmaya çalışılır.21

Orduda ihtilaf ve çekişme başlarsa, işin tadı da kaçar. Düşmanla boğuşmanın yerini, birbiriyle uğraşmak alır. Bu ise, kuvveti giderir, başarıyı engeller.

Savaş ve cihad, bir sabır işidir. Zorluğa sabredemeyen kolaya ulaşamaz. Acıya katlanmayan, tatlı neticeyi yakalayamaz. Meşakkate göğüs germeyen, yüce hedeflere varamaz.

9- “Onlar için gücünüzün yettiğince kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Bununla, Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve Allah’ın bilip de sizin bilmediğiniz düşmanlarınızı korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız, size eksiksiz ödenir, asla haksızlığa uğratılmazsınız.”22

(Bu ayetle ilgili “Savaş ve Tedbir” konusunda açıklama yapılmıştır).

1 Bakara, 249

2 Enfal, 65-66

3 Cessas, III, 105

4 Ateş, III, 1098

5 Cessas, (İbn Abbas’tan naklen) III, 105

6 Buhari, Vesâyâ, 23; Müslim, İman, 144; Ebu Davud, Cihad, 96

7 Enfal, 1

8 Enfal, 15-16

9 Enfal, 20-22

10 Enfal, 24-25

11 Nursî, Asar-ı Bediiyye. s. 746

12 Enfal, 27-28

13 Enfal, 29

14 İbn Manzur, IV, 302

15 Nesefî, II, 101

16 Enfal, 39

17 İbn Manzur, VI, 317

18 Bakara, 256

19 Enfal, 46-47

20 Kutub, III, 1528

21 Hamidullah, İslâm’da Devlet İdaresi, s. 227

22 Enfal, 60

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir