Savaşın olduğu yerde, genelde esir de olmuştur. Bedir savaşında Müslümanlar karşı taraftan 70 esir alırlar. Hz. Peygamber, bu esirlere nasıl muamele edileceği konusunda meşveret eder. Esirlerin fidye karşılığı serbest bırakılması veya hepsinin öldürülmesi şeklinde iki görüş ortaya çıkar. Rasulullah da fidyeye taraftardır. Esirlerin ekonomik durumlarıyla orantılı olarak fidye alınır ve serbest bırakılırlar.1 Daha sonra Bedir esirleriyle ilgili şu ayetler nazil olur:
“Hiçbir peygamber için, yeryüzünde ağır basmadıkça esirleri bulunmak doğru değildir. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Hâlbuki Allah, ahireti diliyor, Allah Azîz’dir- Hakîmdir (izzet ve hikmet sahibidir). Eğer Allah’tan (ezelde verilmiş) bir yazı olmasaydı aldığınız şeyler sebebiyle size mutlaka büyük bir azap dokunurdu.”2
“Yeryüzünde ağır basmak” ifadesi, tam bir galibiyet halini belirtir. Bir Peygamber için, karşı tarafı çökertmeden ve küfrün belini kırmadan esirlerle uğraşması uygun olmadığı anlatılmıştır. Çünkü daha sistemini tam kuramadan, hâkimiyeti tam sağlayamadan esirlerle meşgul olmak, büyük bir vakit kaybı olacaktır.3
“Allah’tan bir yazı” ifadesi hakkında şu gibi açıklamalara yer verilmiştir:
-Cenab-ı Hakk’ın, “içtihat sonucu yapılan amelden dolayı kimseyi azaplandırmayacağı” şeklindeki teminatı,
-Cenab-ı Hakk’ın, Levh-i Mahfuz’da belirlemiş olduğu “ehl-i Bedr’e azap etmeyeceği” garantisi.4
İşte bu gibi sebeplerden dolayı Rasulullah’ın uygulaması yürürlükten kaldırılmamış ve şöyle denilmiştir:
“Artık elde ettiğiniz ganimetten helal ve hoş olarak yiyin ve Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, Gafur’dur- Rahîm’dir (bağışlayan, merhamet edendir).”5
Daha sonra, Hz. Peygamber’e hitap edilerek, şu talimat verilir:
“Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere de ki: Eğer Allah sizin kalplerinizde bir hayır (imana bir liyakat) görürse, sizden alınandan daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. Allah Gafur’dur, Rahîm’dir (bağışlayan, merhamet edendir).
Eğer sana hainlik etmek isterlerse, bilsinler ki, bundan önce Allah’a hıyanet ettiler de, de onların cezalandırılmasına imkân vermişti. (Hıyanet ederlerse, yine verir). Allah Alîm’dir- Hâkîm’dir (her şeyi bilen, her şeyde hikmetle hükmedendir).”6
Hz. Abbas, Rasulullahın amcalarından olup, Bedir esirlerindendi. Fidye karşılığı serbest bırakılır. O da İslâm’ı din olarak seçer. Yıllar sonra, Bahreyn’den hayli yüklü bir miktar ganimet gelir. Hz. Abbas, kendine düşen hisseyi alınca, üstteki ayeti hatırlatıp der: “Bu, benden alınandan daha fazla bir mal. Cenab-ı Hakk’ın ikinci va’dini (yani, “sizi bağışlar” müjdesini) de ümit etmekteyim.”7
Bedir esirlerinden Ebu Azze isimli şair ise, son ayetin hükmüne muhatap olur. Kendisi, maddî imkânı olmadığından, “Müslümanların aleyhinde bulunmamak” şartıyla bedel alınmadan salıverilenlerdendir. Uhud Savaşı’nın hemen peşinde yapılan “Hamrau’l-Esed” seferinde ele geçirilir. Affedilmesi için yalvarır. Rasulullah, “mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz”,8 “Muhammed’i iki defa aldattım dedirtmem” diyerek Ebu Azze’yi öldürtür.9
Esirlerle ilgili bir başka bahis, Muhammed Sûresinde geçer:
“Kâfirlerle savaşta karşılaştığınızda boyunlarını vurun. Onlara tam galip geldiğinizde, bağı sağlam bağlayın (esir alın). Sonra da, ya onları karşılıksız salıverin, ya da fidyeyle bırakın. Harp, ağırlıklarını bırakıncaya kadar (savaş bitip durum netleşinceye kadar) yapılacak olan budur.”10
Esirlerle ilgili burada bildirilen hükümlerle, Enfal Sûresindeki esirlerle ilgili ayetler arasında bir zıtlık söz konusu değildir. Önce İshan (karşı tarafı tam mağlup ve perişan etmek), sonra esir almak şeklinde bir tertip söz konusudur.11 Esirler ise,
1- Ya karşılıksız (meccanen),
2- Ya da fidye karşılığında serbest bırakılacaklardır.
Ayette, karşılıksız serbest bırakılmasının önce zikredilmesi, bu şekilde salıverilmelerinin daha evla olduğuna işaret sayılabilir.12 Fakat evleviyet, şartlara göre değişebilir. Ulu’l-emr (idareci) olanlar, bulundukları duruma en uygun tercihi yaparlar.
Ayette, “savaş ağırlıklarını bırakıncaya kadar” kaydı ise, savaş bitmeden esirleri bırakmanın mahzuruna dikkat çeker. Ortalık yatışmadan ve durum netleşmeden onları salıvermek, düşmana yardım olur. Salınan esirler, tekrar düşman saflarına geçebilecek, Müslümanlara karşı savaşacaklardır.13
Konunun bir mütemmimi olarak, kısaca “köle” konusuna da temas etmek uygun olacaktır. Bu konuda, şu esaslara dikkat çekmekte yarar görüyoruz:
1- İslâmiyet, esirleri köle yapmayı emretmez. Bu konuda, Kur’an’da ve hadiste bir emir, asla söz konusu değildir. Asıl olan hürriyettir. Kölelik ârizidir.14
2- Uygulamada, zaman zaman Müslümanların esirleri köleleştirmesi, günün savaş şartlarından kaynaklanan bir durumdur.15 Karşı taraf Müslüman esirleri köleleştirirken, onlardan alınan esirleri serbest bırakmak, iyi bir siyaset olmasa gerektir.
3- İslâmiyet, köleliği birden kaldırmak yerine, tedricen kaldırmayı esas almıştır. Zira insanlık âleminde yerleşmiş köklü bir âdeti birden kaldırmak, mümkün değildir. Hata ile öldürme, zıhar, yemin kefaretlerinde, köle azat edilmesi esası vardır.16 Köle azat etmek, Allah’a yaklaştırıcı bir ibadet olarak takdim edilmiştir.17 Zekâtın verilme yerlerinden biri, kölelerdir.18
Hz. Peygamber, kölelerle ilgili şöyle der:
“Onlara, ‘kölem, cariyem’ demeyin. ‘Oğlum, kızım’ deyin.”19
“Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin…”20
Görüldüğü gibi, İslâmiyet kölelik sistemini kaldırırken tedrice riayet etmiş, mevcut uygulamayı da en insanî bir şekilde yapmıştır. Zikredeceğimiz şu olay, İslâm’ın insana bakışının ne olduğunu güzel yansıtır:
Olay, Hz. Ömer devrinde yaşanır. Mısır Vâlisi Amr. Bin As’ın oğlu, bir Kıbti gence vurur. Genç, emirü’l-mü’minin Hz. Ömer’e şikâyet edeceğine yemin eder. O da, “git bakalım, senin şikâyetinden bana bir zarar gelmez. Ben asîl (soylu) çocuğuyum” der. Hac mevsiminde, Hz. Ömer önde gelen devlet adamlarıyla beraberken, Kıbti genç gelir, olanı biteni anlatır. Hz. Ömer, Amr. Bin As’a, “anaların dünyaya hür olarak getirdikleri insanları ne zamandan beri köleleştirdiniz?” der. Sonra, şikâyetçi gence, Amr Bin As’ın çocuğunu gösterip şu tarizli sözleri söyler: “Sana vurduğu gibi, vur bakalım şu soylu çocuğa!”21
Konuyu Ahmet Cevdet Paşa’nın şu veciz ifadesiyle noktalayalım: “Müslümanlıkta köle almak, köle olmaktır.”22
1 Nesefî, II, 111
2 Enfal, 67-68
3 Bkz. Ateş, V, 2444
4 Nesefi, II, 111
5 Enfal, 69
6 Enfal, 70-71
7 Nesefi, II, 112
8 Buharî, Edeb, 83; Müslim Zühd, 63; İbn Mâce, Fiten, 13
9 İbn Hişam, III, 110
10 Muhammed, 4
11 Kutub, VI, 3282
12 Ateş, V, 2444
13 Ateş, V, 2444
14 Zuhayli, Alâkât, s. 81; Servet Armağan, İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, Diyanet Yay. Ankara, 1987, s. 49-50
15 Kutub, VI, 3285; Özel, “Esir” md. DİA, XI, 385; Hatip, s. 152-153
16 Bkz. Nisa, 92; Maide, 89; Mücadele, 3
17 Mesela, bkz. Bakara, 177; Beled, 13
18 Tevbe, 60
19 Buharî, Itk, 50-51; Müslim, Elfaz, 13-15
20 Buharî, Itk, 15; Müslim, Eyman, 38
21 Tabbera, s. 277
22 Kamil Miras, Tecrid-i Sarih Tercemesi, Diyanet Yay. Ankara, VII, 466-467
