14. DERS: KUR’ANIN GAYBİ HABERLERİ

ÜÇÜNCÜ ŞUA

-Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın ihbarat-ı gaybiyesi

-ve her asırda şebabiyetini muhafaza etmesi

-ve her tabaka insana muvafık gelmesiyle hâsıl olan i’cazdır.

Şu Şua’ın “Üç Cilve”si var.

Bu 3. Şua’da

1-Kur’anın gaybî haberleri

2-Her asırda gençliğini koruması

3-Her tabaka insana muvafık gelmesi üç cilve halinde ele alınacaktır.

Birinci Cilve: İhbarat-ı gaybiyesidir. Şu cilvenin “Üç Şavk”ı var.

Birinci Şavk: Maziye ait ihbarat-ı gaybiyesidir.

Evet, Kur’an-ı Hakîm bil’ittifak ümmi ve emin bir Zâtın lisanıyla, zaman-ı Âdem’den tâ Asr-ı Saadete kadar enbiyaların mühim hâlâtını ve ehemmiyetli vukuatını öyle bir tarzda zikrediyor ki, Tevrat ve İncil gibi kitapların tasdiki altında gayet kuvvet ve ciddiyetle ihbar ediyor. Kütüb-ü Sâlifenin ittifak ettikleri noktalarda muvafakat etmiştir. İhtilaf ettikleri bahislerde, musahhihane hakîkat-ı vakıayı faslediyor. Demek Kur’anın nazar-ı gayb-bînisi, o Kütüb-ü Sâlifenin umumunun fevkınde ahval-i maziyeyi görüyor ki, ittifakî mes’elelerde musaddıkane onları tezkiye ediyor. İhtilafî mes’elelerde musahhihane onlara faysal oluyor. Hâlbuki Kur’anın vukuat ve ahval-i maziyeye dair ihbaratı aklî bir iş değil ki, akıl ile ihbar edilsin. Belki, semaa mütevakkıf nakildir. Nakil ise, kıraat ve kitabet ehline mahsustur. Dost ve düşmanın ittifakıyla kıraatsız, kitabetsiz, emanetle maruf, ümmi lâkabıyla mevsuf bir zâta nüzûl ediyor. Hem o ahval-i maziyeyi öyle bir sûrette ihbar eder ki, bütün o ahvali görür gibi bahseder. Çünkü uzun bir hâdisenin ukde-i hayatiyesini ve ruhunu alır, maksadına mukaddeme yapar.

Demek Kur’andaki fezlekeler, hülâsalar gösteriyor ki, bu hülâsa ve fezlekeyi gösteren, bütün maziyi bütün ahvali ile görüyor. Zira bir zâtın bir fende veya bir san’atta mütehassıs olduğu; hülâsalı bir sözle, fezlekeli bir san’atçıkla, o şahısların meharet ve melekelerini gösterdiği gibi, Kur’anda zikrolunan vukuatın hülâsaları ve ruhları gösteriyor ki, onları söyleyen, bütün vukuatı ihata etmiş, görüyor, (tabir caiz ise) bir meharet-i fevkalâde ile ihbar ediyor.

Kur’an geçmişi aydınlatıyor

Göklerin ve yerin yaratılış keyfiyeti, insanın yeryüzünde yaratılış hikâyesi, geçmiş milletlerin hayat maceraları gibi hususlar, geçmişte olup bitmiş, fakat insanlar tarafından yakînî bir bilgiyle sırrına ulaşılamamış hususlardandır. Geçmişi bize anlatmaya çalışan tarih, insanlığın eski devirleri hakkında “karanlık devir” demekte ve o devirlerle ilgili birtakım varsayımlarda bulunmaktan öteye geçememektedir. Kur’an ise bütün zaman ve mekânların Rabbinin kelamı olarak geçmişin o karanlık devirlerine ışık tutmaktadır. Şöyle ki:

1-Göklerin ve yerin yaratılışı

Göklerin ve yerin yaratılış keyfiyeti, eskiden beri insanların zihnini meşgul eden bir meseledir. Hemen her felsefeci, bu konuda bir şeyler demeye çalışmıştır. Kimisi, ilk yaratılan şeyin “su” olduğunu söylemiş, kimi “ateş” olduğunu savunmuş, bazısı “havadır” demiştir. Bir kısmı ise, yaratılışı tamamen inkâr ederek “ezelî ve ebedî bir âlem” fikrini savunmuşlardır. Yüce Allah bu konuda ileri geri konuşanlar hakkında şu hükmü bildirir:

Ben onları göklerin ve yerin yaratılışına şahit tutmadım. Kendi yaratılışlarına da… Hak yoldan sapanları yardımcı edinmiş de değilim.”1

Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı” âyetinin hükmünce, gökler ve yer altı günde yaratılmıştır.2 Şüphesiz bu günler, bizim bildiğimiz günler cinsinden değildir. Çünkü âlem yaratılmadan önce ne Güneş vardı, ne de Ay…3 Kur’an’da, bizim için bin sene ve elli bin senelik bir zamanın, Allah katında bir gün olduğuna dikkat çekilir.4 Buradan hareketle, göklerin ve yerin yaratıldığı altı günün “eyyam-ı ilâhiye”, yani “ilâhî günler” çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Bu altı gün, gökler ve yerin şimdiki hale gelinceye kadar geçirdiği altı tavır veya yaratılışta ve varlığa gelişte altı merhale veya arasını ancak Allah’ın bildiği altı zaman dönemi olabilir.5

Tevrat’ın “Tekvîn” bölümünde de, göklerin ve yerin altı günde yaratıldığı belirtilir. Tevrat, İncil ve Kur’an’ı mukayeseli bir şekilde inceleyen Bucaille’nin de dikkat çektiği gibi, “Tevrat kıssası, en ufak müphem bir taraf bırakmaksızın haftanın günlerine benzeterek yaratılışın altı günde olduğunu ve Cumartesi olan yedinci gün Tanrı’nın istirahat ettiğini bildirir.”6 Buna karşılık, Kur’an’ın şu âyeti, muharref Tevrat’ın bu hükmünü düzeltmek için inmiş gibidir:7

Andolsun ki, biz gökleri, yeri ve aralarındakileri altı günde yarattık. Bize herhangi bir yorgunluk da dokunmadı.”8

Göklerin ve yerin, Allah’ın yaratmasıyla yokluktan varlığa gelmeleri, yoktan yaratılmış insan için anlaşılması güç ve derin bir meseledir. Kur’an, sekiz âyetinde Allah’ın (Kün) emriyle, yani “ol” demesiyle eşyaya vücud verildiğini bildirir.9

Kur’an’ın şu âyeti, Allah’ın ilminde planları, programları ve manevî miktarları bulunan eşyanın, Allah’ın emriyle vücut sahasına çıkmak için ne derece iştiyak içinde olduklarını gösterir:

Sonra (Allah) buhar halindeki semaya yönelip, ona ve arza ‘İster istemez gelin’ dedi. Onlar da ‘Biz, isteyerek geldik’ dediler.”10

Görüldüğü gibi Kur’an, insanlığın zihnini meşgul eden “ilk yaratılış nasıl olmuştur” muammasını, apaçık âyetleriyle net bir şekilde ortaya koymaktadır. Onu, âlemi yaratan zât’ın kelâmı olarak kabul edenler için, Kur’an’ın bu ifadeleri ne kadar anlamlıdır! Çünkü bir binayı yapan ustanın “bunu şöyle şöyle yaptım” deyip eserini anlatması gibi, Cenab-ı Hak dahi, yaratılışı nasıl yaptığını kelâmında bildirmektedir.

2- İnsanın yaratılışı

Göklerin ve yerin yaratılışını araştıran insanoğlu, kendisinin nasıl ve ne şekilde yaratıldığını çok daha fazla merak eder. Hayatının ilk üç-dört senesini hiç hatırlayamayan insan, yeryüzünde ilk insanın nasıl meydana geldiği meselesinde de aciz bir konumdadır. Bu noktadan ilk insanın yaratılışı “mutlak gayb” alanında mütalâa edilebilir. Yani, bu konuda sağlıklı bilgi, ancak Allah’ın bize bildirmesiyle mümkündür. Nitekim Darwinist düşüncenin, insanın menşeini maymuna irca etmesi, ilim çevrelerinde genel bir kabule şâyân olmamış, ancak bir teori seviyesinde kalmıştır.

Darwinist anlamda bir gelişim teorisini benimsemeyen Kur’an, ilk insanın Hz. Âdem olduğunu, Âdem’in cisminin topraktan yaratılıp, ayrıca bir ruh verildiğini bildirir.11

Bakara Sûresinin 30. âyetinden anlaşıldığına göre, Hz. Âdem yeryüzüne “halife” olarak gönderilmiştir. Her ne kadar onun neslinden gelenler arasında, yeryüzünde fesat çıkaracak, kan dökecek kimseler bulunsa bile, insanın yaratılışında meleklerin bilmediği ilâhî hikmetler söz konusudur. Aynı sûrenin 31. âyeti, bize bu ilâhî hikmetlerden birini bildirmektedir.

Allah Âdem’e, bütün isimleri öğretti” hükmü, insanlığın ilk atasının, hiç bir şey bilmez bir mağara insanı değil, ilâhî ta’lîme mazhar, şerefli bir halife olduğunu haber vermektedir.

Bakara Sûresi 30-39, Hicr Sûresi 26-34, Sad Sûresi 71-76. âyetlerde ayrıntılı olarak anlatılan; insanlığın atası Hz. Âdem’in yaratılışı, meleklerle imtihan edilişi, meleklerin Âdem’in büyüklüğünü kabul etmekle beraber, İblisin gururlanması ve Âdem yüzünden ilâhî rahmetten kovulması, bu yüzden ona ve nesline düşman kesilişi, Kur’an’ın gaybî haberlerindendir.

Zaman olarak o an, geçmişe dönük gayb okyanusuna karışmıştır. O tarihi an, Kur’an âyetlerinde yer almasıyla ebedîleşmiş, Âdem’in torunlarına gayb ummanından bir katre olarak takdim edilmiştir. Kur’an’ın insanlığın menşeini bu şekilde ele alışı, Allah-insan eksenli âlem anlayışına uygun bir görünümdür. İnsanın Allah katında ayrıcalıklı bir konumu olduğu bu şekilde gösterilmiştir.

3- Geçmiş milletlerin kıssaları

Geçmiş milletlerin kıssaları, Kur’an’da hayli yekûn teşkîl eder. Zikredilen kıssalar, Kur’an’ın ilk muhataplarının az-çok bilgi sahibi oldukları kıssalardır. Bunun böyle olması, irşad gayesine yöneliktir. O kıssalarda, onların dikkat etmedikleri hususlara dikkat çekilmiştir.

Kur’an-ı Kerîm, bu kıssalardan bahsetmekle, “kısmî gayb” penceresinden toplum bilimine pencere açmış, insanları tarih aynasından geçmiş milletleri seyre ve ibret almaya sevketmiştir. İnsanlara “Tevhîd, nübüvvet, haşir, adalet” gibi temel mesajlarını sunarken, kıssaları da bu mesajın iletilmesinde bir motif olarak kullanmıştır.

Kur’an’da zikredilen Hz. Âdem’in yaratılışı, iki oğlunun mücadelesi, Hz. İbrahim, Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. İsa gibi bir takım kıssalar, Ehl-i kitap tarafından bilinmekteyse de, Kur’an bu kıssaları muharref Tevrât ve İncil’den farklı şekilde takdim etmiş, o kitaplardaki tahrifi düzeltmiş, doğruları ise tasdik etmiştir.

Bu gibi kıssaların Kur’an’da zikrediliş hikmeti olarak,

1. Hz. Peygamberin nübüvvetini isbat,

2. Bütün peygamberlerin yolunun aynı olduğunu göstermek,

3. Bu kıssalardan hisse almalarını sağlamak,

4. Peygamberi ve ehl-i imanı teselli ve takviye gibi hususları sayabiliriz.12

Ümmî biri olan Hz. Peygamberin dilinden, geçmiş milletlerin mühim kıssalarının nakledilmesi, O’nun bu gaybî bilgiyi Allah’tan aldığını göstermektedir.13 Nitekim bu mana, Kur’an’ın çeşitli yerlerinde açık bir şekilde belirtilmiştir. Mesela, Hz. Âdem’in yaratılışı, meleklerin ona secde etmesi, İblisin ise etmemesi olayları anlatılmadan evvel şöyle denilmektedir:

De ki: Bu (Kur’an) büyük bir haberdir. Siz ise ona önem vermiyorsunuz. Mele-i âlâ’nın sakinleri tartışırlarken benim buna dair hiç bir bilgim yoktu. Fakat ben, apaçık uyaracak bir peygamber olduğum içindir ki, bana vahiy geliyor.”14

Âyette geçen “mele-i âlâ sakinleri” meleklerdir. Semada bulundukları için böyle denmiştir. İnsanlar ve cinler ise, arzın sakinleri oldukları için “mele-i esfel’dirler.”15

Hûd Sûresinde Hz. Nuh’un kıssası anlatıldıktan sonra şöyle denilmektedir:

Bunlar sana vahyetmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. Bunları daha önce ne sen biliyordun, ne de kavmin. Sabret! Akıbet takva sahiplerinindir”16

Bu âyette, Hz. Peygamberin sonunda galip geleceğine dair bir işaret hissedilmektedir: “Sabret! Akıbet takva sahiplerinindir” denilerek, sonunda galip gelen Hz. Nuh gibi, Hz. Peygamberin ve O’na tabi olanların galibiyetine işaret edilmiştir.

Kur’an’da bir bütün olarak en uzun kıssayı teşkil eden Hz. Yusuf’un kıssasına şöyle başlanır:

Bu Kur’an’da vahyettiklerimizle, sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Daha önce sen, bunlardan haberdar değildin.”17

Yani “…kıssadan asla haberin yoktu. Buna dair hiç bir şuura malik değildin. Ne aklına gelmişti, ne hayaline. Ne işitmiş, ne düşünmüştün. Zihnin bunlardan tamamen boş idi. Binaenaleyh bu; ne başka bir kaynaktan alınmış bir nakil, ne de senin tarafından düşünülmüş bir roman değil; senin hiç haberin yokken, birden bire sana gaybdan vahyolunmuş haberlerdendir.”18

Kıssanın bitiminde ise, bu kıssadaki gayb boyutuna dikkat çekilerek şöyle buyrulmaktadır:

Bu sana vahyetmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. Yoksa onlar işlerine karar verip tuzak kurarlarken sen onların yanında değildin.”19

Kasas Sûresinin 44-46. âyetleri de, benzeri bir üslûbla, Hz. Musa’yla ilgili bu haberleri Hz. Peygamberin ancak vahiy yoluyla aldığını ifade etmektedir. Okuma-yazması olmayan bir zâtın, yine okuma-yazması olmayan bir topluluk içinde eski ümmetlerin ibretli kıssalarını nakletmesi, onun bu gayb bilgisinin vahiy menşe’li olduğuna en büyük delil iken,20 eskide ve yenide inkârcı çevreler bu durumu beşerî kaynaklı görmeye ve göstermeye çalışmışlardır. Şu âyet, onların bu halini anlatmaktadır:

Andolsun, onların ‘Ona ancak bir beşer öğretiyor’ demelerini biliyoruz. Nisbet ettikleri kişinin dili yabancıdır. Hâlbuki bu (Kur’an) ise, apaçık bir Arabçadır.”21

Bu şahsın kim olduğu hakkında tefsirlerde kesin bir bilgi verilmemektedir. İbn Kayyim bununla ilgili dokuz rivayeti naklettikten sonra şu hükme varır: “Hepsinde ortak olan husus, Hz. Peygamberin bir kişiyle zaman zaman görüşmesidir.”22

Aldığı ilâhî mesajı tebliğ için, Mekke’nin hem reisleriyle, hem de alt tabakadan olan kölelerle görüşen Hz. Peygamber hakkında, “Bu ilmi, Arab olmayan falanca Hristiyan köleden öğrendi” demek, olayı basite indirgemek ve apaçık iftirada bulunmaktan başka bir şey değildir. Böyle bir iddia, Necip Fazıl gibi bir söz ustası hakkında “Bu edebî ifadeleri, doğru dürüst Türkçe bilmeyen falan yabancıdan öğrendi” demek gibi dayanaksız bir davadır.

Ömrünü kütüphanelerde geçirdiği halde, insanlığa ciddi bir mesaj sunamayan bir kısım şarkiyatçıların, Hz. Peygamberin geçmiş milletlerin kıssalarını, çocukken Şam tarafına yaptığı seyahatte görüştüğü Rahip Bahira’dan aldığını söylemeleri de bir başka gülünç iddiadır.23 Şarkiyatçılardan Brockelman, Hz. Peygamberin bu bilgileri Kitab-ı Mukaddes’ten (Tevrat’tan) naklettiğini söyleyip, ardından şöyle der: “Kitab-ı Mukaddes bahislerine dair malumatı, herhalde pek sathî ve yanlışlarla dolu idi.”24

Yanlış ölçülerle doğru neticelere varmak mümkün değildir. Brockelman gibilerin, muharref Tevrat’ın ifadelerini doğru, Kur’an’ın doğrularını yanlış kabul edince doğru hükümler verebilmeleri elbette düşünülemez. Hâlbuki meselenin hakikati şudur: Hem Tevrat, hem İncil, hem de Kur’an aynı kaynaktan gelmiştir. Hepsi Allah’ın kelâmıdır. Tevrat ve İncil, İlâhî mesajı insanlığa sunmuşlar, fakat zamanla art niyetli kişilerin müdahalesiyle, orijinalliklerini kaybetmişlerdir.

Bu hakikate binaendir ki, peygamberler birbirini yalanlayıcı değil, birbirini tasdik edicidirler. Mesela, Hz. İsa şöyle demektedir:

Ey İsrailoğulları! Ben, daha önce indirilen Tevrat’ı tasdik etmek ve benden sonra gelecek Ahmet ismindeki bir peygamberi müjdelemek üzere Allah tarafından size gönderilen bir peygamberim.”25

Benzeri bir durumu şu âyette de görmek mümkündür:

Sana da, hak olarak, daha önce indirilen kitabı tasdik edici ve O’nu koruyucu olarak Kitab’ı indirdik.”26

Demek ki, sonra gelen peygamber önce geleni tasdik etmekte, önce gelen de sonrakini müjdelemektedir. Bir takım muamelât hükümleri dışında hepsi, dinin akaidle alâkalı temel meselelerinde ittifak halindedir. Buna binaen, Kur’an-ı Kerîm, Tevrat ve İncil’in aslını reddetmez. Onlarda yer alan gerçekleri tasdik eder, zamanla onlara karışan yanlış bilgileri ise düzeltir. Mesela, insanın yaratılışı hem Tevrat’ta, hem de Kur’an’da birbirine yakın ifadelerle ele alınmıştır.27 “Tufan kıssası” da hem Tevrat’ta, hem de Kur’an’da yer alır. Tevrat, topyekün inkârcı insanlığı cezalandıran evrensel bir tufandan bahsederken, Kur’an onun aksine olarak, iyice belirlenen müteaddit toplumlara gönderilen çeşitli cezaları zikreder. Kur’an, tufanı Nuh kavmine mahsus bir felâket olarak bildirir.

İkinci temel fark da şudur: Tevrat’a aykırı olarak Kur’an, tufanın vuku bulduğu zamanı bildirmediği gibi, bizzat bu felâketin ne kadar sürdüğünü de belirtmez. Geminin karaya oturduğu yer Tevrat’a göre Ararat Dağları28, Kur’an’a göre ise Cûdî Dağıdır.29

Tevrat, İncil ve Kur’an’ı mukayeseli bir şekilde inceleyen Maurice Bucaille, Tufan olayını bu şekilde ele aldıktan sonra, özetle şu değerlendirmeyi yapar:

…Tevrât’ın tufan olayını ele alışında, zaman ve kapsam bakımından, günümüz çağdaş bilgileriyle bağdaşmayan hususlar vardır. Hâlbuki aynı meselede Kur’an tarafsız tenkide yol açabilecek hiç bir unsur ihtiva etmez. Bu özelliği, beşerî faktörlerle izah edemediğimize göre, bir başka izahı kabul etmek gerekir. O da, Tevrât’ın ihtiva ettiği vahiyden daha sonra yapılmış olan bir vahyi kabul etmektir.”30

Hz. Musa ve yanındakilerin Mısır’dan çıkışı meselesi de konumuza güzel bir örnek teşkîl eder. Hz. Musa’nın beraberindekilerin sayısı hususunda Kur’an’da herhangi bir ifade yer almaz. Oysa bu husus Tevrât’ta inanılmayacak boyutta şişirilmiştir.

Ayrıca, Kur’an-ı Kerîm Firavunun cesedinin kurtulacağını haber verirken,31 bu konuda Tevrât’ta bir şey denilmemiştir.32

Kur’an-ı Kerîm, Tevrat’ın muharref hükümlerini düzelttiği gibi İncil’in de sonradan karıştırılmış nice yanlışlarını düzeltir. Mesela, muharref İncil’e göre Hz. İsa, Allah’ın oğludur, Ulûhiyetin bir rüknüdür. Kur’an-ı Kerîm, Hz. İsa’nın İbnullah değil, Abdullah olduğunu Hz. İsa’nın diliyle haber verir.33 Hz. İsa’dan bahsettiği yerlerde “Meryem oğlu İsa” diyerek Hristiyanlığın velediyet inancını iptal eder.

Hristiyanlar, -paradoksal bir biçimde- İlâh kabul ettikleri Hz. İsa’nın âciz insanlar tarafından çarmıha gerildiğine inanırlar. Haç işareti, bu çarmıha gerilmenin sembolüdür. Kur’an ise, net bir ifâdeyle O’nun çarmıha gerilmediğini haber verir.34

Verilen örneklerden görüldüğü gibi, Kur’an-ı Kerîm, önceki semavî kitapların acemice bir taklidi olmayıp, onları da gönderen Allah’ın, mesajını yenilemesinden ibarettir.

Bu gerçeği kabul etmek istemeyen oryantalistler, Asaf Hüseyin’in de işaret ettiği gibi, objektif görünüp subjektif hareket etmektedirler. Onların asıl meselesi, ya Kur’an’da İslâm öncesi Arab âdetleri ve geleneklerinden ödünç alınmış veya taklit edilmiş fikirleri bulmaya çalışmak, ya da Kur’an’ın Hristiyanlık ve Musevîlikten türetildiğini isbat etmektir.35

Görüldüğü üzere, Kur’an-ı Kerîm’in âlemin ve insanın yaratılışını, geçmiş milletlerin mühim kıssalarını haber vermesi, onun gaybî haberlerinin bir bölümünü teşkîl etmektedir. Mücerret akılla nüfuz imkânımız olmayan gaybın bu kısmına, Kur’an âyetlerinin ışığında bir derece nüfuz edebilmekteyiz. Bir derece diyoruz; çünkü Kur’an-ı Kerîm bu haberleri, ayrıntılarıyla bize bildirmiş değildir. Buna lüzum da yoktur. Zira kâinatın niçin yaratıldığını bilmezsek, nasıl yaratıldığını bilmemiz bize pek fayda vermez. Geçmiş milletlerin kıssalarından bir hisse almazsak, bilgimiz kuru bir malumat yığınından ibâret kalır.

İkinci Şavk: İstikbale ait ihbarat-ı gaybiyesidir. Şu kısım ihbaratın çok enva’ı var. Birinci kısım, hususîdir. Bir kısım ehl-i keşif ve velayete mahsustur. Mesela: Muhyiddin-i Arabî الٓمٓۚ غُلِبَتِ الرُّومُ Sûresi’nde pek çok ihbarat-ı gaybiyeyi bulmuştur. İmam-ı Rabbanî, sûrelerin başındaki mukattaat-ı huruf ile çok muamelât-ı gaybiyenin işaretlerini ve ihbaratını görmüştür ve hâkeza… Ulema-yı bâtın için Kur’an, baştanbaşa ihbarat-ı gaybiye nev’indendir. Biz ise, umuma ait olacak bir kısmına işaret edeceğiz. Bunun da pek çok tabakatı var. Yalnız bir tabakadan bahsedeceğiz.36

Geleceğe ait gaybî haberler

Gaybî haberler” denildiğinde özellikle gelecekten haberler hatıra gelir. Kur’an, -birazdan örnekleriyle görüleceği üzere- gelecekten örneklerle doludur. Bu haberlerin çok çeşitleri var.

-Birinci kısım hususîdir. Muhyiddin İbn Arabî ve İmam-ı Rabbani gibi bir kısım ehl-i keşif ve velayete mahsustur.

-İkinci kısım ise dikkat ile bakanların görebileceği umumî gaybî haberlerdir.

Muhyiddin İbn Arabî

Muhyiddin İbn Arabî, 1165’de Endülüsde (İspanya’da) doğdu. 8 yaşında İspanya’daki en önemli ilim merkezi olan İşbiliye’ye (Sevilla) gelerek iyi bir tahsil gördü. 29 yaşında Tunus’a geldi. Bir süre de Fas’ta yaşadı. Tunus’tan, Mısır, Filistin ve Hicaz’a gitti, hacc görevini eda etti. Ünlü eseri Fütühât-ı Mekkiyye’yi Kâbe-i Muazzama’nın karşısında kaldığı iki yılda kaleme aldı. 1204’te manevi bir işaretle Konya’ya geldi ve Selçuklu Sultan I. Keyhüsrev tarafından büyük saygıyla karşılandı. 1230’da Anadolu’dan ayrılıp Şam’a yerleşti. 1240’da Şam’da 75 yaşlarında vefat etti. Türbesini bugünkü haliyle 1516’da Yavuz Sultan Selim inşa ettirmiştir.

Muhyiddîn İbn Arabînin eserlerinden biri, Osmanlı Devletiyle alâkalı şifreli bilgilerin yer aldığı “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye fî Devleti’l-Osmâniyye” isimli kitabıdır.

Bu eserinde Osmanlı Devletinin kuruluşundan, hilafetin Osmanlılara geçmesinden, Sultan Abdülazizin öldürülmesinden, sonrasında Sultan Abdülhamidden, devamında da “son mim” adını verdiği son Osmanlı sultanı Mehmed Vahdettinden rumuzlarla bahseder. Osmanlının yıkılışından sonra çok zor günlerin geleceğini, devamında Mehdinin çıkacağını anlatır.

İbn Arabî, kendisine Rûm Sûresinin başıyla ilgili sırlar verileceğinin bildirildiğini, bunun üzerine murakabe halinde bunların neler olduğunu Hz. Aliye sorduğunu söyler.

İbn Arabî, bu eserini Osmanlının kuruluşundan yetmiş sene evvel telif etmiştir. Biz burada, eserde yer alan işaretlerden bir kaçına ana hatlarıyla dikkat çekeceğiz:37

1- “Mim” den sonra “Sin” başa geçecek, halife olacak.

Bu, Fatih Sultan Mehmed sonrasında başa geçen Sultan Selimin, halifeliği Osmanlıya getirmesine işaret olarak değerlendirilmiştir. İlgili kısımda “Ra” harfi rumuzuyla Sultan Selimin Ridaniye savaşına işaret vardır.

2-“Sin” “Şin”a girecek, harabe bir kabri düzeltecek.

Bu, Sultan Selimin Şama girmesi olarak yorumlanmıştır. Harabe kabir ise, İbn Arabînin kabridir. Bu mana “Sîn Şın’a girince, Muhyiddînin kabri açığa çıkar” ifadesiyle şöhret bulmuştur.

3-Bu devlet, “son Mim”in cülûsuna kadar devam eder.

Son mim”, son Osmanlı sultanı Mehmed Vahdettindir.

4- Yıkılan devletin hükmü, âhir zamanda zuhur eden “Sâd”ın tasarrufuna intikâl eder.

Osmanlının yıkılmasından sonra çok zor günler yaşanacak, büyük fitneler olacak, sonra “Sâd” ile işaret edilen Mehdi çıkacak, adaleti ve sulhu sağlayacaktır.

İbn Arabî, ahir zamanda çıkacak Mehdiyi anlatırken “İlk Mim” ve “Son Mim” rumuzlarını kullanır. “İlk Mim” “Muhammed” (asm) ve “Son Mim” “Mehdî”dir.

Not: İbn Arabî’nin Mehdiden bahsederken “Sâd” rumuzuyla söz etmesinin neye işaret ettiği net değildir. Bediüzzamanın şu ifadelerinin konuyla alâkası olabileceğini düşünüyoruz:

Otuz birinci âyetin birinci mukaddemesi olan وَ اِنْ كُنْتُمْ مَرْضَى cümlesi, bin beşyüz (1500) küsur olan makam-ı cifrîsiyle; ehl-i dalalet tarafından aşılanan manevî hastalıkların kısm-ı a’zamı, Risalet-ün Nur’un Kur’anî ilâçlarıyla izale edilebilir diye işaret etmekle beraber; maatteessüf ikiyüz sene kadar dünyanın ömrü bâki kalmışsa, bir fırka-i dâlle dahi devam edeceğine îma ediyor.

فَتَيَمَّمُوا صَعِيدًا cümlesi, mana-yı işarîsinde, ikinci emarenin birinci noktasında “Sin” harfi “Sad” harfinin altında gizlenmesi ve “Sad” görünmesinin iki sebebi var:

Birisi: Said tam toprak gibi mahviyet ve terk-i enaniyet ve tevazu-u mutlakta bulunmak şarttır; tâ ki Risale-i Nur’u bulandırmasın, tesirini kırmasın.

İkincisi: Şimdiki bataklığa ve manevî tauna sukûtun sebebi ise, terakki fikrinden neş’et ettiği cihetle, onların hatalarını gösterip; suud ve terakki, Müslüman için ancak İslâmiyette ve imanlı olmakta olduğuna işaret etmektir.”38

Üstteki Arabî ibareler, Nisa Sûresi 43 ve Maide Sûresi 6. âyetlerde yer almaktadır. İlgili âyetler esas itibarıyla abdest, gusül ve teyemmüm hakkında olmakla birlikte, bir takım gaybî sırlara da işari mana olarak bakar. Mesela:

-Hz. Peygamber asıl, Mehdi ise ona tabi bir fer’dir. Bu, suyun olmadığı yerde teyemmümle idare edilmesine benzer.

-Kıraat kitaplarında nazara verildiği üzere, صَعِيدًا kelimesindeki “Sad” harfi “Sin” okunur. Mehdi de öyle olmalı, “ben Mehdiyim” şeklinde bir davada bulunmamalıdır.

-İlgili âyetlerde geçen “hastalık, sefer hali, kadınlarla ihtilat” gibi durumlar, ahir zamanın bir kısım vasıflarını da ihtiva eder. Ahir zaman manen hasta bir zaman dilimidir. Ahir zamanda savaş için sefer gibi durumlar öne çıkacaktır. Nitekim Osmanlının son zamanı, büyük ölçüde seferlerle geçmiştir. Ayrıca, ahir zamanda kadın-erkek ihtilatı hiç bir devirde olmadığı kadar aşikâr hale gelmiştir.

İmam-ı Rabbanî

Asıl adı Ahmed olan İmam-ı Rabbanî, 1564 yılında Babür İmparatorluğu egemenliği altındaki Hindistan’ın Serhend şehrinde doğdu. Hz. Ömerin neslinden geldiği için ‘Fârûk’ lakabını almış, kendisine Fârûkî denilmiştir. Nakşıbendiyye tarikatının Müceddidiyye kolundandır.

İmam-ı Rabbânî, ikinci bin yılın müceddidi kabul edilir ve kendisine “müceddid-i elf-i sâni” denilir. İslâm hükümleri ile tasavvufu birleştirmesinden dolayı “Sıla” ismi de verilmiştir. 63 yaşında doğduğu şehirde vefat eden İmam-ı Rabbanî’nin türbesine, o bölgede “Ravza-yı Şerif” denilmektedir.

İmam-ı Rabbanî, müteşabih âyetler ve bu bağlamda huruf-u mukatta hakkında şöyle der:

Bu fakîr uzun zamandan beri müteşâbihâtın te’vilinde tevakkuf ediyor ve Hak Sübhânehû’nun ilmine havâle ediyordum. Râsih âlimler için de, buna inanmaktan başka bir nasip düşünmüyordum… Ama ne zaman ki Allah Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri bana, sırf fazlı ile lûtuf ve ihsânı ile müteşâbihâtın te’vilinden bir koku izhâr eyledi, bu büyük denizden bir ark açtı ve onu şu miskînin istidat arzına uzattı da bildim ki; diğer hususlarda olduğu gibi, müteşâbihâtın te’vilinde de şüphesiz râsih âlimler için bolca nasip vardır…”

Müteşâbihât’ın te’vil ilmi, asıl itibariyle Resûller’e (aleyhimü’s-salavâtü ve’t-teslîmât) mahsustur. Bununla birlikte bu ilimden, peygambere tâbi olma ve verâset yoluyla, ümmetlerden az’ın azı’na da çok az bir şey ihsân olunur, verilir. Bu dünya hayatında onun yüzündeki peçe, örtü, perde kalkmaz, tam manasıyla anlaşılması mümkün değildir. Lâkin ahiret hayatında, ümmetlerden büyük bir cemaatin, bu devletle şereflenmeleri ümit edilir. Bu da yine tebaiyyet yolu ile olacaktır…”39

İmam-ı Rabbani, “Elif-Lâm- Mîm” harflerinden bahisle, Elif’in, Peygamber Efendimizin hakîkatine, Lâm’ın Hz. İbrahimin hakîkatine, Mîm’in ise Hz. Musanın hakîkatine baktığını söyler. Ayrıca kendisinin de velayet yoluyla bu harflerden nasibini anlatır.40

Ulema-yı bâtın

Özellikle tasavvuf ehlinin kullandığı terminolojide, din âlimleri başlıca iki kategoride değerlendirilmiştir:

1- Ulema-yı zâhir

2- Ulema-yı bâtın

Ulema-yı zâhir, Mantık, Fıkıh gibi ilimlerle uğraşanlara, ulema-yı bâtın ise, dinin esrarı ve gizli ilimlerle uğraşanlara isim olarak verilmektedir. Bu tasnife göre, İmam-ı Azam ve Fahreddin Razi gibi âlimler birinci grupta, Muhyiddin İbn Arabî ve İbn Berrecan gibi âlimler ikinci grupta yer alır.

Birinci grupta yer alan zâtların ilmi umuma bakar, umum onların ilimlerinden istifade eder. İkinci grupta yer alan zâtların ilimleri ise umuma bakmaz, onların ilimlerinden belli kişiler istifade eder. Kehf Sûresi 60-82. âyetlerde Hz. Musa’nın “Allah kullarından bir kul” ile seyahati anlatılır. Her ne kadar âyette bu zâtın ismi geçmese de, hadislerde kendisinden “Hızır” olarak bahsedilmektedir.41 Hz. Hızır’ın ilmi, “ilm-i ledünnî” diye şöhret bulmuştur. Bu ifade, “Biz O’na tarafımızdan bir ilim öğretmiştik” âyetindeki “ledün” kelimesinden gelmektedir.

Bütün ilimler Allah tarafından olduğu halde, burada özel olarak bunun ayrıca belirtilmesi, bu ilmin, dıştan her hangi bir sebep olmaksızın, doğrudan İlâhî talime dayandığını gösterir.42 Çünkü Tarih, Fıkıh gibi ilimleri kitaplardan okumak veya birisinden dinlemek yoluyla öğrenmek mümkündür. Ledün ilmi ise, bu yolla öğrenilecek ilimler cinsinden bir ilim değildir. Hatta öyle ki Hz. Musa gibi bir peygambere bile, bu ilim doğrudan verilmemiştir. Bu ilim hakkında “hakikatin ilmi, batın ilmi”43 “gayb ilmi”44 gibi açıklamalar yapılmaktadır. Hz. Hızır’ın, Hz. Musa’ya söylediği şu sözler, her ikisinin ilmindeki farklılığı belirtmektedir:

Ya Musa! Allah tarafından, ben senin bilmediğin bir ilmi biliyorum. Sen de benim bilmediğim bir ilmi biliyorsun.”45

Hz. Musa ve Hz. Hızır, iki ayrı meşrebin temsilcisi durumundadır. Hz. Musa, zahir ilimlerinde bir deniz, Hz. Hızır ise, batın ilimlerinde bir deniz gibidir.

Bursevi, bu konuda şu değerlendirmeyi yapar:

Benzeri bir durumu, İmam-ı Azam’la Hasan-ı Basrî arasında da görmek mümkündür. İmam-ı Azam şemsî meşrebtir. Hasan-ı Basrî ise, kamerî meşrebtir. İmam-ı Azam’ın feleği, Hasan-ı Basrî’nin feleğinden daha büyüktür. İmam-ı Azam, bütün insanlara umumiyet itibariyle bir rahmettir. Hasan-ı Basrî ise, has insanlara hususiyet itibariyle bir rahmettir… İmam-ı Azam Allah’ın “Evvel ve Zâhir” isimlerinin mazharı iken, Hasan-ı Basrî “Ahir ve Bâtın” isimlerinin mazharıdır.”46

Batın uleması, sırlı ve perdeli olan geleceğe, zaman zaman işaretlerde bulunmuşlardır. Mesela 1831 de vefat eden Dede Müştak Efendi, Divan’ında şifreli bir şekilde, o zamanki kullanılan tarih birimiyle hicrî 1341’de Ankara’nın başkent olacağına işaret etmektedir. Şöyle ki:

Me’vây-ı nâzenine kim “elf” olursa “efser”

Labüd olur o me’vâ, İslâmbol ile hemser.

Nun ve’l- kalem başından alınsa nun-u Yunus

Aldıkta harf-i diğer olur bu remz azhar.

Miftah-ı sûre-i kâf serhadd-i kâf ta kâf.

Munzam olunmak ister, ra’y-ı Rasul-ü peygamber.

Hay-ı hû ile âhar oldu maksud zahir.47

Bu beyitlerde Müştak Efendi, bir beldeden bahseder. Ebced hesabıyla, 1341’de bu beldenin İstanbul ile arkadaş olup, başkent olacağına işaret eder. Birinci mısradaki “elf” bin demektir. “Efser” ise ebced hesabıyla 341 yapmaktadır. Geriye kalan kısımlarda, bu beldeyi meydana getiren harfler birer birer sayılmıştır. Bunlar yan yana getirildiğinde “Ankara” çıkmaktadır. Müştak Efendi’nin, bu beyitlerin devamında Hacı Bayram-ı Veli’ye seslenip:

Ey Padişah-ı fehhâm, Sultan Hacı Bayram.

Ruhen ister ikrâm, Müştak-ı abd-i çâker.”

demesi de dikkat çekici bir husustur. Çünkü Hacı Bayram-ı Veli Ankara’da yaşamıştır ve kabri de Ankara’dadır.

Sonraki beyitte şu ifadeleri ise, hatıra gelebilecek “Bir asır öncesinden Ankara’nın başkent olacağını söylemek akıl alır bir iş değildir” tarzındaki bir istifhama cevap gibidir:

Reh-i Mevla’da her kim aşk ile cismini cân eyler,

Gönül murgu gibi pervaz edip tayy-ı mekân eyler.”48

Yani, “kim Mevla yolunda aşk ile yola koyulursa, onun gönlü bir kuş gibi, bir anda başka mekânlara gider.” Fakat yerde gezen karıncaların, bu tayy-ı mekânı anlamaları mümkün değildir. Çünkü onlar, önlerine çıkan küçük bir su birikintisini bile aşamamaktadır. Nerede kaldı, bir anda başka iklimlere kanat açabilsinler. Müştak Efendi’nin ve benzeri zâtların gaybî haberleri doğrudan değil de, şifreli olarak söylemeleri “Göklerde ve yerde Allah’dan başkası gaybı bilmez”49 âyetinin sırrına riayet etmek içindir.

Görüldüğü gibi, Allah dostu olan veli kişiler, kendi iç âlemlerinde yaşadıkları gaybî tecrübelerin yanında, bazan da bu tecrübeleri dışa yansıtmışlardır. Fakat bu yansıtma doğrudan olmayıp bir derece perdeli ve şifrelidir. Gayb hazinesinden aldıkları cevheri, doğrudan göstermek yerine, üzeri ambalajlı bir şekilde sunmayı tercih etmişlerdir. Gaybî mananın gizlendiği lafız ambalajını açmayanlar bu cevheri göremezken, açanlar derin bir hayretle o cevheri temaşa eylemektedir.

Bir kısım zâtlar ise, çok az muhatabı olan “cifir” ilmi ile Kur’an âyetlerinden geleceğe işaret eden bazı gaybî manaları bulmaya çalışmışlardır.50 Alûsî’nin tefsîrinde kaydettiği şu olay, buna güzel bir örnektir:

İbn Hallikan tarihinde zikrediyor ki: Sultan Salahaddin Eyyubî Haleb’i fethettiğinde, Kâdı Muhyiddîn güzel bir şiirini okudu. Cümleleri arasında:

Şehba kal’ayı Safer ayında fethettin.

Receb’te de Kudüs’ü fetihle mübeşşersin.”

ifadesi vardı. Dediği gibi çıkınca, kendisine “bunu nerden bildin?” diye soruldu. Bunun üzerine o, “İbn Berrecan’ın Rum Sûresinin baş kısmını tefsîrinden aldım” diye cevap verdi.51

Âlûsi, bu konuda şöyle der: Bunun çok benzerleri vardır. İbn Kemâl’in “Andolsun ki, biz zikirden (Tevrât’tan) sonra Zebur’da da yazdık ki: Arza salih kullarım varis olacaklar”52 âyetinden Mısır’ın Yavuz Sultan Selîm eliyle fethini istinbat etmesi meşhurdur.”53

Ahmet Akgündüz, “Kur’an, Yavuz’un Mısır’ı fethine işaret ediyor” başlıklı araştırma yazısında, bu meseleyi çeşitli yönleriyle ele almaktadır. Yavuz zamanında Anadolu Kâdı askeri, Kanunî’nin ilk yıllarında ise Şeyhu’l- İslâm olan İbn Kemâl’in, âyetten istihraç ettiği mana, işârî bir manadır. Aynı âyet,

-Zayıf bir durumda olan Hz. Musa’nın kavminin, Firavunlar’dan sonra galip gelmesine,

-Hz. Davud’un Calut’u öldürüp halife-i arz olmasına,

-Ehl-i kitabın, ehl-i kitap olmayanları mağlup edişine,

-Salih oldukları sürece, önce Yahudilerin, sonra Hristiyanların ve en sonra da Müslümanların galip geleceğine ve her zaman îman, tevhîd ve amel-i salihi benimseyenlerin neticede yeryüzünün gerçek hâkimi olacaklarına da işaret eder.54

Zaman zaman, “cifirle Kur’an âyetlerinden gaybî mana çıkarılıp çıkarılamayacağı” konusu gündeme gelmektedir. İfrat ve tefrît bakışlardan kat-ı nazarla şu ölçüde ittifak sağlanması mümkündür: “Cifir ilmi bazı cahiller tarafından su-i istimal edilmiş olsa bile, tamamen inkârı da mümkün değildir.”55 Nitekim Sebe’ Sûresi 15. âyette geçen “temiz bir belde” ifadesiyle ilgili olarak Molla Câmî, İstanbul’un fethi tarihine tarih düşmüştür.56

Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Gerçek anlamıyla bir tesadüfe rastlamadığımız ilâhî tasarrufatı dikkate alırsak, ilâhî kelâmın cifir hesabıyla bazı gaybî hakikatlere, ileride olacak birtakım olaylara işaret etmesinin hiç de akıldan uzak olmadığını görürüz.

Şimdi zikredeceğimiz olayın, bu meseleye bir mesned olabileceği kanaatindeyiz:

Yahudilerden bir topluluk, Hz. Peygamberden huruf-u mukattaayı duyunca, ebced hesabıyla O’nun ümmetinin ömrünün az olacağına istidlalde bulundu. Bunun üzerine Hz. Peygamber diğer huruf-u mukattaalardan okudu. Her yeni huruf-u mukattaayı duyan inatçı muhatapları şaşkına döndüler, “Biz senin durumundan bir şey anlayamadık” diyerek ayrıldılar.57

İşte Kur’an-ı Hakîm, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a der:

فَاصْبِرْ اِنَّ وَعْدَ اللّهِ حَقٌّ

لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَاءَ اللّهُ آمِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُؤُسَكُمْ وَ مُقَصِّرِينَ لاَ تَخَافُونَ

هُوَ الَّذِى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ

وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ فِى بِضْعِ سِنِينَ لِلّهِ اْلاَمْرُ

فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ بِاَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ

اَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ قُلْ تَرَبَّصُوا فَاِنِّى مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ

وَاللّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ

فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَ لَنْ تَفْعَلُوا

وَ لَنْ يَتَمَنَّوْهُ اَبَدًا

سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِى اْلآفَاقِ وَفِى اَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ

قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى اَنْ يَاْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْآنِ لاَ يَاْتُونَ بِمِثْلِهِ

وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا

يَاْتِى اللّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ

يُجَاهِدُونَ فِى سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لاَئِمٍ

وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّهِ سَيُرِيكُمْ آيَاتِهِ فَتَعْرِفُونَهَا

قُلْ هُوَ الرَّحْمٰنُ آمَنَّا بِهِ وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَا فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ فِى ضَلاَلٍ مُبِينٍ

وَعَدَ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِى اْلاَرْضِ

كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِى ارْتَضَى لَهُمْ

وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْنًا

gibi çok âyâtın ifade ettiği ihbarat-ı gaybiyedir ki, aynen doğru olarak çıkmıştır.

İşte pek çok itirazat ve tenkidata maruz ve en küçük bir hatasından dolayı davasını kaybedecek bir zâtın lisanından böyle tereddüdsüz, kemâl-i ciddiyet ve emniyetle ve kuvvetli bir vüsuku ihsas eden bir tarzda böyle ihbarat-ı gaybiye kat’iyyen gösterir ki; o zât, Üstad-ı Ezelî’sinden ders alıyor, sonra söylüyor.

Üstteki âyetlerin mealleri sırasıyla şöyledir:

“Sabret; şüphesiz Allah’ın vaadi haktır.”58

Allah dilerse, hepiniz emniyet içinde ve saçlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak Mescid-i Harama gireceksiniz… O Allah ki, bütün dinlere üstün kılmak üzere Resulünü hak din ile ve hidayetle gönderdi.”59

(Rûmlar) bu mağlûbiyetlerinden sonra, birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Öncesinde ve sonrasında emir Allah’ındır.”60

“Kimin mecnun olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler.”61

Yoksa onlar, ‘O bir şairdir; onun zamanın felaketlerine uğramasını bekliyoruz’ mu diyorlar? De ki: Bekleyin, çünkü ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”62

“Allah seni insanlardan koruyacaktır.”63

(Kur’anın mislini) eğer yapamadıysanız -ki asla yapamayacaksınız…”64

Onlar (Yahudiler) ölümü hiç bir zaman temennî etmeyecekler.”65

Onlara âyetlerimizi âfâkta ve kendi nefislerinde göstereceğiz. Böylece onun hak olduğu kendilerine iyice belli olsun.”66

De ki: Eğer bütün ins ve cin bu Kur’an’ın mislini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine destek de olsalar, onun bir mislini getiremezler.”67

(Sizden kim dininden dönerse) Allah öyle bir kavim getirir ki, O onları sever, onlar da Onu sever. Mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzetlidirler, Allah yolunda cihad ederler ve kınayanların kınamasından da korkmazlar.”68

“De ki: Hamd Allah’a mahsustur. Size âyetlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız.”69

“De ki: O Rahmân’dır; Ona inandık ve Ona tevekkül ettik. Kimin apaçık bir dalalet içinde olduğunu yakında bileceksiniz.”70

Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara şunu vaat etti: Kendilerinden öncekileri sahip ve hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hâkim kılacak, onlar için beğenip seçtiği dini (İslam’ı) uygulama imkânı verecek ve eski korku dönemini güvene çevirecek.”71

Üstad-ı Ezelî

Üstad-ı Ezelî ifadesi, Cenab-ı Hak hakkında mecazen kullanılan bir ifade olup, Onun talimini, yani öğretmesini ifade eder.

Allahın öğretmesi insanların öğretmesine benzemez. Mesela ilâhî talim ile balıklar insanlardan daha güzel yüzer, kuşlar göklerde uçar, arılar insanlardan daha güzel tatlı yapar.

Hz. Peygamber ümmi idi. Cenab-ı Hak Onu insanlardan ders almaya muhtaç etmedi, doğrudan veya Cebrail vasıtasıyla özel olarak öğretti, yetiştirdi. Kur’an bunu şöyle anlatır:

O (Allah), sana daha önce bilmediklerini öğretti.”72

İşte sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştireceğimiz bir nur yaptık. Şüphesiz ki sen doğru bir yola iletiyorsun. Göklerdeki ve yerdeki her şeyin sahibi olan Allah’ın yoluna.”73

Gaybî âyetlerin kısa bir izahı

Üstte gaybla alâkalı verilen âyetleri kısaca açıklamakta yarar görüyoruz. Şöyle ki:

1-“Sabret; şüphesiz Allah’ın vaadi haktır.”74

Ey Peygamber! Şimdi şartlar aleyhine görülse de, merak etme, sonunda galip geleceksin. Allahın “Ben ve elçilerim muhakkak galip gelecek”,75 “bizim ordularımız mutlaka galip olacaktır”76 şeklindeki vaatleri gerçekleşecek, sen ve sana tabi olanlar muzaffer olacaksınız.

2- “Allah dilerse, hepiniz emniyet içinde ve saçlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak Mescid-i Harama gireceksiniz. O, sizin bilmediğinizi bildi de, size bundan önce yakın bir fetih verdi.

O Allah ki, bütün dinlere üstün kılmak üzere Resulünü hak din ile ve hidayetle gönderdi.”77

Görüldüğü gibi bu âyetler, Mekke’nin fethini daha fethedilmezden önce, katî bir şekilde haber vermektedir. Nitekim âyette haber verilen Mescid-i Haram’a girme olayı, bir sene sonra umre, iki sene sonra da Mekke’nin fethi şeklinde gerçekleşmiştir.78

Âyetin “Bundan önce yakın bir fetih verdi” kısmı ise iki şekilde açıklanmıştır.

1- Hudeybiye barışı

2- Hayber’in fethi.79

Şüphesiz, her iki açıklama da sahîhdir ve birbirini nakzetmemekte, bilakis birbirine kuvvet vermektedir. İbn Kesir’in de dikkat çektiği gibi, Hudeybiye barışının bir fetih olması, onda bulunan maslahat ve ileriye yönelik neticeleri itibariyledir. Nitekim İbn Mes’ud, bu manayı teyiden şöyle demiştir: “Siz fethi, Mekke’nin fethi olarak kabul ediyorsunuz. Hâlbuki biz fethi, Hudeybiye barışı olarak anlıyoruz.”80

Sahabeden Hz. Cabir de, benzeri bir ifade kullanmaktadır.81

Hudeybiye Barışı, ilk bakışta İslâm aleyhinde görülür. Kureyşli’ler isteklerini kabul ettirmiş ve galip gelmiştir. Gerçekte ise, bu barış manevî büyük bir fetih hükmündedir. Diğer fetihlerin de bir anahtarı gibidir. Kılıçların kınına konulduğu bu barış ortamında, Kur’an’ın elmas kılıcı kalpleri ve akılları fethetmiştir. Barış dolayısıyla Müslümanlarla müşrikler birbiriyle karıştılar, konuştular. Kur’an’ın nurları ve İslâm’ın güzellikleri, inat ve kavmiyetçilik taassubu perdelerini yırtarak hükmünü icra etti. Mesela, bir savaş dâhisi olan Halid Bin Velid ve bir siyaset dâhisi olan Amr Bin Âs gibi zâtlar, bu barış döneminde kendi istekleriyle İslâm’a girdiler.82

Kur’an’ın kısa sûrelerinden olan Nasr Sûresi de Mekke’nin fethinden haber vermektedir:

Allah’ın yardımı ve fetih gelip de, insanları fevc fevc Allah’ın dinine girerlerken gördüğünde, Rabbine hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Şüphesiz O, tevbeleri kabul edendir.”83

Görüldüğü gibi bu müjdeli sûre, fethin gerçekleşeceğini, insanların gruplar halinde İslâm’a gireceklerini hiç bir vehme yer kalmayacak bir şekilde söylemektedir. Bu cihetle bu sûre, gaybdan bir haberdir ve mu’cizedir.84 Asrımızın mümtaz müfessirlerinden Hamdi Yazır, “Fetih” kelimesine çok şümullü bir zâviyeden baktığı pasajlarında şu ince mütalaaları yapar:

Fetihten murat yalnız memleket fethinden ibaret olmayıp, daha ziyade kalplerin iman ve İslâm’a açılmasıdır. Mekke fethi üzerine terettüp eden fütuhat, İslâm’ın birden yayılıvermesi ve yirmi seneden beri Kureyş inkârcılarının engel olmasından dolayı hakkın kabulüne kapalı duran kalplerin, Mekke ve Taif fethinden sonra, akın akın İslâm’a açılıvermiş bulunmasıdır.85

Bir başka anlatımla, fetihten murat, cumhûrun dediği gibi, Mekke’nin fethi olmakla beraber, o yalnız normal bir şehrin fethi değil, Kâbe’nin fethi olduğundan, aynı zamanda kalplerin Allah dinine; İslâm kapısının bütün insanlığa açılışıdır. Bu sûretle “Fethu’l-fütuh” olmuş, diğer fetihlerin önünü açmıştır. Kısa bir zamanda bütün Arabistan’a ve oradan bütün cihana yayılan İslâm’ın maddî ve manevî fütuhatı, Kâbe kapısının açılmasıyla başlamıştır.86

Âyette, geçmiş zaman kipiyle “İslâm’a girdiler” denilmek yerine, geniş zaman kipiyle “İslâm’a giriyorlar” denilmesi, hepsinin İslâm’a girmelerinin tamam olmayıp, girmeye başladıklarını ve peyder pey gireceklerini hissettirmektedir.87

O halde, fiilde bu kipin kullanılması, gayb sayılan gelecekteki devamlı bir oluşa bir işarettir. Nitekim fevc fevc İslâm’a giriş, açık bir şekilde günümüzde de görülmektedir. Asya, Avrupa, Amerika, Afrika’da pek çok insan, her gün kitleler halinde kendilerini İslâm’a teslim etmekte, kurtuluşun ancak onda olacağını görmektedirler.

Tarihe baktığımızda, bazı peygamberlerin, kavimleri tarafından şehit edildiğini, bir kısmının kitabının zamanla tahrifata uğradığını, hak yolda gidenlerin, zaman zaman bâtıl yolda gidenlere mağlup düştüğünü görürüz. Durum böyleyken, Hz. Peygamberin Kur’an vasıtasıyle tekidli bir şekilde İslâmî fetihleri müjdelemesi, bu gaybî haberin, O’nun ufkundan başka bir ufuktan geldiğini göstermektedir. Yani, ilmi her şeyi kuşatan, hem geçmiş hem de geleceğe hükmeden Cenab-ı Hak, bunları elçisine bildirmiş, O da bize haber vermiştir.88

3-“Bu mağlûbiyetlerinden sonra, birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Öncesinde ve sonrasında emir Allah’ındır.”89

İslâm’ın Mekke döneminde, Hristiyan olan Doğu Romalılarla (Bizans) Mecusî olan İranlılar savaşır, İranlılar galip gelir. Haber Mekke’ye ulaştığında Hz. Peygamber ve mü’minler ehl-i kitap olan Bizans’ın yenilişine üzülürken, müşrikler sevinirler. Müslümanlara “Siz ve Hristiyanlar ehl-i kitapsınız. Biz ve İranlılar ise ümmîyiz. Dostlarımız dostlarınıza galip geldi, biz de size galip geleceğiz” derler. Bunun üzerine Rûm Sûresinin baş kısımları nâzil olur:90

Elif, lâm, mîm. Rumlar mağlup oldu (Arab ülkesine) en yakın yerde.

Bu mağlûbiyetlerinden sonra, bid’a sinîn içinde galip geleceklerdir.

Öncesinde ve sonrasında emir Allah’ındır.

O gün mü’minler sevinecekler, Allah’ın zafer vermesiyle.

O, dilediğine zafer verir. Ve O, Azîzdir, Rahîmdir.”91

Gelen bu âyetler üzerine Hz. Ebu Bekir, Ubey Bin Halef’le üç seneliğine on deveye bahse girer. Durumu Hz. Peygambere söylediğinde, Hz. Peygamber “âyette geçen ‘Bid’a sinîn’ üç ile dokuz sene arasıdır. Bahse girilen deve miktarını artır, müddeti de uzat” der. Bahsi dokuz seneliğine, yüz deve olarak yenilerler. Yedinci senede Rumlar galip gelir.92

Kur’an bunu haber verdiği vakit, Bizanslılar İranlılar karşısında feci bir mağlubiyet içindeydi. Mısır’ın tamamı İranlı’ların eline geçmiş, Mecusi orduları Trablusgarb’a kadar uzanmıştı. Anadolu’da Bizanslıları Boğaziçine kadar sürmüşler, Kadıköy’ü ele geçirmişlerdi. Bizans imparatoru her türlü şartı kabule hazır olduğunu bildiren bir elçi gönderir. İran hükümdarı Hüsrev der: “İmparator zincirlenmiş bir halde önüme getirilip çarmıha gerilmiş tanrısından vazgeçmedikçe ona eman vermeyeceğim.”

Kısacası, İngiliz tarihçi Gibbon’un da dediği gibi, hiç kimse sekiz yıl sonra Bizans İmparatorluğunun tekrar İran’ı yenilgiye uğratacağını hayal bile edemezdi. Hatta değil İran’ı yenmek, hiç kimse bu şartlar altında imparatorluğun hayatını devam ettirebileceğine ihtimal vermiyordu.93

Rûm Sûresinin bu âyetleri, Bizans’ın galibiyetini haber vermenin ötesinde, ondan daha mühim bir haber de söylüyordu. O da, “O gün, mü’minler sevinecek. Allah’ın zafer vermesiyle” âyetlerinin bildirdiği üzere, Müslümanların mühim bir zaferle sevinmeleridir. Nitekim Bedir savaşında Müslümanların zaferi, Bizansın zaferine tevafuk etmektedir. Hâlbuki zâhirde, hem Bizansın, hem de Müslümanların galebesiyle ilgili şartlar uygun değildi. Müslümanlar o sırada Mekke döneminde müşriklerin eziyetleriyle karşı karşıya idiler. Şüphesiz, Kur’an’ın ileride olacak bu olayları önceden net ifadelerle anlatması onun i’câz parıltılarından birini teşkil etmektedir.94 “Allah’ın zafer vermesiyle mü’minlerin sevineceği o gün” hakkında iki ayrı görüş zikredilmiştir:

1-İbn Abbas, Sevrî, Süddî gibi zâtlara göre o gün, Bedir günüdür.

2-İkrime, Zührî, Katâde gibi zâtlara göreyse, Hudeybiye günüdür.95

Binaenaleyh hakikat-ı halde, o gün ister Bedir günü olsun, ister Hudeybiye olsun netice birdir. Çünkü Allah, Müslümanlara yardım etmiş, gönüllerini ferahlandırmıştır.

Rûm Sûresinin iniş sebebine göre yaptığımız bu açıklamalar yanında, şu noktayı da belirtmekte fayda görüyoruz:

Tefsîr Usûlünde temel esaslardan biri şudur: İtibar, sebebin haslığına değil, hükmün umumiliğinedir. Sebeb-i nüzûlün hususiliği, hükmün umumiliğine engel değildir.96 Yani özel bir sebep dolayısıyla gelen âyetler, sadece o olayla kayıtlı olmayıp lafzının genel çerçevesi içinde benzeri tüm olaylara bakabilir. Zaten Kur’an’ın bu özelliğidir ki, onu bütün zamanlardaki bütün insanlara hitap ettirmiştir.

Bu noktalardan hareketle, Bizansın mağlubiyetten sonra, galibiyete geçeceklerini bildiren bu âyetlerin, günümüzdeki kimi ehl-i kitap mensuplarının, mağlubiyet döneminden sonra galibiyet elde edeceklerine bir işaret olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim hiç bir dini kabul etmeyen Marksist sistem, Avrupa’nın pek çok ülkesini ele geçirmiş iken, 70 yıllık bir hâkimiyetten sonra birden çökmeye mahkûm olmuştur.

Bu noktayı ifadeden sonra, Hamdi Yazır’ın dikkat çektiği başka bir mühim noktaya geçmek istiyoruz. Şöyle ki: “Onlar bu yenilgiden sonra galip gelecekler” meâlindeki âyet, Ebu Said-i Hudrî’den rivayet edilen şaz kıraatte meçhul okunmasıyla “Onlar galibiyetlerinden sonra mağlup olacaklar” manası taşır.

Gerçekten, İranlılara galip gelen Hirakl’in orduları daha kendisi hayatta iken Hz. Ebu Bekir döneminde Yermük Savaşı’ndan başlayarak mağlup olmaya başladılar. Hz. Ömer zamanında Şam fethedildi. Sonunda İstanbul da fetholunan beldeler arasına girdi.97

Günümüz ehl-i kitabının ekonomik sistemlerinin önce Marksizm önünde mağlup oluşu, ardından ise Marksizmin çöküp kapitalizmin hâkim görüldüğü şu günlerin ardından, İslâm’ın yeni bir zafer dönemini görmeyi rahmet-i İlâhiyeden bekleyebiliriz.

4-“Hanginizin meftun (aklından zoru) olduğunu yakında göreceksin, onlar da görecekler.”98

Müşrikler Hz. Peygambere -hâşâ- “kâhin, şair, sahir, mecnun” dedikleri gibi “meftun” da diyorlardı. Onlara göre pek çok ilâhı bir tek ilâha indirgeyen, öldükten sonra hayatın devem edeceğini söyleyen, gelecekle ilgili haberler veren birinin aklından zoru olmalıydı. Âyet-i kerîme, Hz. Peygamberin bildirdiği hakîkatlerin gerçek olacağının müşrikler tarafından da yakında anlaşılacağını mu’cizane haber vermektedir ve haber verildiği şekilde de aynen gerçekleşmiştir.

Kimin meftun olduğu görülmüştür. O’na meftun diyenlerin pek çoğu Mekke’nin fethinden sonra O’nun saflarında yer aldı. Küfründe inat eden Ebu Cehil, Ebu Leheb gibiler, daha dünyadayken cezalarını buldu. Hem hayatları, hem saltanatları bitti. Böylece, üstte zikredilen âyetlerin hakikati tecelli etti, gaybdan peygambere bildirilen ilâhî teminat gerçekleşti.

5- “Yoksa onlar, ‘O bir şairdir; onun zamanın felaketlerine uğramasını bekliyoruz’ mu diyorlar? De ki: Bekleyin, çünkü ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”99

Hz. Peygamber hakkında müşriklerin iddialarından bir de “o bir şairdir” demeleridir. Onlara göre şairler nasıl ki hayallerini de devreye sokarak garip cümleler kuruyorlarsa, Hz. Peygamber de benzeri şeyler yapmakta, pek de alışkın olmadıkları şeyler söylemektedir. İşte âyet, Onun sözlerinin hayal değil hakikat, mübalağa değil belâğat olduğunun anlaşılacağını kuvvetli bir üslûpla anlatmaktadır.

6-“Allah seni insanlardan koruyacaktır.”100

Şu âyette, Hz. Peygamberin ilâhî koruma altında olduğu bildirilir: “Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Bunu yapmazsan elçilik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.”101

Gayba ait bu ilâhî tekeffül fiilen gerçekleşmiş, İslâm düşmanlarından hiçbiri, Hz. Peygamberi öldürmeye güç yetirememiştir. Hâlbuki düşmanları pek çok ve imkânları da yerindeydi. Üstelik daima, O’nu ve davasını yok etmek için fırsat kolluyorlardı. Hz. Peygamber ise, zayıf bir konumda idi, yardımcıları azdı.102

Üstteki âyet nazil olduktan sonra Hz. Peygamber, muhafızlığını yapan zâtlara dedi: “Artık gidin, Rabbim beni koruyor.”103

Evet, bu ilâhî vaat gerçekleşmiş, Hz. Peygamber, o kadar düşmanları içinde, pek çok suikastlere maruz kaldığı halde yatağında vefat etmiştir.

Rasulullah’ın Uhud’da yüzü yaralandı, iki dişi kırıldı; öte yandan pek çok eziyetlerle karşılaştı. Koruma teminatı nerede kaldı?” şeklindeki bir soruya, İbn Kayyım şöyle cevap verir: “Allah’ın teminatı O’nu öldürülmekten, esir edilmekten, tamamen telef olmaktan koruma hususundadır. Maruz kaldığı eziyetler, korunmuş olmasına engel değildir.”104

İbn Kesîr, Hz. Peygamberin amcası Ebu Talib’in İslâm’a girmemesini de, peygamberin korunmasıyla alâkalı görür. Ona göre, şayet Ebu Talib de Müslüman olsaydı, Kureyş kâfirleri hücuma cesaret bulurlardı. Fakat Ebu Talib’le aralarında küfür bağı bulunduğundan, ona saygı duyar, hürmet ederlerdi.105

Allah’ın koruması altında olduğunu bilen Hz. Peygamber, en sıkışık anlarda bile ümitsizliğe düşmemiştir. İşte, hicret esnasında, mağaraya gizlendiklerinde gösterdiği hârika cesâret ve teslîmiyet:

Yol arkadaşı Hz. Ebu Bekir telaşlanıp, “Ya Rasulallah, birisi ayakları üzerinde yükselse bizi görecekler” deyince, Hz. Peygamber şöyle cevap verir:

Üçüncüleri Allah olan iki kişiyi sen ne zannediyorsun?”106

Kur’an-ı Kerîm, bu anı ebedîleştirdiği âyetlerinde bunu şöyle anlatır:

Eğer siz peygambere yardım etmezseniz, Allah vaktiyle O’na yardım etmişti (yine eder). Hani kâfirler onu yurdundan çıkardıklarında, mağarada iki kişiden biri olduğu halde, arkadaşına diyordu: ‘Üzülme! Allah bizimle beraberdir.’ Böylece Allah onun üzerine sekînetini (emniyet ve rahmetini) indirdi. Sizin görmediğiniz ordularla onu kuvvetlendirdi…”107

Tefsîrlerde Hz. Peygamberin te’yid edildiği orduların melekler ordusu olduğu belirtilir:108 “Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır”109 âyetinin ifade ettiği gibi, gökte ve yerdeki bütün varlıklar Allah’ın ordusunda birer asker durumundadır. Cenab-ı Hak, Rasulünün muhafazası için bu askerlerden örümceğe mağaranın girişini kapattırmış, bir çift güvercine mağaranın üstünde nöbet tutturmuştur.110

Hz. Peygamberin örümceğin ağı ile müşriklerden kurtulması olayıyla alâkalı olarak yapılan şu yorum, son derece ince, latîf bir manayı ifade etmektedir. Şöyle ki:

Allah’tan başka dostlar edinenlerin hali, kendine yuva yapan örümceğe benzer. Hâlbuki evlerin en zayıfı örümceğin evidir. Keşke bilselerdi…”111

Ankebut Sûresi Mekkî olduğu cihetle, âyette Mekke’nin imana gelmeyen reislerinin, ileride bir örümceğe mağlup olacaklarına bir işaret vardır. Örümceğin evi olan ağ, en zayıf bir perde iken, o kuvvetli reisleri mağlup edeceğini göstermekle âyet, “En zayıf bir hayvana mağlup olacaklarını faraza bilseydiler, bu cinayete ve suikasde teşebbüs etmeyeceklerdi” diyor.112

O halde, göklerin ve yerin orduları elinde olan Allah, eğer isterse bütün ordularını peygamberini korumada kullanabilir. Fakat buna hiç lüzum olmadan en zayıf bir evle, en büyük bir peygamberini, en şiddetli düşmanlarından korumuştur.

Hz. Peygamberin bedenen korunmasının yanında, psikolojik yönden de korunduğunu görmekteyiz. Şöyle ki: Müşrikler, Hz. Peygamberi psikolojik olarak çökertmek, insanların O’nu dinlemesine engel olmak amacıyla yoğun bir propaganda içindeydiler.

Kendileri söz ehli kimseler olmakla beraber, Kur’an karşısında bir söz söyleyemeyince, Hz. Peygambere “şair, kâhin, sahir, mecnun” gibi iftiralarda bulunuyorlardı.113 Onların türlü iftiralarına karşılık, Cenab-ı Hak indirdiği âyetlerle Rasulünü teselli ve takviye ediyor, O’na yol gösteriyor, mesela şöyle diyordu: “De ki: O Rahman’dır, biz O’na imân ettik ve O’na dayandık. Kimin apaçık bir dalalette olduğunu yakında bileceksiniz.”114

Tur Sûresinde, 29. âyetten 44. âyete kadar kâfirlerin bâtıl iddiaları birer birer çürütüldükten sonra Hz. Peygambere şu talimat verilir:

O halde çarpılacakları güne kadar onları kendi hallerine bırak!”115

Âyetin bu ifadesinden, bir gün gelip onların cezalarını çekecekleri, belâlarını bulacakları anlaşılmaktadır. Nitekim Bedir günü, küfrün elebaşları layık oldukları cezayı bulmuşlardır.116

7-“Eğer yapamadıysanız -ki asla yapamayacaksınız-…”117

De ki: Eğer bütün ins ve cin bu Kur’an’ın mislini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine destek de olsalar, onun bir mislini getiremezler.”118

Bu iki âyet, Kur’anın benzerinin getirilemeyeceği hakkındadır ve gerçekten de 14 asır boyunca onun bir benzeri getirilememiştir.

Birinci âyetin tamamı şu şekildedir:

Eğer kulumuza (Muhammede) indirdiğimizden bir şüphe içinde iseniz, haydi onun mislinden bir sûre getirin. Allah’tan başka bütün şahitlerinizi de çağırın, eğer sadık kimseler iseniz.

Eğer yapamadıysanız -ki asla yapamayacaksınız-, o hâlde yakıtı insanlar ve taşlar olup kâfirler için hazırlanan ateşten sakının.”119

8-“Onlar (Yahudiler) ölümü hiç bir zaman temennî etmeyecekler.”120

Yahudilerden bir grup Hz. Peygamberin yanında “Cennete ancak Yahudiler girecek” demeleri üzerine şu âyetler nazil olur:

De ki: Eğer Allah katında ahiret yurdu diğer insanlar için değil de yalnız sizin içinse ve doğru söyleyenler iseniz, haydi ölümü temenni edin! Fakat ellerinin yaptıkları yüzünden onu hiç bir zaman temenni etmeyecekler.”121

Temennî, kalpten bir şeyi geçirmek değil, “ah keşke şöyle olsa” tarzında söylemektir. Yahudi milletinin “ah, ölüm gelse de şu dünyanın sıkıntılarından kurtulsak, bize hazırlanan Cennete gitsek” dedikleri hiç duyulmamıştır. Bırakın bu milletin ölümü istemesini, “Muhakkak ki sen onları hayata en hırslı kimseler olarak bulursun”122 âyetinin ifadesiyle, yaşamaya karşı en hırslı kimselerdir. Bütün milletler içinde “hayat sevgisi ve ölüm korkusuyla” şöhret bulmuşlardır.

Yahudi milletinin hayat hırsını bildiren bu âyette “hayat” kelimesinin nekra olarak gelmesi, onların nasıl olursa olsun, en bayağı bir şekilde de olsa, bu dünya hayatına razı olduklarına işaret eder. Yüce değerler üzerine kurulmuş bir hayat istemek, yüce ruhlu insanların şanıdır. Edna bir hayata razı olmak ise, alçak karakterli insanların işidir.

Âyet her ne kadar belli Yahudiler hakkında nazil olmuşsa da, hayat sevgisi ve ölüm korkusu o kavmin âdeta bir karakteri olmuş, bu karakter bariz bir şekilde sonraki nesillere de intikal etmiştir.

9-“Onlara âyetlerimizi âfâkta ve kendi nefislerinde göstereceğiz. Böylece onun hak olduğu kendilerine iyice belli olsun.”123

Âyette geçen âfâk, insanın dışındaki ferşten arşa kadar olan büyük âlem anlamındadır. Enfüs ise, insandaki küçük âlemdir.124 Bunlara “makro ve mikro âlem” de diyebiliriz.

Göklerde ve yerde bulunan ve bunlara terettüp eden gece ve gündüz, aydınlık ve karanlık, bitkiler, ağaçlar, nehirler ve emsalleri birer âfâkî âyettir. Ana rahminin karanlığındaki ceninde bulunan ince san’at, hayret verici bir şekilde azaların teşekkülü gibi durumlar ise, enfüsî âyetlerdendir.125

Âyet-i kerîme, bu makro ve mikro âlemin sırlarının insanlara gösterileceğini bildiriyor. Realite de, bunu te’yid etmektedir. Zira Biyoloji, Jeoloji, Astronomi gibi ilimler âfâkî âlemi tararken, Tıb ilmi de insan vücudundaki sırları görmeye ve göstermeye çalışmaktadır. Bu yönden baktığımızda, bahsinde bulunduğumuz âyetin kıyamet kopuncaya kadar insanların ulaşabileceği ilmî keşiflere, fennî buluşlara işaret ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.126

Yapılan bu ilmî keşifler, ulaşılan fennî buluşlar, Kur’an’ın hak olduğuna delil olacaklardır. Çünkü Kur’an, ilâhî âyetler olan âfâk ve enfüsün sırlarının insanlara gösterileceğini açık bir şekilde haber vermiştir.

Şu âyet de, konumuz olan âyetin manasını teyîd eder:

Yakîn sahipleri için yeryüzünde âyetler vardır.

Kendi nefislerinizde de. Yoksa görmüyor musunuz?”127

10-“De ki: Hamd Allah’a mahsustur. O size âyetlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız.”128

Âyet, Allaha alamet olan her şeydir. Allah âlemde devamlı âyetlerini göstermekte, insanları ibrete ve tefekküre sevk etmektedir.

Fahreddin Râzî’nin dikkat çektiği gibi, Allah’ın âyetlerini göstermesi, illa yeni şeyler yaratmasıyla değil; yarattığı şeylerdeki hârikaları insanlara izhar etmesiyle de olabilir.129

Şüphesiz insanoğlu, yaratıldığı günden beri âlem kitabının çok az bir bölümünü okuyabilmiştir. Bu kitabın bir sayfası durumunda olan yeryüzü ve bir kelimesi durumunda olan insan, hâlâ bilinmezlerle ve meçhullerle doludur. Yapılan her fennî keşif, kapalı durumda olan başka kapılara açılmaktır.

İnsanoğlu, tarih boyunca tabiattaki bu sırları ve ilâhî kanunları bulmaya çalışmıştır. Fakat o sırları kendisi koymuş, o kanunları kendisi yerleştirmiş değildir. Mesela, Arşimet suda hafiflediğini hissedip, suyun kaldırma kuvvetinin farkına varıncaya kadar bu kanun yine vardı. Sular her zaman bu kanunla kaldırıyordu. Aynı şekilde, Newton’un başına elma düşüp de, yerçekimi kanununun farkına varmasına kadar yer yine çekiyordu.130

Keza, Edison elektriği buluncaya kadar, elektrik enerjisi tabiatta yine vardı. Elektrik üreten bazı balıklardan tut, ta şimşeğe varıncaya kadar âlem elektrikle dolu idi.

Demek ki bu zâtlar, bu kanunların koyucusu değil, bulucusudurlar, mucidi değil vâcididirler.

Kim bilir, Allah’ın tabiatta koyduğu daha nice kanunlar, nice sırlar vardır. Bu sırların bulunması, o kanunların bilinmesiyle, insanoğlu Rabbinin ilim ve hikmetini, azamet ve kudretini daha yakından tanıyacak, daha derinden “Elhamdülillah” diyecektir.

Fennî sırların bulucusu olmak için, kâinat kitabının iyi bir okuyucusu olmak lâzımdır. Bu noktada Müslüman – kâfir ayırımı yoktur. Kâinattaki gaybî manalara nüfuz etmenin yolu, Kur’an’ın anlamını bilmekten geçtiği gibi, tabiattaki kanunları keşfetmenin yolu da, fenlerin dilini öğrenmekten geçer.

Kur’an-ı Kerîm bir fen kitabı değildir. Fakat zamanla farkına varılan birtakım fennî buluşlara işaret etmektedir. Çünkü “Kur’an-ı Kerîm vahye ve İlâhi kaynağa dayandığından, metafizik sahaya ait net ve kesin hükümler getirmekle birlikte, aynı zamanda kevnî hadiselere ve tabiattaki varlıklara dair bilgiler vermek sûretiyle de pozitif ilimlere ışık tutan bir yapıya sahip bulunmaktadır.”131

Kur’an-ı Kerîm, beşeriyete yol gösterici âyetleriyle fennî ve teknolojik keşiflere de işaret etmiş, onları keşfedilmeden çok önce bildirmekle, gaybdan haber vermiştir.

Şüphesiz, Kur’an’ın fennî keşiflere işaret etmesi, onların tekniğini öğretmesi demek olmayıp, kuvvetli sezgi ve kavrayış gücü olanlara şimşekvârî işaret vermesi anlamındadır.132

Burada, şu noktayı da hatırdan çıkarmamak gerekir:

Kur’an-ı Kerîm, bunlar gibi teknolojiye bakan gaybî haberlerinde açıktan ve ayrıntılarıyla anlatmaz. Bazılarının hatırına “öyle anlatsa daha iyi olmaz mıydı? O zaman herkes onun Allah kelamı olduğunu kabul ederdi!” manası gelebilir. O, on dört asır önce gönderilmiş bir kitaptır. Bugün istifade ettiğimiz radyo, elektrik, uçak gibi fennî keşifler ise, son birkaç yüzyılın mahsulüdür. “Dünya dönüyor” dediğinden dolayı Galile’nin kilise tarafından engizisyon mahkemesine verildiğini hatırlayacak olursak, Kur’an’ın bu tür fennî keşifleri neden doğrudan bildirmeyip işaretle yetindiği anlaşılır.

Kaldı ki, Kur’an’ın asıl hedefi, insanlığa Allah’ı tanıtmak ve insanların yeryüzündeki vazifelerini bildirmektir. Uzaydan, yerden, yerdeki varlıklardan bahsetmesi, hep bu hedefe yönelik mesajlar niteliğindedir.

Şunu da göz ardı etmemek gerekir ki, “bundan beş yüz yıl önceki bir topluluğa radyoyu anlatacak olsak herhalde ‘demirden bir kutudur. Dünyanın ta öbür ucunda konuşan bir adamın sesini alıp tekrarlar’ derdik. Fakat biz de biliriz ki, bu ifade onların seviyelerinde, basit bir benzetmeden ibarettir; radyonun hakikatini anlatmaktan uzaktır.”133

Onun için, vereceğimiz örneklere bu noktaları nazara alarak bakmakta isabet olacaktır. Mesela, şu âyete bakalım:

Üstlerinde kanat süzüp yumarak uçan kuşlara bakmadılar mı? Onları tutan ancak Rahmândır. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir.”

Görüldüğü gibi, âyet kuşlara dikkat çekmektedir. İnsanlar yaratıldıkları zamandan beri, kuşların uçtuğunu zaten görmektedir. Demek, farkına varamadıkları birtakım sırlar var ki, âyet işaretten anlayanlara bir kıvılcım çakmaktadır. Nitekim kuşların kanat yapılarını incelemek ve aerodinamik kanunların farkına varmak, insanoğlunu havadaki kuşlara gürültülü bir arkadaş yapmıştır. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Allah eğer kuşları yaratmasaydı, insanlar havada uçabileceklerini hayal bile edemezler, rüyalarında bile göremezlerdi.

Ayrıca, Kur’an-ı Kerîm’de, Hz. Süleyman’ın havada iki aylık bir mesafeye bir günde gidip geldiği anlatılır.134 Bu dahi, anlayanlar için benzeri bir istifadeye teşvik durumundadır.

Şu âyetler, Kur’an’da fennî sırlara ne şekilde işaret edildiğine, güzel bir örnek teşkil eder. Şöyle ki:

İnkâr edenler görmediler mi ki, göklerle yer bitişik idi, biz onları ayırdık. Her canlı şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmıyorlar mı?

İnsanları sarsmaması için yeryüzünde dağlar yarattık. Gidecekleri yere ulaşsınlar diye yeryüzünde geniş yollar açtık.

Gökyüzünü de korunmuş bir tavan kıldık. Onlar ise, semanın âyetlerine önem vermiyorlar.

Geceyi, gündüzü, Güneş ve Ay’ı yaratan O’dur. Bunların her biri bir yörüngede yüzüp gider.”135

İlâhi tasarrufatı azametiyle gösteren bu âyetler, bahsettikleri sahaların uzmanları için fennî gerçekleri dile getirmektedirler. Bu âyetlerde, astronomi, biyoloji, meteoroloji, jeoloji sahasına giren meseleler bulunmaktadır.

Mesela, 32. âyet, semanın “korunmuş bir tavan” olduğuna dikkat çekmekte… Evlerin sıcaktan, soğuktan, yağmurdan koruyan tavanı olduğu gibi, bir saray hükmünde olan dünyanın tavanı dahi, gök kubbedir. Gök kubbeyi teşkil eden atmosfer tabakası, Güneşten ve uzaydan gelen bir takım zararlı ışınları, bir filtre gibi süzmekte; her gün dünya semasına giren ortalama 50.000 civarında gök taşlarını toz haline getirerek insanlığa hizmet etmektedir.136

Daha diğer âyetler, o sahayla ilgili bilimin ışığında incelense, Kur’an’ın hârika beyanındaki i’caz parıltıları haşmetiyle görülecektir.

11-“(Sizden kim dininden dönerse) Allah öyle bir kavim getirir ki, O onları sever, onlar da Onu sever. Mü’minlere karşı mütevazı, kâfirlere karşı izzetlidirler. Allah yolunda cihad ederler ve kınayanların kınamasından da korkmazlar.”137

Bu âyet, “ridde olayı” denen dinden dönme olaylarını vukuundan önce haber vermesi cihetiyle, gaybdan bir ihbardır, Kur’an’ın bir mu’cizesidir. Çünkü Hz. Peygamberin vefatından sonra, kalbinde iman kökleşmemiş bazı kabileler dinden dönmüşlerdi.138

Hz. Peygamber devrinde, kâhin Esvedü’l-Anesî’nin kavmi olan Beni Müdlic; Müseylimetu’l- Kezzab’ın kavmi olan Beni Hanife irtidat etmiştir. Hz. Ebu Bekir devrinde ise, Gatafan, Beni Süleym, Beni Temîm’in bir kısmı dinden dönmüştür. Hz. Ömer zamanında ise Ğassan kabilesinde irtidat olayına rastlanmıştır.139

Cüz’i denilebilecek irtidat olayları daha sonraki devirlerde de olmuştur ve günümüzde de olmaktadır. Bu tarz dinden dönmelerde temel unsur, ya dini bilmemek veya dini yaşamaya yanaşmamaktır. Yoksa gerçek manada İslâm’ı bilen bir kimsenin, dininden dönüp başka bir dini tercîh ettiği görülmemiştir.

Bahsinde bulunduğumuz âyette, “Allah bir kavim getirir” ifadesi gaybî bir haberi taşımaktadır. Yani, dinden dönenlerin yerine, Allah’ın dinine hizmet edecek mümtaz bir kavim daima bulunmuştur.

Hamdi Yazır, bu konuda şöyle der:

Önce Arablar kavimden kavime bu hizmeti yapmışlar; sonra Emevîlerin son zamanlarında olduğu gibi, bu hizmet Arab’tan Acem’e doğru geçmiş; İran milleti manen ve maddeten İslâm’a pek büyük hizmetler eylemiş. Sonra bunlar da aynı hale gelmiş. Bu defa da Allah, Türkleri göndermiş. Arapların, İranlıların kadrini bilmeyip zayi ettikleri İslâm Devletini ele alarak, İstanbul’a ve oradan dünya kıtalarının her tarafına yaymışlar… Demek ki, onlar da bu nimetin kadrini bilmez, küfür ve küfrana doğru giderlerse, yerlerini Allah’ın göndereceği diğer bir kavme bırakmaya mecbur olacaklardır. Ve kim bilir Vasi’ ve Alîm olan Allah, kıyamete kadar daha ne kavimler gönderecektir.”140

Demek, ara sıra dinden dönenler olsa bile, din bundan bir zarar görmeyecek, Allah yeni kişilerle ve milletlerle bu dini kıyamete kadar devam ettirecektir.

12-“De ki: O Rahmân’dır; Ona inandık ve Ona tevekkül ettik. Kimin apaçık bir dalalet içinde olduğunu yakında bileceksiniz.”141

Müşrikler Müslümanları sayıca az ve yoldan sapmış bir topluluk görüyor, onların mağlup olacaklarına ve ortadan kaybolup gideceklerine inanıyorlardı. Bu âyet, aslında kendilerinin o konumda olduğunu net bir şekilde ifade etmektedir ve âyetin haber verdiği durum birebir gerçekleşmiştir.

13- “Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara şunu vaat etti: Kendilerinden öncekileri sahip ve hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hâkim kılacak, onlar için beğenip seçtiği dini (İslam’ı) uygulama imkânı verecek ve eski korku dönemini güvene çevirecek.”142

Hz. Peygamber devrinde, İslâmın iki dönemi vardır: Mekke ve Medine…

On üç yıllık Mekke dönemi, Müslümanların akıl almaz sıkıntılara, zorluklara maruz kaldıkları bir dönemdir. Öyle ki, bazı mü’minler, bu zorluklar karşısında Hz. Peygambere varıp, “Ya Rasulallah, Allah’a dua etsen de bize yardım etse, zafer verse” derler. Bunun üzerine Hz. Peygamber şu cevabı verir:

Sizden önceki milletlerde öyle durumlar olmuştu ki, kimi çukura konulup başı testereyle kesiliyor, vücudu ikiye bölünüyor; kimi, demir taraklarla taranıp eti kemiğinden ayrılıyordu da, bu onları dinlerinden döndürmüyordu. Allah’a yemin ederim ki, Allah bu işi tamamlayacaktır. Öyle ki, San’a’dan Hadramevt’e giden bir atlı, Allah’tan ve koyunları hakkında kurttan başkasından korkmayacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuz.”143

Medine döneminde Müslümanlar, bir derece sıkıntılardan kurtulurlar. Fakat sıkıntı tamamen bitmemiştir. Bunu, şu rivayette açık bir şekilde görmekteyiz:

Hz. Peygamber ve ashabı Medine’ye gelip Ensar onları barındırdığında müşrik Arablar Müslümanlara karşı yekvücut olur. Müslümanlar silahla yatmakta, silahla kalkmakta ve ‘Acaba Allah dışında hiç bir şeyden korkmadan, emîn bir şekilde geceyi geçireceğimiz günler görecek miyiz?’ demektedirler. Onların bu endişelerine mukabil, Cenab-ı Hak üstteki âyeti inzâl buyurur:”144

Bu müjdeli âyet, Hz. Peygamberden sonra hilâfete seçilen Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali’nin hilafet dönemlerine; sahabilerin korku ve zillet halinden iktidar mevkiine gelmelerine baktığı gibi, Kurtubî’nin de dikkat çektiği gibi, bütün Müslümanları şümulü içine almaktadır. Çünkü genel olarak söylenmiş bir hükmü tahsis etmek, ancak kendisine teslim olmayı gerektiren bir haberle olur. Tefsîr Usûlünde belirtildiği gibi, asıl olan, lafzın umumî oluşuna itibar edilmesidir.145

Şüphesiz, âyette müjdelenen “yeryüzüne halife olmak, hükmetmek” meselesi, Seyyid Kutub’un da belirttiği gibi, mücerret bir kahr ve galebe olmayıp, bu hükümranlığın ıslah ve imarda kullanılmasıdır. İnsanların Allah’ın çizdiği yolda gidişini sağlamaktır. Bu şekilde, insanlık için, arzda mukadder olan kemâle ulaşmayı te’min etmektir.146

İnsanlık tarihine baktığımızda, tarihin hemen her devrinde zulme dayanarak ayakta duran pek çok kral, hükümdar görürüz. Firavun ve Nemrud gibiler, bu tip zalim idarecilerin prototipleridir. Bu açıdan âyetteki müjde, böyle zalimlerin zulmüne son verecek, adil bir şekilde insanları yönetecek kimseler içindir.

Başta ilk dört halife olmak üzere, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar gibi İslâmî idarelerde, bu mananın mazharı olan pek çok sultan ve tebeası gelmiş; beşeriyete, tarihin altın sayfalarına geçecek adalet tabloları sunmuşlardır.

Neden İslâm âleminin tamamı siyasî, ekonomik veya kültürel olarak Batı’nın mahkûmu durumunda? Neden İslâm âlemini meydana getiren ülkelerin idarecileri ekseriyetle zâlim insanlar? Neden bu günün Müslümanları yer yüzünde söz sahibi değiller..?” şeklinde hatıra gelebilecek sorulara, bahsinde bulunduğumuz âyet, âdeta bir cevap niteliğindedir.

Tek cümleyle ifade edersek: Günümüz Müslümanı salih amel işlemiyor, yani işi düzgün değil de ondan. Çünkü âyetteki vaat, “iman eden ve salih amel işleyenler” içindir.

Fasık bir toplumun, salihler için vaadedilen neticeye ulaşması mümkün değildir. Mesele, liyakat meselesidir. Yeryüzüne hükümrân olmanın, Allah’ın hükümlerini icrâ etmenin, zalimlere “dur” diyebilmenin yolu “Salihlerden olmak ve salih amel işlemekten” geçmektedir.

Şu âyet, İslâm’ın bütün dinlere galip geleceğini haber veriyor:

O Allah ki, bütün dinlere üstün kılmak üzere Resulünü hak din ile ve hidayetle gönderdi.”147

İstikbâl, bu gaybî haberi Hint Okyanusundan, Atlas Okyanusuna kadar İslâm kılıcının uzamasıyla tasdîk etmiştir.148 Bu gaybî haberin, Hz. Peygamber daha kendi küçük kabilesine tam galip gelememiş bir halde iken verilmesi ise, ayrı bir i’câz nüktesidir.

Hamdi Yazır, bu âyetin Kur’an’da üç ayrı sûrede tekrar edilmesine dikkat çeker ve şöyle der: “Bu zuhur ve galebe muhtelif devirlere ait olmak üzere birçok kereler tahakkuk edecektir. Bunun için de, bu dînin ikbâl ve idbâr zamanları olacak.”149

Tarihe baktığımızda, bunun örneklerini görebiliriz. Mesela, Cengiz Han ve Hülagu’nun hücumlarıyla Abbasî devleti çökmüş, İslâm âleminin o günkü merkezi durumunda olan Bağdat harabeye çevrilmiş, asırların birikimi olan kıymetli kitaplar Dicle nehrine dökülerek büyük bir miras yok edilmiştir.

Ardından tarih sahnesine çıkan Osmanlı’lar İslâm sancağını dünyanın dört bir yanında dalgalandırmışlar, dünyanın büyük bir kısmında, dîni hayata hâkim kılmışlardır.

Altı yüz yıl devam eden bu hâkimiyetten sonra, Osmanlı’nın çöküşü ve İslâm âleminin Batı’ya mahkûmiyetini görüyoruz. Fakat şuna dikkat etmek gerekir ki, mahkûm olan İslâm değil, İslâm’ı bilmeyen ve yaşamayan Müslümanlardır.

Yoksa İslâm, daha zuhuruyla fikir planında bütün din ve inançlara galip gelmiştir. İnsanlık, gerçek manada İslâm’dan daha güzel bir sistem bulabilmiş değildir. Mesela insanlık, bugüne kadar, zengin ile fakiri barıştıran, aralarında derin uçurumlar açılmasını engelleyen “zekât müessesesinden” daha güzel müessese kurabilmiş değildir. Dolayısıyla, bu en güzel sistem olan İslâm’ın yaşanması ve hayata uygulanmasıyla Müslümanların tekrar galibiyeti mümkün olacaktır.

Kur’an’da haber verilen bu gaybî hakîkatin tahakkukuna medâr olmak üzere, yeryüzünde bugün İslâm ile diğer din ve inançlar arasında büyük bir mücadele gözlenmektedir. Bu, yanlışın elenip tutunamayarak, hak itikadın zihinlere ve gönüllere nüfuz etmesi sürecidir. Bu süreçte Kur’anî itikad, gaybî müjdenin bir te’yidi olmak üzere bütün beşeriyet ufkunda ziyasını neşretmektedir. Günümüzdeki bu dinler mücadelesiyle ilgili olarak Watt, şu değerlendirmeyi yapar:

Birçok Hristiyan’ın meylettiği fikre göre, bütün dünyanın nihâî dini Hristiyanlık olacaktır. Fakat bu, kesin olmaktan çok uzaktır. Sadece bir noktaya dokunmak, konuya açıklık getirmek için yeterlidir: Başta gelen Hristiyan ülkelerden bazıları, bugün bir ırkçılık felaketine düşmüşler. Şimdi, kendi mensupları arasında görülen ırkçılık felaketiyle başa çıkamayan bir dinin, diğer dünya problemlerinin çözümüne katkıda bulunması elbette mümkün değildir… İslâm’ın üstün olduğu konular arasında başta geleni, onun insan kardeşliğinin kurulmasındaki başarısı ve îman konusundaki derinliğidir… Geleceğin yegâne dininin çerçevesini te’min etme iddiasında İslâm, şüphe yok ki güçlü bir yarışçıdır.150

Bu dinler yarışında, İlâhî menşeli olmayan dinler, zaten İslâm’a rakip olamazlar. Zamanla tahrîfata uğramış İlâhî menşeli Yahudilik ve Hristiyanlık ise, belli bir dönem için gönderilmiş dinlerdir. Topyekûn insanlığa hitap etmekten uzaktırlar.151

Üçüncü Şavk: Hakaik-i İlâhiyeye ve hakaik-i kevniyeye ve umûr-u uhreviyeye dair ihbarat-ı gaybiyesidir. Evet, Kur’anın hakaik-i İlâhiyeye dair beyanatı ve tılsım-ı kâinatı fethedip ve hilkat-i âlemin muammasını açan beyanat-ı kevniyesi, ihbarat-ı gaybiyenin en mühimmidir. Çünkü o hakaik-i gaybiyeyi hadsiz dalalet yolları içinde istikametle onları gidip bulmak, akl-ı beşerin kârı değildir ve olamaz. Beşerin en dâhî hükemâları o mesailin en küçüğüne akıllarıyla yetişmediği malûmdur.

Hem Kur’an, gösterdiği o hakaik-i İlâhiye ve o hakaik-i kevniyeyi beyandan sonra ve safa-yı kalb ve tezkiye-i nefisten sonra ve ruhun terakkiyatından ve aklın tekemmülünden sonra beşerin ukûlü “Sadakte” deyip o hakaikı kabul eder, Kur’ana “Bârekâllah” der. Bu kısmın, kısmen Onbirinci Söz’de izah ve isbatı geçmiştir. Tekrara hacet kalmamıştır.

Amma ahval-i uhreviye ve berzahiye ise, çendan akl-ı beşer kendi başıyla yetişemiyor, göremiyor. Fakat Kur’anın gösterdiği yollar ile onları görmek derecesinde isbat ediyor. Onuncu Söz’de, Kur’anın şu ihbarat-ı gaybiyesi ne derece doğru ve hak olduğu izah ve isbat edilmiştir. Ona müracaat et.

İlâhî, kevnî gerçekler ve uhrevî meseleler

Bu kısımda üç ayrı gaybî haber türüne dikkat çekilmiştir:

1-İlâhi gerçekler

2-Kevnî gerçekler

3-Uhrevi ve berzahî haller

1-İlâhi gerçekler

İlâhi gerçekler; Allahın zâtı, sıfatları, isimleri ve şuunatı gibi gerçeklerdir. İnsanlar her ne kadar akıllarıyla Allahın varlığını bulabilirlerse de, Onun zâtı, sıfatları, isimleri ve şuunatı gibi konularda istikametli yol alamazlar. Nitekim aklen Allahın varlığını bulmuş nice düşünür, mesela Onun sıfatlarında hata etmiştir.

Kur’an’da üç defa tekrar edilen “Onlar Allah’ı layıkıyla bilemediler”152 hükmü, tarihi bir gerçeği dile getirir. Evet, tarih boyunca Allah’ı inkâr eden az olmakla beraber, O’nun sıfatlarında hataya düşenler çoktur. Bir kısmı, Allah’ı yaratılmışlara benzetir. Bir kısmı, “Allah âlemi yaratmış, gerisine karışmaz”, şeklinde düşünür. Bir kısmı, O’na şirk koşarak inanır. Bir kısmı, ilminde hataya düşer. Bir kısmı kudretinde tereddüt eder…

İşte, bütün bu dalalet yolları içinde Allah’ı layıkıyla bilmek, ancak Kur’an’ın gösterdiği şekilde mümkündür. Çünkü Allah Kur’an-ı Kerîm’inde kendini bize tanıtıyor, sıfatlarını, isimlerini haber veriyor.

2-Kevnî gerçekler

Kur’an’ın kevnî hakikatleri anlatması, kâinat kitabının manalarını ders vermesidir. Kur’an-ı Kerîm, âlemde gördüğümüz varlıklardan ve meydana gelen olaylardan âyet şeklinde bahseder. Bayrak, devletin bir alameti ve âyetidir. O, salt bir bez parçası olmanın ötesinde, devletin bir sembolü olduğu gibi; her bir varlık da Allah’ın varlık ve birliğinin, kemâl sıfatlarının bir sembolüdür.

Kâinattaki varlıklar, Allah’ın birer memuru olup her birisi Allah’ın emriyle hareket eder. Yaptıkları işler, onların ibadetlerinin unvanıdır. “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’a tesbih eder”153 âyeti, bu varlıkların dillerinin ve görevlerinin tercümanıdır. Bizlerin anlamadığı sesler, aslında birer tesbih sadasıdır.

İşte, kâinata Kur’an’ın gözüyle baktığımızda, bunlar gibi engin ve zengin manalar karşımıza çıkar. Mevcudatın ne olduğu ve ne vazife gördüğü anlaşılır. Yaratılışın muamması keşfedilir. Kâinatın tılsımı çözülür. Böylece, âlemimiz nurlanır, kâinatımız şenlenir.

3-Uhrevi ve berzahi haller

Kur’an, ahiret âlemlerinin bir haritasıdır. Cennet ve Cehennem bizler için birer gaybtır. Kur’an-ı Kerîm, âyetleriyle ebediyet diyarını bize anlatır. Kıyamet ile dünyanın ölümünü, sonra daimî bir hayatın başlayacağını ders verir. Aklen hiç bir insanın ulaşamayacağı ahiret âleminin menzillerinde gezdirir. Böylece, insanın ufkunu açar. Şu dünyadan ahireti seyrettirir bir mertebeye getirir. Onun yüzünü fenâdan bekâya çevirir.

Ayrıca o, dünya ve ahiret arası bir menzil olan kabirden bahseder, ruhların gönderildiği o berzah âlemini aydınlatır. Mesela bir âyette şöyle der: “Önlerinde ise, yeniden diriltilecekleri güne kadar sürecek bir berzah vardır.”154

Bir başka âyette ise, Firavun ve etbaının sabah akşam kabirde azaba maruz kalacaklarını, ahirette ise daha şiddetli azaba düçar olacaklarını anlatır, bildirir:

Onlar, sabah akşam ateşe sunulurlar. Kıyâmet çattığı gün, ‘Âl-i Firavunu azabın en ağırına sokun’ denir.”155

Berzah, kıştan yaza geçerken arada baharın olması misali “iki şey arasındaki perde, ara âlem” gibi anlamlara gelir. Ölümden sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları âlem için de kullanılır. Berzah âlemine bir yönüyle kabir âlemi denilebilirse de aralarında şöyle bir fark vardır: Kabir, cesedin bırakıldığı yer, berzah ise ruhun gönderildiği âlemdir.

Bizler, berzaha göçmüş insanları kendi âlemlerinde ziyaret edemediğimizden buna alamet olmak üzere kabirlerini ziyaret etmekteyiz. Bununla birlikte, o ruhların kabirleriyle ilgileri ve ziyaretçilerini bizzat görmeleri söz konusu olabilir. Bu babda bazı rivayetler bulunmaktadır.

Gerçeklere muhatap olabilmenin dört esası

Bediüzzaman, Kur’anın gaybî haberlerini nazara verirken, insanların belli bir tekâmülden sonra o gerçeklere muhatap olabilmelerine dikkat çeker. Bu dört esas:

1- Safa-yı kalb

2- Tezkiye-i nefis

3- Ruhun terakkiyatı

4- Aklın tekemmülüdür.

Yani, insan kalbini safileştirip parlak bir ayna haline getirse, nefsini şehevani ve dünyevi alâkalardan arındırsa, ruhunu âli ve yüce kılsa, ayrıca aklını olgunlaştırsa Kur’anın haber verdiği gerçeklere muhatap olabilecek ve o gerçekleri gerçekte olduğu gibi görebilecektir.

Öyle anlaşılıyor ki, gerçeklere muhatap olmanın yolu belli bir seyr-i sülûku gerektirmektedir. Böyle bir seyr-i sülûku fiilen yaşamış olan İmam Gazzalî, bu konuda güzel değerlendirmelerde bulunur. Şöyle ki:

Gazzalî’ye göre kalp, bütün eşyanın hakîkatlerinin kendisinde tecelli etmesine kabiliyetlidir.156

Bu nedenledir ki kalp, bir havuza benzer. Bir havuzu, ya yukarıdan akan dereler besler veya bizzat kendi dibinden su kaynar. Bu ikincisi daha devam­lıdır, suyu daha iyidir. İnsanın beş duyusu, kalp havuzuna akan dereler gibidir. Uzlet ile gözü hariçten çekip, bu dereleri kapamak, kal­bin derinliklerine dalıp onu temizlemek, perde tabakalarını kaldırıp atmak sûretiyle kalbin bizzat içinden hikmet pınarları akıtarak kalbi doldurmak da mümkündür.157

İçi boş kalpden nasıl ilim nebean eder?” şeklinde bir soru hatıra gelebilir. Gazzalî, bu soruya şu cevabı verir:

Eşyanın hakîkatleri Levh-i Mahfuzda ve mukarreb meleklerin kalblerinde yazılıdır. Mühendisin, bir inşaatı önceden hazırladığı plana göre yapması gibi, gökleri ve yeri yoktan var eden Allah da, âlem nüshasını evvelinden sonuna kadar Levh-i Mahfuzda yazmıştır… Bazan Güneşin zâtına, bazan da suda tecelli eden sûretine bakmakla Güneşin sûreti gözde meydana geldiği gibi, Levh-i Mahfuz’dan âlemin hakîkati ve sûreti kalpte hâsıl olur. Kendisi ile Levh-i Mahfuz arasındaki perde kalktığı zaman, oradaki eşyayı görür ve oradan kendisine ilim nebean eder.”158

Levh-i Mahfuzda her şeyin yazılması, bir hafızın hafızasında bütün Kur’an’ın yazılması gibidir. Bu yönüyle Levh-i Mahfuz, ilâhi ilmin bir tecelligâhı olmuştur. İlm-i İlâhiye ayna olan Levh-i Mahfuza kalp aynası mukabil geldiğinde, oradakiler kalp aynasına yansır. Ancak, iki ayna arasında perde olduğunda görüntü olmaması gibi, Levh-i Mahfuzdaki hakikatlerin kalbe yansımasına da şu beş şey engel olur:

1- Çocukluk gibi zâti bir noksanlık.

2- Günahlar sebebiyle kalp aynasının şeffaflığını kaybetmesi.

3- Kalbin (geçim derdi, şehvet gibi) başka şeylere yönelmesi.

4- Arada (taklit gibi) bir perdenin bulunması.

5- Matlubun ne şekilde elde edileceğini bilmemek.159

Bu beş engel sebebiyle pek çok insan, kalbî bir marifete erişemez, duyular ve akıl yoluyla elde ettiği bilgilerle yetinmek zorunda kalır. Enbiya ve evliyanın ilmi, kalbin Levh-i Mahfuzdaki hakîkatlere muhatap olması şeklindedir. Peygamberlere vahyin iniş mahalli kalptir. Allah’ın veli kullarının mazhar oldukları pek çok feyiz ve keşiflerin, ilham ve müşahedelerin mahalli, yine kalptir.

Fakat şu da unutulmamalıdır ki, güzel bir manzaraya karşı tutulan ayna eğer düz değilse, o manzarayı gerçekte olduğu gibi yansıtamaz. Onun gibi, eğri kalplerde doğru hakikatlerin yansıması mümkün değildir. Ayrıca, ayna düz, şeffaf olsa bile, eğer renkli ise, yansıttığı manzarayı da, gerçek rengiyle değil, kendi rengiyle yansıtacaktır.

İşte, kalplerin gerek gaybdan, gerek şehadet âleminden birtakım hakikatlere muhatap olması da böyledir. Ancak enbiyanın kalpleri, gerçeği, gerçekte olduğu gibi yansıtmıştır. Evliyaullah’ın ekserisi, hakîkatler âlemini kendi aynalarının rengine göre görmüşlerdir.

1 Kehf, 51

2 Hûd, 7

3 Râzî, XXVIII, 183-184; Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, V, 2806-2807

4 Hacc 47 ve Mearic 4

5 Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, V, 2978

6 Maurice Bucaille, Kitab-ı Mukaddes, Kur’an ve Bilim, s. 200

7 İbn Kesir, IV, 229

8 Kaf, 38

9 Bakara 117, Âl-i İmran 47, 59, En’am 73, Nahl 40, Meryem 35, Yasin 82 ve Mü’min 68

10 Fussilet, 11

11 Hicr, 26-34; Sad, 71-76

12 Kutub, Tasviru’l- Fennî fi’l-Kur’an, s. 120-127

13 Taberî, III, 266

14 Sad, 67-70

15 Râzî, XXVI, 123

16 Hûd, 49

17 Yusuf, 3

18 Yazır, IV, 2845

19 Yusuf, 102

20 Taberî, III, 266; Merağî, XX, 65

21 Nahl, 103

22 Ebu’l-Ferec Cemalüddin Abdurrahman Ali İbn Muhammed Cevzi, Zâdu’l-Mesir, IV, 492-493; Taberî, XIV, 177-180; Zemahşerî, II, 635

23 Hz. Peygamberin Rahib Bahira’yla görüşmesi olayı için bkz. İbn Hişam, I, 191-95

24 C. Brockelman, İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi, s. 15

25 Saff, 6

26 Maide, 48

27 Sadık Kılıç, Mitoloji, Kitab-ı Mukaddes ve Kur’anKerîm, s. 270

28 Tekvîn, 8/4

29 Hûd, 44

30 Bucaille, s. 320-323

31 Yunus, 92

32 Bucaille, s. 331

33 Meryem 30

34 Nisa, 157-158

35 Asaf Hüseyin, Oryantalistler ve İslâmiyatçılar, s. 26

36 Bu gaybdan haber veren âyetler, pek çok tefsirlerde izah edilmesinden ve eski harfle tab’etmek niyeti müellifine verdiği acelelik hatasından burada izahsız ve o kıymetdar hazineler kapalı kaldılar. (Müellif)

37 Muhyiddîn İbn Arabî, “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye fî Devleti’l- Osmâniyye”, Ali Emîrî Millet Kütüphanesi

38 Nursi, Kastamonu Lahikası, s. 17-18

39 Serhendi, Ahmed Faruk (İmâm-ı Rabbânî) Mektubatu’r- Rabbânî, 276. Mektub

40 Age. 311. Mektub

41 Buharî, Tefsir, 18/2; Taberî, XV,278; Yazır, V, 3260

42 Bursevî, II, 499; Âlûsî, XV, 330

43 Âlûsî, XV, 330

44 Beydâvî, II, 354

45 Taberî, XV, 278; İbn Kesir, III, 93; Nesefî, III, 19

46 Bursevî, II. 501

47 Müştak Dede Efendi, Divan, s. 29

48 Age. s. 29

49 Neml, 65

50 Cifir kelimesinin aslı “Cefr” dir. Başlangıcı Cafer-i Sadık’a nisbet edilir. Harflerin âlemdeki olaylara delaletini araştırır. Bkz. Yurdagür, “Cefr” md., DİA, VII, 215

51 Âlusî, I, 7-8. Hamdi Yazır, İbn Berrecan’ın Rûm Sûresinin baş kısmından hareketle Kudüs’ün fethini önceden haber vermesini şöyle değerlendirir: “Demek oluyor ki, âyette ancak Ricalullaha münkeşif olan daha diğer imalar da vardır.” VI, 3803. Ahmed Cevdet Paşa da, Kısasu’l-Enbiya isimli eserinde buna yer verir. III, 423-424. Safvet Senih, Gaybın Haberleri isimli eserinin 121. sayfasında, İbn Berrecan’ın tefsirini h. 522 de yazdığına; Kudüs’ün ise h. 583 de fetholduğuna dikkat çeker. İbn Barrecan, Tefsirinin 324-343. sayfalarında âyetin h. 583’e nasıl işaret ettiğini izah etmektedir.

52 Enbiya, 105

53 Âlusî, I, 8

54 Akgündüz “Kur’an, Yavuz’un Mısır’ı Fethine İşaret ediyor”, Zafer Dergisi (Kasım 1989) s. 3-7

55 Akgündüz, age. s. 5

56 Yazır, VI, 3956

57 Taberî, I, 93; Tabersî, I, 33

58 Rûm, 60

59 Fetih, 27-28

60 Rûm, 3-4

61 Kalem, 5-6

62 Tûr, 30-31

63 Mâide, 67

64 Bakara, 24

65 Bakara, 95

66 Fussılet, 53

67 İsra, 88

68 Mâide, 54

69 Neml, 93

70 Mülk, 29

71 Nur, 55

72 Nisa, 113

73 Şûra, 52-53

74 Rûm, 60

75 Mücadele, 21

76 Saffat, 173

77 Fetih, 27-28

78 Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, VI, 3330

79 Taberî, XXVI, 108

80 İbn Kesîr, IV, 182

81 Taberî, XXVI, 70

82 Bkz. Nursî, Lem’alar, s. 29

83 Nasr, 1-3

84 Sâbunî, Safvetü’t- Tefasir, III, 615

85 Yazır, IX, 6237

86 Yazır, IX, 6238

87 Yazır, IX, 6239

88 Zerkânî, II, 340

89 Rûm, 3-4

90 Zemahşerî, III, 466-467; Taberî, XXI, 16-20

91 Rûm, 1-5

92 Zemahşerî, III, 466-467; Taberî, XXI, 16-20

93 Ebu’l- A’lâ Mevdudî, Tefhîmu’l-Kur’an, IV, 275

94 Zerkânî, II, 334

95 İbn Kesîr, III, 426

96 Süyûtî, Itkan, I, 30; Zerkeşî, I, 32

97 Yazır, VI, 3801-3802

98 Kalem, 5-6

99 Tûr, 30-31

100 Mâide, 67

101 Maide, 67

102 Zerkânî, II, 335-336

103 Tirmizî, Tefsîr, 5/6; İbn Kesîr, II, 78

104 Cevzi, Zâdu’l-Mesir, II, 397

105 İbn Kesîr, II, 79

106 Buhârî, Tefsîr, 9/9; Taberî, X, 136; İbn Kesîr II, 358

107 Tevbe, 40

108 İbn Kesîr, II, 358; Nesefî, II, 127

109 Fetih, 4

110 Nesefî, II, 127; Tabersî, III, 3

111 Ankebut, 41

112 Bkz. Nursî, Emirdağ Lahikası, s. 379-380

113 Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, VI, 3398

114 Mülk, 29

115 Tûr, 45

116 Merâğî, XXVII, 38; Yazır, VII, 4565

117 Bakara, 24

118 İsra, 88

119 Bakara, 23-24

120 Bakara, 95

121 Bakara, 94- 95

122 Bakara, 96

123 Fussılet, 53

124 Bursevî, III, 513

125 Age. III, 514

126 Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, V, 3130

127 Zariyat, 20-21

128 Neml, 93

129 Râzî, XXVII, 139

130 Tuna, Etrafımızdaki Hava, s. 42

131 Kırca, Kur’an-ı Kerîm ve Modern İlimler, s. 224

132 Age. s. 6

133 Age. s. 13-14

134 Sebe, 12

135 Enbiya, 30-33

136 Tuna, Etrafımızdaki Hava, s. 79-81

137 Mâide, 54

138 Kurtubî, VI, 219; Nesefî, I, 288; Sâbunî, Safvetü’t- Tefasir, I, 350; Yazır, III, 1715

139 Merâğî, VI, 140-141

140 Yazır, III, 1719-1720

141 Mülk, 29

142 Nur, 55

143 Buhârî, Menâkıb, 25

144 Hâkim, Müstedrek, II, 401

145 Kurtubî, XXII, 297-299

146 Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, IV, 2529

147 Tevbe, 33; Saf, 9 ve Fetih, 28

148 Bkz. Nursî, Lem’alar, s. 30

149 Yazır, VII, 4938

150 W. Montgomery Watt, Modern Dünyada İslâm Vahyi, s. 173

151 Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, VI, 6358

152 En’am, 91; Hacc, 74; Zümer, 67

153 Saff, 1

154 Mü’minun, 100

155 Mü’min, 46

156 Gazzalî, İhya, “Acâibu’l-kalb” bölümü, III, 18

157 Age. III, 19

158 Gazzalî, İhya, III, 19-20

159 Age., III, 12-13

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir