11. DERS: KUR’ANIN MANASINDA, İLMİNDE VE KONULARINDAKİ CÂMİİYYET

İkinci Lem’a: Manasındaki câmiiyyet-i hârikadır.

Evet, Kur’an bütün müçtehidlerin me’hazlerini, bütün âriflerin mezâklarını, bütün vâsılların meşreblerini, bütün kâmillerin mesleklerini, bütün muhakkiklerin mezheblerini manasının hazinesinden ihsan etmekle beraber; daima onlara rehber ve terakkiyatlarında her vakit onlara mürşid olup, o tükenmez hazinesinden onların yollarına neşr-i envâr ettiği bütün onlarca musaddaktır ve müttefek-un aleyhtir.

Manasındaki hârika câmiiyyet

Kur’anın manasında hârika bir câmiiyyet vardır. Bunu, Kur’andan istifade eden zâtların eserlerinde açıkça görebiliriz. Bediüzzaman burada Kur’an sofrasının müdavimi olan farklı insan gruplarını nazara verir. Şöyle ki:

Müçtehitler: Müçtehitler, hakkında nass bulunmayan, yani âyet veya hadiste hükmü olmayan meselelerde kıyas yoluyla o meselenin hükmünü verirler. Mesela Kur’anın nassıyla içki haramdır.1 Ama uyuşturucuyla alâkalı Kur’anda ve hadiste bir hüküm yoktur. Müçtehit, “içki aklı uyuşturduğu cihetle haramdır. Uyuşturucuda aynı özellik daha ziyade olduğundan evleviyetle o da haramdır” der, o konuda hükmünü verir.

Ârifler: Ârifler, irfan ve marifet sahibi kimselerdir. Mesela Allahı tanımada ileri derecede olanlara “ârif-i billâh” denilir. Âriflerin, ilimleri az da olsa amelleri mükemmeldir. Tasavvufta “hal sahibi” denilen zümrede yer alırlar. “Unuttuğunda Rabbini hatırla!”2 gibi âyetler, onların zevk dünyasında çok ciddi yere sahiptir.

Vâsıllar: Vâsıllar, vuslata ermiş kimselerdir. Kimi “ancak O var” der ve vuslata erer. Kimi “her şeyde görülen ancak O” der ve ilâhî marifete kavuşur. Kimi “her şey Onu gösteren ayinelerdir. Her şeyde tecelli eden Onun isimleridir” der ve o isimlerin müsemmasını bulur… Bunların meşrebleri farklı farklı olsa da, suyu içtikleri kaynak birdir.

Kâmiller: Kâmiller, -bir çekirdeğin ağaç haline gelmesi misali- insaniyetin kemâl mertebesine gelebilmiş seçkin insanlardır. Bunların bu mertebeye ulaşma yolları farklı farklı olmakla beraber, hepsinin de esasları Kur’anda yer almaktadır.

Muhakkikler: Muhakkikler, tahkik ehli kimselerdir. Bunlar Kur’anda yer alan meseleleri tahkik ederler, Kur’anî hükümlerin hakîkatin ta kendisi olduğunu tam bir itminanla onaylarlar. Zaten Kur’an, muhataplarından körü körüne bir taklit değil, araştırmaya dayalı tasdik beklemektedir. Bunu Cenab-ı Hakkın Hz. Peygambere şu hitabında da görebiliriz:

De ki: İşte bu benim yolum, basiret üzere Allah’a davet ediyorum. Ben ve bana uyanlar işte böyleyiz.”3

Üçüncü Lem’a: İlmindeki câmiiyyet-i hârikadır.

Evet, Kur’an, şeriatın müteaddid ve çok ilimlerini, hakîkatın mütenevvi ve kesretli ilimlerini, tarîkatın muhtelif ve hadsiz ilimlerini, kendi ilminin denizinden akıttığı gibi; daire-i mümkinatın hakikî hikmetini ve daire-i vücubun ulûm-u hakikiyesini ve daire-i âhiretin maarif-i gamızasını o denizinden muntazaman ve kesretle akıtıyor.

Şu lem’aya misal getirilse, bir cild yazmak lâzım gelir. Öyle ise, yalnız numune olarak şu yirmibeş aded Sözleri gösteriyoruz. Evet, bütün yirmibeş aded Sözler’in doğru hakîkatleri, Kur’anın bahr-i ilminden ancak yirmibeş katredir. O Sözler’de kusur varsa, benim fehm-i kasırıma aittir.

Şeriat, tarîkat, hakîkat

Yunus Emre şöyle der:

Şeriat, tarikat yoldur varana

Hakîkat, marifet andan içeru.”

Şeriat, tarîkat ve hakîkat, İslâmi ilimlerle meşgul olanların sıkça karşılaştıkları kavramlardır. Şeriat, yol anlamındadır. Tarikat da benzeri bir anlam taşır. Şeriat daha umumi, tarikat ise ona nisbetle daha hususidir. Tarikat, tasavvufun sistemleşmiş şeklidir. İslâmın inanç sistemi Kelâm ilmiyle, ibadet ve muamelat sistemi Fıkıh ilmiyle, ahlâk sistemi ise Tasavvuf ilmiyle incelenir. İslâmın ibadet ve muamelat sistemini incelemede mezhepler ortaya çıktığı gibi ahlâk sistemini ortaya koymada tarikatler ortaya çıkmıştır. Bediüzzamanın ifadesiyle “tarîkatlar, hakîkatlerin yollarıdır.”4 “Bütün hak tarîkler Kur’andan alınmıştır.”5

Hakîkat ise, işin gerçeğidir. Mesela, doğru sözlü olmak, Allah’ın razı olduğu güzel bir ahlâktır, yâni hakîkattir. Kul, bu hakîkate ermek için, ilk olarak şeriatın “Yalan sözden uzak durun”6 emrine uyar; dilini bu günahtan uzak tutar. Daha sonra kalbine yalan söyleme arzusu gelmemesi için bir gayret ve bir faaliyetin içine girer. Sonunda kalp hiç bir zorlamaya lüzum kalmaksızın yalan söylemekten nefret eder hâle gelir. Artık o kalbe, yalan yanaşamaz olur. İşte bu adam doğru söylemenin hakîkatine ermiştir. İmam-ı Rabbani şöyle der: “Dilin yalan söylememesi şeriattır. Kalpten yalan hâtırasını uzaklaştırmak eğer zorlanarak olursa tarikat, eğer zorlanmaksızın olursa hakîkattir.”7

Şarani bu noktada şu mühim ölçüyü nakleder:

“Kişi, hakîkati şeriatı te’yit edici olarak görmedikçe marifet ve ilim makamında kemâle eremez. Tasavvuf, Sünnet-i Muhammediyeye zaid bir şey olmayıp, bizzat onun kendisidir.”8

Keza, Aliyyü’l- Havas’tan şunu nakleder: “Her kim hakîkatin şeriata veya şeriatın hakîkate muhalif olduğunu zannederse, cehaletini ilan etmiş olur. Çünkü muhakkikler indinde asla hakîkate muhalif bir şeriat yoktur. Muhakkikler şöyle demişlerdir: Hakîkatsiz şeriat âtıl, şeriatsız hakîkat bâtıldır.9

Şeriat, tarîkat ve hakîkat konusunu şu iki misalle daha da netleştirebiliriz:

1-Parasını verip satın aldığımız şeyler, şeriate göre bizimdir. Tarikat açısından hem bizim, hem başkalarınındır. Zira tarikatte paylaşmak esastır. Hakîkat noktasında ise ne bizim, ne de başkalarınındır, bilakis Allahındır.

2- Kur’an der: “Yapılan bir kötülüğün cezası, misliyle mukabeledir.”10 Buna göre bize bir tokat atana tokatla karşılık vermek şeriattır, yani dine uygundur, Kitapta bunun bir yeri vardır. Affetmek ise tarikattır. Kur’an bu noktada teşvikte bulunur, affetmeye davet eder. Bir zalimin eliyle atılan tokadın arkasında ilâhî kudret elini görmek ise hakîkattir. Çünkü “beşer zulmeder, kader adalet eder.”11

Dördüncü Lem’a: Mebahisindeki câmiiyyet-i hârikadır.

Evet, insan ve insanın vazifesi, kâinat ve Hâlık-ı Kâinat’ın, arz ve semavatın, dünya ve âhiretin, mazi ve müstakbelin, ezel ve ebedin mebahis-i külliyelerini cem’etmekle beraber

-nutfeden halketmek, tâ kabre girinceye kadar;

-yemek, yatmak âdâbından tut, tâ kaza ve kader mebhaslerine kadar;

-altı gün hilkat-i âlemden tut tâ وَالْمُرْسَلاَتِ وَالذَّارِيَاتِ kasemleriyle işaret olunan rüzgârların esmesindeki vazifelerine kadar;

وَمَا تَشَاؤُنَ اِلاَّ اَنْ يَشَاءَ اللّهُ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ işaratıyla, insanın kalbine ve iradesine müdahalesinden tut, tâ وَالسَّموَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ yani, bütün semavatı bir kabzasında tutmasına kadar;

وَجَعَلْنَا فِيهَا جَنَّاتٍ مِنْ نَخِيلٍ وَاَعْنَابٍ zeminin çiçek ve üzüm ve hurmasından tut, tâ اِذَا زُلْزِلَتِ اْلاَرْضُ زِلْزَالَهَا ile ifade ettiği hakîkat-ı acibeye kadar;

-ve semanın ثُمَّ اسْتَوَى اِلَى السَّمَاءِ وَهِىَ دُخَانٌ haletindeki vaziyetinden tut, tâ duhanla inşikakına ve yıldızlarının düşüp hadsiz fezada dağılmasına kadar

-ve dünyanın imtihan için açılmasından, tâ kapanmasına kadar

-ve âhiretin birinci menzili olan kabirden, sonra berzahtan, haşirden, köprüden tut, tâ Cennet’e, tâ saadet-i ebediyeye kadar;

-mazi zamanının vukuatından, Hazret-i Âdem’in hilkat-ı cesedinden, iki oğlunun kavgasından tâ Tufana, tâ kavm-i Firavunun garkına, tâ ekser enbiyanın mühim hâdisatına kadar

-ve اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ işaret ettiği hâdise-i ezeliyeden tut, tâ وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ اِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ ifade ettiği vakıa-i ebediyeye kadar bütün mebahis-i esasiyeyi ve mühimmeyi öyle bir tarzda beyan eder ki; o beyan, bütün kâinatı bir saray gibi idare eden ve dünyayı ve âhireti iki oda gibi açıp kapayan ve zemin bir bahçe ve sema, misbahlarıyla süslendirilmiş bir dam gibi tasarruf eden ve mazi ve müstakbel, bir gece ve gündüz gibi nazarına karşı hazır iki sahife hükmünde temaşa eden ve ezel ve ebed, dün ve bugün gibi silsile-i şuunatın iki tarafı birleşmiş, ittisal peyda etmiş bir sûrette bir zaman-ı hazır gibi onlara bakan bir Zât-ı Zülcelâl’e yakışır bir tarz-ı beyandır.

Adap dersi

Kur’an iman ve ibadet esaslarını anlattığı gibi, adab-ı muaşeret esaslarını da anlatır. Mesela

Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz” âyeti yemekle ilgili önemli bir adabı ders verir.12 “Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunanlar ve sizden henüz bulûğ çağına ermemiş olanlar, günde üç defa (yanınıza girecekleri zaman) sizden izin istesinler…” âyeti yatak odasına girmenin bir adabını öğretir.13

Âlemin altı günde yaratılması

Allah, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yaratandır.”14

Altı gün”den murat, altı devirdir. Kur’anda bin sene ve elli bin sene için de “gün” tabiri kullanılır.15 Küçük âlem olan insan, ana rahminde nutfe, alaka gibi başlıca altı merhaleden geçer, dünyada da bebeklik, çocukluk gibi başlıca altı merhale üzere yaşar. Büyük insan olan âlem de altı merhale geçirecek, altı devir görecek şekilde proğramlanmıştır.

Rüzgârların esmesinde ilahi tasarruf

Her taraftan deli dolu eser görülen rüzgâr, rastgele değil ilâhî emirlere göre eser. Nitekim şu âyette rüzgârların hareketi Allahı bildiren ve tanıttıran tekvini âyetler arasında sayılmıştır:

Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.”16

Öte yandan Zariyat ve Mürselat Sûrelerinin başındaki yeminlerde onların esmesindeki ilahi tasarruflara işaret edilmiştir. Şöyle ki:

وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا

1-“Andolsun o tozdurup savuranlara.”

Yani, toprağı ve başka şeyleri savuran rüzgârlara…

فَالْحَامِلَاتِ وِقْرًا

2-“Derken bir ağırlık taşıyanlara.”

Yağmur yüklü bulutlara…

Veya bulutları yüklenen rüzgârlara…

Veya hamile kadınlara…

فَالْجَارِيَاتِ يُسْرًا

3-“Derken kolaylıkla akanlara.”

Veya bunların sebeplerine…

Denizde kolayca akıp giden gemilere…

Veya hedefe doğru esen rüzgârlara…

Veya yörüngelerinde hareket eden yıldızlara…

فَالْمُقَسِّمَاتِ أَمْرًا

4-“Derken bir emir ile taksim edenlere.”

Yağmur, rızık gibi işleri taksim ile paylaşan meleklere…

Veya melek ve başka şeylerden kısmet sebeplerine…

Veya bulutları hareket ettirerek yağmurları taksim eden rüzgârlara…

Bütün bunlara yemin ederim ki…

Bu dört âyette nazara verilenler, birbirinden ayrı varlıklara hamledilirse, Allahın kemâl-i kudretine delaletleri farklı farklı olduğu cihetle فَ (fe) harfiyle atfedilmişlerdir. Ama aynı varlığa hamledilirse, فَ (fe) harfi fiillerin birbirine terettübünü ifade eder. Mesela rüzgârlar

-Su buharlarını havaya kaldırır, bulut meydana gelir.

-Bunu yüklenip kendisine emredilen yere götürür.

-Böylece yağmurun her tarafa taksiminde görevini yerine getirmiş olur.

إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌ

5-“Size vaad edilen, kesinlikle doğrudur.”

وَإِنَّ الدِّينَ لَوَاقِعٌ

6-“Ve din (ceza ve hesap günü) şüphesiz olacaktır.”

Bu iki âyet, üstteki yeminlerin cevabıdır. Sanki Cenab- Hak tabiatın gereğine muhalif bu hayret verici şeylerle, vaad edilen ahireti getirmeye muktedir olduğuna istidlalde bulundu.17

وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا

1-“Andolsun ardarda gönderilip.”

فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا

2-“Kasırga gibi esenlere.”

وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا

3-“Ve yaydıkça yayanlara.”

فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا

4-“ Ardından seçip ayıranlara.”

فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا

5-“ Derken bir öğüt bırakanlara.”

Allah, bu âyetlerde bir kısım melek taifelerine yemin etmektedir. Veya yemin edilen şeyler Kur’an âyetleri olabilir. Veya bundan murat kâmil nefislerdir.

Allah bu ifadelerle rüzgârlara yemin etmiş de olabilir. Şöyle ki: Allah azap rüzgârları gönderir, onlar her şeyi kırar geçirir. Rahmet rüzgârları gönderir, bunlar da havada bulutu yayarlar. Sonra da bunları ayırırlar, zikre sebebiyet verirler. Çünkü akıllı kimse bunların esmesini ve eserlerini görünce Allahı anar ve O’nun kemâl-i kudretini tezekkür eder.18

İlahi icraatın boyutları

İlahi icraatın “Allah kişiyle kalbi arasına girer” ve “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz”19 işaretleriyle, insanın kalbine ve iradesine müdahalesinden tut, tâ, “bütün semavatı bir kabzasında tutmasına”20 kadar muhteşem bir genişliği vardır. Yani hem mikro, hem de makro âlemde icraatta bulunan ancak Allah’tır. Kişi, kendi iradesine bile tam hâkim değildir, ilahi müdahalelere her zaman açıktır. Öte yandan o koca gökler de Allah’ın kabza-i tasarrufundadır.

Yeryüzü misafirhanesi

Cenab-ı Hak “Biz o yeryüzünde hurma ve üzüm bahçeleri yarattık”21 âyeti ve benzerlerinin bildirdiği üzere yeryüzünü insanın imtihanı için tanzim etmiş, koca zemini onun istifadesine sunmuştur. Ama gün gelecek imtihan bitecek “Yeryüzü müthiş bir sarsıntıyla sarsıldığında…”22 âyetinde ifade edilen kıyamet zelzelesiyle arz harap edilip yeni bir âlem başlatılacaktır. Yani Allah, yeryüzünü inşa ile tanzim ettiği gibi, gün gelecek bu evimizi yıkacak, dünya hayatına son verecektir.

Duhan

Duhan, kelime olarak “duman” demektir. Kur’anda âlemin başlangıcında ve sonunda duhan olayından bahsedilir. Şöyle ki:

1-“Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne, ‘İsteyerek veya istemeyerek gelin’ dedi. İkisi de, ‘İsteyerek geldik’ dediler.”23

2-“Artık sen göğün açık bir duman getireceği günü gözetle.”24

Birinci âyet, ilk yaratılış ile ilgilidir. İkinci âyet ise, kıyamet alameti olarak değerlendirilir.

Dumanda belli bir şekil yoktur. Âlemin başlangıcında da âlem belli belirsiz bir halde idi, kıyamet koptuğunda da yine o belli belirsiz hal kendini gösterecektir. Nitekim bir başka âyette “O gün semayı kitabın sayfalarını dürer gibi düreriz ve onu ilk yaratma haline iade ederiz” denilmektedir.25

Kabir, berzah, haşir, köprü

Burada sayılan menziller bizim için gayp hükmündedir. İnsan, ebede müteveccihen giderken dünya sonrasında bu menzillere uğrayacaktır.

Kabir ile berzahı şöyle ayırt edebiliriz: Kabir, cesedin bırakıldığı yer, berzah ise ruhun gönderildiği yerdir. Bedenimiz topraktandır ve toprağa rücu eder, böylece toprak bize verdiğini geri almış olur. Bedenden müstakil yaratılan ruhumuz ise, ölümle berzah âlemine gönderilir. Berzah âlemi kıyamet kopuncaya kadar ruhların misafir edilecekleri âlemdir. “Onlar için yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır” âyeti, bu âlemden bahsetmektedir.26

Haşir, kelime olarak “toplanmayı” ifade eder, ıstılah olarak ise ahirette yeniden diriltilmeyi, bir araya toplanmayı anlatır. Aynı kökten gelen “Mahşer”, Hz. Âdemden en son insana kadar bütün insanların toplanacağı, bir araya getirilecekleri meydanın adıdır. Köprü ise, sırat köprüsüdür. Ehl-i iman bu köprüyü geçerek ebedi menzilleri olan cennete kavuşacaklardır.

Kur’an ve insanlık tarihi

Kur’an bize nice hakikatleri anlatmanın yanında âdeta insanlık tarihi dersi de verir. Gerçi bütün tarihi olayları onda bulamayız, ama onda anlatılanlar bütün devirlere ışık tutar. Kur’anın üçte biri kıssalardan meydana gelmiştir. Bunların da ağırlıklı kısmı peygamber kıssalarıdır. İlk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdemden ta son peygamber olan Hz. Muhammede kadar nice peygamberin (aleyhimü’s- selam) mesajlarla dopdolu olan bir kısım maceraları Kur’anda yer almıştır. Bunlar bütün devirleri aydınlatacak özelliktedir. Kur’ana muhatap olan kimse, hayatının farklı merhalelerinde hayal gözünün önünde peygamberleri görür. Mesela

-Hayatın zorluklarına karşı Hz. Eyyubun sabrını model alır.

-Saltanata mazhar olduğunda Hz. Süleyman gibi hareket eder, nimetlere mukabil “Bu, Rabbimin lütfundandır.” der.27

-Sebeplerin bittiği noktada Allahtan ümidini kesmez, balığın karnında dua eden Hz. Yunusu modelleyip Yüce Rabbine iltica eder.

-Hz. Yusuf misali iffet ve takvayı esas alır, günaha girmek veya zindana atılmak şıklarından biriyle karşılaşınca zindanı tercih eder. Girmiş olduğu zindanı bir medreseye çevirir.

-Hasbel beşer bir hata veya günah işlediğinde, atası Hz. Âdemi model alır, tevbe ve istiğfarla Rabbine yönelir.

-Hz. Zülkarneyn misali dünyanın doğusuna batısına gidip oralarda adaleti tesis etmeye, mazlum insanları zalimlerin baskısından kurtarmaya gayret eder. Dinin emretmiş olduğu “emr-i bil maruf ve nehy-i anil münkeri” hayatın geniş dairelerinde uygulamaya çalışır.

Elest meclisi ve rüyetullah nimeti

İnsan, Allahın özel muhatabıdır. Onun Allaha muhatap olması bezm-i elest denilen olaya kadar uzanır: “Hani Rabbin Âdemoğullarının bellerinden zürriyetlerini aldı. Onları ‘Rabbiniz değil miyim?’ diye kendi nefislerine şahit yaptı. Onlar da ‘Evet, Rabbimizsin, buna şahit olduk (söz veriyoruz)’ dedi”28 âyeti buna işaret eder.

Âyet, ruhlarımıza yönelik ezeli sözleşmeyi anlatır. Allah “Rabbiniz değil miyim?” buyurmuş, ruhlar da “evet, Rabbimizsin” diyerek tasdik etmişlerdir.

Şu dünyada gıyabi olarak Allahı tasdik eden kimseler, beka âleminde şuhudî olarak rüyetullaha mazhar olacaklardır.

Rüyetullah, Allahın cennette kullarına görülmesidir. “O gün bir kısım yüzler parlaktır. Rablerine nazırdır”29 âyeti bunu anlatır. Cennet ehlinin görmeleri bu dünyadakinden çok ileri seviyededir; aralarında gölge ile asıl kadar fark vardır. Böyle olunca o kâmil ruh, o anda bir feyze gark olacak ve Rabbini cihetten, mesafeden ve şekilden münezzeh bir keyfiyetle seyrederek kendinden geçecektir. Bu mazhariyet, cennet nimetlerinden edinilen zevklerle kıyaslanmayacak kadar ileri bir hazdır.

Öyle görülüyor ki, Kur’anda hem ezel, hem de ebedin konuları ele alınmıştır.

Nasıl bir usta, bina ettiği ve idare ettiği iki haneden bahseder. Proğramını ve işlerinin liste ve fihristesini yapar. Kur’an dahi, şu kâinatı yapan ve idare eden ve işlerinin listesini ve fihristesini -tabir caiz ise- proğramını yazan, gösteren bir zâtın beyanına yakışır bir tarzdadır. Hiç bir cihetle eser-i tasannu’ ve tekellüf görünmüyor. Hiç bir şaibe-i taklid veya başkasının hesabına ve onun yerinde kendini farzedip konuşmuş gibi bir hud’anın emaresi olmadığı gibi bütün ciddiyetiyle, bütün safvetiyle, bütün hulûsuyla safî, berrak, parlak beyanı, nasıl gündüzün ziyası “Güneş’ten geldim” der. Kur’an dahi, “Ben, Hâlık-ı Âlem’in beyanıyım ve kelâmıyım” der.

Kur’andaki ilahi üslûb

Kur’anın üslûbunda ilâhîlik vardır. Böyle bir beyan tarzı, ancak Ona yaraşır. Güneşin ışığının “Güneş’ten geldim” demesi gibi, Kur’an dahi, “Ben, âlemi yaratan zâtın kelâmıyım” der. Kur’an farz-ı muhal olarak bir beşer sözü olsa, -haşa- kendini ilah yerine koyan birinin ifadeleri durumuna düşecektir. Hâlbuki hiçbir yerinde böyle bir sunilik, bir yapmacıklık, zorlamalı bir anlatım tarzı görülmemektedir.

Evet, şu dünyayı antika san’atlarla süslendiren ve lezzetli nimetlerle dolduran ve san’atperverane ve nimetperverane şu derece san’atının acibeleriyle, şu derece kıymetdar nimetlerini dünyanın yüzüne serpen, sıra-vari tanzim eden ve zeminin yüzünde seren, güzelce dizen bir Sâni’, bir Mün’imden başka şu velvele-i takdir ve istihsanla ve zemzeme-i hamd ü şükranla dünyayı dolduran ve zemini bir zikirhane, bir mescid, bir temaşagâh-ı san’at-ı İlâhiyeye çeviren Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan kime yakışır ve kimin kelâmı olabilir? Ondan başka kim ona sahip çıkabilir? Ondan başka kimin sözü olabilir?

Dünyayı ışıklandıran ziya, Güneş’ten başka hangi şeye yakışır? Tılsım-ı kâinatı keşfedip âlemi ışıklandıran beyan-ı Kur’an, Şems-i Ezelî’den başka kimin nuru olabilir? Kimin haddine düşmüş ki, ona nazire getirsin, onun taklidini yapsın?

Evet, bu dünyayı san’atlarıyla zînetlendiren bir san’atkârın, san’atını istihsan eden insanla konuşmaması muhaldir. Mademki, yapar ve bilir; elbette konuşur. Madem konuşur, elbette konuşmasına yakışan Kur’andır.

Bir çiçeğin tanziminden lâkayd kalmayan bir Mâlik-ül Mülk, bütün mülkünü velveleye veren bir kelâma karşı nasıl lâkayd kalır? Hiç başkasına mal edip hiçe indirir mi?

Yeryüzü mescidi

Kur’an-ı Kerîm göklerde ve yerde her şeyin Allaha secde ettiğini bildirir.30 Bu perspektiften bakınca yeryüzü bir mescid olur. Ondaki her bir varlık ise, tam bir itaat ve inkıyatla Allaha secde eder, emirlerine râm olur. Her varlık kendine has bir secde halinde olunca, mekânları olan yeryüzünün koca bir mescid olduğu kolayca anlaşılır. Nitekim Hz. Peygamber de “yeryüzü bana bir mescid kılındı” buyurmuştur.31

Öte yandan, her bir san’atlı eserin kendi san’atkârını manen tebrik edip alkışlaması misali, ondaki her bir varlık Allahı tesbih eder, Ona hamd ü senada bulunur.32

Ayrıca şu yeryüzü en antika ilâhî san’at eserlerinin sergilendiği bir müze gibidir. Mesela bir ressamın yaptığı “gün batımı” manzarasında sabit bir görüntü vardır. Yeryüzü sergisinde ise her an Güneş doğar ve her an batar, hem de milyonlar farklı görüntülerle… Ama bu doğuş ve batışların hiç biri diğerine benzemez. Çünkü “tecellide tekrar yoktur.”33

Tılsım-ı kâinat

Mısır kitabelerinde yer alan hiyeroglif yazılar çok uzun zaman insanları meşgul etti. “Acaba bu ki­ta­be­ler­de ne deniliyor?” diye merak edildi.

Kâinat bir kitaba benzer. Mücessem harflerle yazılan bu büyük ve muhteşem kitap, soyut akılla anlaşılmaktan çok çok uzaktır. Onu okumaya çalışan felsefecilerin farklı okumaları bunu açıkça gösterir. Kur’an ise, onun tılsımını çözdü, manalarını bize ders verdi, eşyanın ne gibi vazifeler eda ettiklerini bize anlattı.

İşte Kur’anın kâinatın tılsımını çöz­me­si, âlemin yaratılış muam­ma­sı­nı bulması ve manalarını bize anlatması, Mısır kitabelerinin tılsımını çözmeye kıyas edilemeyecek büyüklükte muh­teşem bir olay­dır.

Şems-i Ezelî

Şems-i Ezelî, “Ezel güneşi” demek olup her şeyi nur­lan­dıran Allah hakkında mecazen söy­le­nen bir tabirdir. Cenâb-ı Hakkın isimleri tevkifi kabul edilmekle beraber, bazı âlim­ler Cenâb-ı Hakkın şanına halel vermeyecek “Padişah-ı zü’l- celâl” gibi güzel tabirlerin kullanılmasında beis gör­me­miş­lerdir. Bu ta­bir de böyle bir kemâl unvanı ifade etmektedir. Nasıl ki Güneş Ce­nâb-ı Hakkın Nur isminin ke­sif bir aynasıdır, âlemi aydınlatıyor, öyle de Ezel Güneşi olan Allah bütün âlem­leri aydınlat­mak­tadır. Bu mana, aslında Nur isminin bir cihetle açı­lımı gibidir.

1 Maide, 90

2 Kehf, 24

3 Yusuf, 108

4 Nursi, Sözler, s. 495

5 Nursi, Sözler, s. 476

6 Hacc, 30

7 Ahmed Faruk Serhendi (İmâm-ı Rabbânî) Mektubatu’r- Rabbânî, 41. Mektup

8 Alûsî, , Ruhu’l- Me’ânî, VI, 192

9 Alûsî, VI, 192

10 Şûra, 40

11 Bkz. Nursi, Şualar, s. 299-300

12 A’raf, 31

13 Nur, 58

14 Secde, 4. Ayrıca bkz. Yunus, 3; Hud, 7; Furkan, 59; Hadid, 4; Kaf, 38; A’raf, 54

15 Hac, 47 ve Secde, 5, Mearic, 4

16 Bakara, 164

17 Beydavi, II, 427

18 Beydavi, II, 556-557

19 Enfal, 24; İnsan, 30 ve Tekvir, 29

20 Zümer, 67.

21 Yâsin, 34

22 Zilzâl, 1

23 Fussilet, 11

24 Bkz. Duhan, 10

25 Bkz. Enbiya, 104

26 Bkz. Mü’minun, 100

27 Neml, 40

28 A’raf, 172

29 Kıyâme, 22-23

30 Nahl 49, Ra’d 15, Hacc 18.

31 Müslim, Mesâcid 3; Buhârî, Salât 56

32 Mesela bkz. Cum’a 1, Saff 1. En’am 1, Fatır 1.

33 İbn Arabî, Füsusu’l- Hikem, 131. Bölüm

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir