8. DERS: KUR’ANIN BEYANINDAKİ BERAAT (I)

Beşinci Nokta: Beyanındaki beraattir. Yani, tefevvuk ve metanet ve haşmettir.

Nasıl ki nazmında cezalet, lafzında fesahat, manasında belâğat, üslûbunda bedaat var. Beyanında dahi faik bir beraat vardır. Evet, terğib ve terhib, medh ve zemm, isbat ve irşad, ifham ve ifham (إفحام و إفهام) gibi bütün aksam-ı kelâmiyede ve tabakat-ı hitabiyede beyanat-ı Kur’aniye en yüksek mertebededir.

Kelâmın kısımları ve hitabın tabakaları

Kur’an-ı Kerîm, ele aldığı meseleleri gayet üstün, metin ve haşmetli bir şekilde ele alır. Buna “beyanındaki beraat” denilir. Kelâmın terğib ve terhib, medh ve zemm, isbat ve irşad, ifham ve ifham (إفحام و إفهام) gibi kısımları ve tabakaları vardır. Bütün bunlarda Kur’anın beyanı en yüksek mertebededir.

Terğib, bir şeye rağbet uyandırmak; terhib, bir şeyden sakındırmak; medh, bir şeyi övmek; zemm, bir şeyi kötülemek; isbat, bir şeyin doğruluğunu ortaya koymak; irşad, bir şeye yönlendirmek; ifham (إفهام), bir şeyi anlaşılır kılmak; ifham (إفحام) ise muhatabı ilzam edip susturmak anlamındadır. İleride her birine örnekler verilecektir.

Kur’an neye terğibte bulunmuşsa, gönülleri ona şiddetle meylettirir. Neden sakındırmışsa, nefsi de kanaate sevkedecek şekilde ondan uzaklaştırır. Neyi methetmişse, onu göklere çıkarır. Neyi kötülemişse, onu yerin dibine geçirir. Neyi isbat etmişse, akla tam kabul ettirir. Neye irşat etmişse, insanı ona sevk eder. Neyi anlatmak istemişse, kolayca anlatır, zihne ve kalbe yerleştirir. Hangi konuda muhatabı susturmak isterse, onu tam susturur.

Mesela: Makam-ı terğib ve teşvikte hadsiz misallerinden, mesela Sûre-i هَلْ اَتَى عَلَى اْلاِنْسَانِ de beyanatı, âb-ı kevser gibi hoş, selsebil çeşmesi gibi selasetle akar, Cennet meyveleri gibi tatlı, huri libası gibi güzeldir.1

Cennete terğib

Ahiretin iki menzilinden biri olan Cennet, Kur’anın temel öğretilerindendir. Onun pek çok yerlerinde Cennetle ilgili bahisler bulmak mümkündür. İnsan Sûresinin 5-22. âyetler arası da bunlardan biridir. Şöyle ki:

إِنَّ الْأَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًا

5-“Şüphesiz iyiler, karışımı kâfûr olan bir kadehten içerler.”

İyiler, karışımında kâfur olan bir Cennet şarabından içerler. Bu, o içeceğe soğukluk, tatlılık ve lezzet katar.

Denildi ki: Kâfur, Cennette bir su ismidir, kokusu ve beyazlığında dünyadakine benzer.

Denildi ki: O Cennet şarabında kâfur’un özellikleri yaratılır, onunla karışmış gibi olur.

عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا عِبَادُ اللَّهِ

6-“Bir kaynak ki, ondan Allah’ın kulları içer.”

Kâfur, Cennette bir su ismi olarak ele alındığında, âyetin bu kısmı ondan bedel olur. Yani, o kâfur bir pınardan çıkar, Allah’ın has kulları bu pınardan afiyetle içerler.

يُفَجِّرُونَهَا تَفْجِيرًا “Onu (istedikleri yere) kolayca akıtırlar.”

يُوفُونَ بِالنَّذْرِ

7-“Onlar nezirlerini yerine getirirler.”

Bu, yeni bir cümle olup “niçin böyle bir mükâfata nail oldular?” şeklinde mukadder bir suale cevaptır.

Nezir, adaktır. Onların nezrettikleri şeyleri yaptıklarının nazara verilmesi, Allahın farz kıldıklarını hayli hayli yaptıklarını gösterir. Çünkü Allah için kendi nefsine borç kıldığını yapan kimse, Allahın emrettiklerini daha kolaylıkla yapar.

وَيَخَافُونَ يَوْمًا كَانَ شَرُّهُ مُسْتَطِيرًا “Ve fenalığı her yanı kuşatmış bir günden korkarlar.”

Âyette, onların inançlarının güzelliğini ve günahlardan kaçınmalarını hissettirmek vardır.

وَيُطْعِمُونَ الطَّعَامَ عَلَى حُبِّهِ مِسْكِينًا وَيَتِيمًا وَأَسِيرًا

8-“Düşküne, yetime ve esire seve seve yemek yedirirler.”

Onlar, Allah sevgisiyle veya kendileri yemeği sevdikleri hâlde veya yedirmeyi sever bir hâlde yoksula, yetime ve esire yedirirler.

إِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللَّهِ

9-“Size sırf Allah rızası için yediriyoruz.”

Onlar hâl dilleriyle veya sözleriyle böyle söylerler. Böyle söylemeleri, minnette bulunmadıklarını ve bir mükâfat beklentisinde olmadıklarını ortaya koymak içindir. Çünkü minnetle ve beklenti içinde yapılan bir ikramın Allah nezdinde mükâfatı az olur.

لَا نُرِيدُ مِنْكُمْ جَزَاءً وَلَا شُكُورًا “Sizden ne bir karşılık bekliyoruz, ne de bir teşekkür.”

إِنَّا نَخَافُ مِنْ رَبِّنَا يَوْمًا عَبُوسًا قَمْطَرِيرًا

10-“Çünkü biz, bed çehreli, çetin bir günden dolayı Rabbimizden korkarız.”

Yani, size ikramda bulunmamız veya sizden bir karşılık beklemeyişimiz böyle bir günden korktuğumuzdandır.

Bed çehreli çetin bir günden korkarız” demeleri, o günün azabından korkmaları demektir. O günde insanların çehresi böyle abus olacak, dehşet içinde kalacaktır.

فَوَقَاهُمُ اللّٰهُ شَرَّ ذٰلِكَ الْيَوْمِ

11-“Allah da onları o günün şerrinden korudu.”

Allah, onların bu korkusu ve korunmaları sebebiyle, kendilerini o günün fenalığından korudu.2

وَلَقَّاهُمْ نَضْرَةً وَسُرُورًا “Ve yüzlerine bir aydınlık ve içlerine bir sevinç verdi.”

Fısk ve fücur içinde yaşayanlar o gün abus bir çehre ve keder taşırlarken, Allah bu kimselerin yüzlerini güldürdü, gönüllerini sürurla doldurdu.

وَجَزَاهُمْ بِمَا صَبَرُوا جَنَّةً وَحَرِيرًا

12-“Sabretmelerine karşılık da onları bir Cennet ve ipek ile mükâfatlandırdı.”

Bunlar, farz kılınanları yerine getirmek, haram kılınanlardan kaçınmak ve maddî meselelerde başkalarını kendilerine tercih etmek hususunda sabır gösterdiklerinden, Allah da onlara kendisinden yiyecekleri bahçeler ve giyecekleri ipek elbiseler verir.

مُتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الْأَرَائِكِ

13-“Orada koltuklar üzerine kurulmuşlardır.”

لَا يَرَوْنَ فِيهَا شَمْسًا وَلَا زَمْهَرِيرًا “Orada ne güneş (yakıcı sıcak) görürler, ne de dondurucu soğuk.”

Yani, orada hoş bir hava vardır. Yakıcı bir sıcak ve rahatsızlık veren bir soğuk olmayacaktır.

وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا

14-“Üzerlerine Cennetin gölgeleri sarkmıştır.”

Bu ifade, üstte anlatılan Cennetin bir sıfatı olabileceği gibi, “Rabbinin makamından korkan kimseye iki Cennet vardır.”3 âyetinde iki Cennet vaat edilmesinden hareketle, başka bir Cennetin özelliği de olabilir.

وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا تَذْلِيلًا “Cennetin meyveleri (kolayca alınacak şekilde) yakınlaştırılmıştır.”

وَيُطَافُ عَلَيْهِمْ بِآنِيَةٍ مِنْ فِضَّةٍ وَأَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَارِيرَ

15-“Etraflarında gümüş kaplar, şeffaf kadehlerle dolaşılır.”

قَوَارِيرَ مِنْ فِضَّةٍ

16-“Gümüşten billur kadehler.”

Gümüşten billur kadehler” denilmesi, bu Cennet bardaklarının cam gibi duru ve şeffaf, gümüş gibi beyaz ve yumuşak olmasını anlatır.

قَدَّرُوهَا تَقْدِيرًا “Onları (ihtiyaca göre) ölçüp düzenlemişlerdir.”

Cennet ehli bunların miktarlarını ve şekillerini kendi içlerinde takdir edip belirlerler. Buna göre de bunlar meydana gelir.

Veya bundan murat şudur: Cennet ehli salih amelleriyle bunları belirlemiş olurlar, salih amellerine göre karşılık görürler.

Veya daha evvelinde Cennet hizmetkârlarının bunların etrafında hizmet için dönmeleri karinesiyle, bu hizmetçiler Cennet ehlinin iştihasına göre gümüşten kupalar içerisinde içeceklerini takdim ederler.

وَيُسْقَوْنَ فِيهَا كَأْسًا كَانَ مِزَاجُهَا زَنجَبِيلًا

17-“Orada kendilerine, katkısı zencefil olan içecekle dolu bir kâseden içirilir.”

Bu içecekte zencefil karışımı olması, bunun içeceğe hoş bir lezzet katmasındandır.

عَيْنًا فِيهَا تُسَمَّى سَلْسَبِيلًا

18-“Bu, orada bir pınardır ki, adına ‘selsebil’ denilir.”

Bu zencefil, selsebil denilen bir pınardan gelmektedir. Selsebil, boğazdan kolayca aşağıya doğru inmeyi ve içimin kolaylığını anlatır. Âyette bunun nazara verilmesi, dünyada zencefil karışımındaki burukluğun orada olmadığını anlatmak içindir.

وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ

19-Çevrelerinde, daimî Cennet çocukları dolaşır.”

إِذَا رَأَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤًا مَنثُورًا “Onları gördüğünde saçılmış inciler sanırsın.”

-Renklerinin duruluğu,

-Cennet ehlinin sohbet meclislerinde şuraya buraya dağılmış olmaları,

-Ve şualarının birbirlerine yansıması itibarı ile bu daimî Cennet çocukları saçılmış inciler gibidirler.

وَإِذَا رَأَيْتَ ثَمَّ رَأَيْتَ نَعِيمًا وَمُلْكًا كَبِيرًا

20-“Orada nereyi görsen bir nimet ve pek büyük bir mülk görürsün.”

Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Mertebe itibarıyla Cennet ehlinin en alt mertebede olanına bin senelik mesafede bir Cennet verilir. Bu kimse, (bu özel Cennetinde) yakınında olanı gördüğü gibi, en uzakta olanı da görür.”

Arif-i billâh kimse için ise, elbette bundan daha büyüğü vardır. O da, mülk âleminin görülenleri ve melekût âleminin görünmeyenleriyle nefsinin nakışlanması ve mukaddes ceberut nurlarıyla aydınlanmasıdır.

عَالِيَهُمْ ثِيَابُ سُندُسٍ خُضْرٌ وَإِسْتَبْرَقٌ

21-“Üstlerinde yeşil renkli ince ve kalın ipekten elbiseler vardır.”

وَحُلُّوا أَسَاوِرَ مِنْ فِضَّةٍ “Gümüş bileziklerle süslenmişlerdir.”

Başka âyette “altın bilezikler” denilmesi bu âyetle çelişmez. Zira

-Hem altın hem de gümüşü beraberce takabilirler.

-Bazan altın bazan gümüş takabilirler.

-Bazısı altın, bazısı gümüş takabilir. Çünkü Cennet ehlinin süsleri amellerine göre farklılık arzeder.

Belki de Allah, elleriyle yaptıkları amellerin karşılığını, amellerine göre farklı farklı olacak şekilde üzerlerinde süsler ve nurlar şeklinde ifaza eder.

وَسَقَاهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا “Onların Rabbi onlara tertemiz bir içecek takdim etmiştir.”

Bu içecek, daha önce anlatılan iki içeceğin fevkindedir. Bundan dolayı Cenab-ı Hak bunu takdim etmeyi doğrudan zâtına nisbet etti ve bu içeceği tertemiz olmakla vasfetti. Çünkü bu, içen kimseyi,

-Maddî lezzetlere meyilden,

-Ve Hakkın dışında olanlara yönelmeden tertemiz hâle getirir. Böyle olunca, bunu içen kimse, tamamen Hakkın cemâlini mütalaaya yönelir, O’na likâ (kavuşmak) ile lezzet alır, O’nun bekâsıyla bekâ bulur. Bu, sıddıkların en ileri derecesidir. Bundan dolayı ebrar’ın alacakları mükâfat bununla noktalandı.

إِنَّ هٰذَا كَانَ لَكُمْ جَزَاءً

22-“İşte bu, size bir mükâfattır.”

وَكَانَ سَعْيُكُمْ مَشْكُورًا “Ve çalışmanız karşılığını bulmuştur.”

Çalışmanız zayi edilmemiş, karşılığı verilmiştir.4

Makam-ı terhib ve tehdidde pek çok misallerinden mesela: هَلْ اَتَيكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ Sûresinin başında beyanat-ı Kur’aniye ehl-i dalaletin sımahında kaynayan rasas gibi, dimağında yakan ateş gibi, damağında yanan zakkum gibi, yüzünde saldıran Cehennem gibi, midesinde acı, dikenli dari’ gibi tesir eder.

Evet, bir zâtın tehdidini gösteren Cehennem gibi bir azab memuru, öfkesinden ve gayzından parçalanmak vaziyetini alması ve تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ söylemesi, söyletmesi, o zâtın terhibi ne derece dehşetli olduğunu gösterir.

Cehennemden sakındırma

Cenab-ı Hak devamlı Cennete teşvik ettiği gibi, şiddetli bir şekilde de Cehennemden sakındırır. Mesela Gaşiye Sûresinin baş kısmı, Cehennemle ilgilidir. Şöyle ki:

هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ

1-“Gaşiye’nin haberi sana geldi mi?

Gaşiye, insanları şiddetli hâlleriyle bürüyecek olan kıyâmet günüdür. Veya “Ve yüzlerini ateş kaplar.”5 âyetinden hareketle Cehennem ateşidir.

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خَاشِعَةٌ

2-“O gün bazı yüzler zillete düşmüştür.”

O gün bazı yüzler zelildir.

عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ

3-“Çalışmış, (boşa) yorulmuşlardır.”

O gün bu kimseler ayaklarına bağlanan zincirleri sürüklemekten, develerin bataklığa dalması gibi ateşe dalmaktan, oranın tepelerine ve çukurlarına çıkmaktan ve inmekten yorulmuşlar, üstelik bunları yapmaktan hiç de fayda elde etmemişlerdir.

تَصْلَى نَارًا حَامِيَةً

4-“Kızgın bir ateşe girerler.”

تُسْقَى مِنْ عَيْنٍ آنِيَةٍ

5-“Kızgın su akıtan bir kaynaktan kendilerine su verilir.”

لَيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ إِلَّا مِنْ ضَرِيعٍ

6-“Onlar için dari’den başka yiyecek de yoktur.”

Dari’, develerin yaş iken yiyebildiği dikenli bir bitkinin kuru hâlidir.

Denildi ki: Bundan murat, bu bitkiye benzeyen ateşte biten bir ağaçtır. Muhtemelen bu, âyette bahsedilen kimselerin yiyeceğidir. Başkalarının yiyeceği ise zakkum ağacı ve irindir.

Veya bundan murat, onların yiyeceğinin zararlı olması ve fayda vermemesi yönünden devenin bile yemekten kaçındığı şeyler olmasıdır. Âyetin devamı Cehennem ehlinin yemeğini bu yönüyle nazara verir:

لَا يُسْمِنُ وَلَا يُغْنِي مِنْ جُوعٍ

7-“Ne besler, ne de açlığı giderir.”

Yemekten maksat ise, bu iki özelliktir.6

Makam-ı medhin binler misallerinden, başında “Elhamdülillah” olan beş sûrede beyanat-ı Kur’aniye Güneş gibi parlak, yıldız gibi zînetli, semavat ve zemin gibi haşmetli, melekler gibi sevimli, dünyada yavrulara rahmet gibi şefkatli, âhirette Cennet gibi güzeldir.7

Medih sûreleri

Bunlar Fatiha, En’am, Kehf, Sebe’ ve Fatır sûreleridir. Bunların ilk âyetleri şunlardır:

“Her türlü hamd, âlemlerin Rabbi, olan Allah’a mahsustur.” (Fatiha)

Her türlü hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. Sonra, kâfirler hâlâ başkalarını Rablerine denk sayıyorlar.” (En’am)

Her türlü hamd, o Allah’a mahsustur ki, kuluna Kitabı indirdi ve onda hiç bir eğrilik kılmadı.” (Kehf)

Her türlü hamd, o Allah’a mahsustur ki, göklerde ne var, yerde ne varsa hep O’nundur. Ahirette de hamd O’nundur. O, Hakîm – Habîr’dir.” (Sebe’)

Her türlü hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah’a mahsustur. O, yaratılışta dilediğini ziyade kılar. Gerçekten Allah, her şeye kâdirdir.” (Fatır)

Bunlardan Fatiha sûresi, Kur’anın fihristesi ve özeti durumundadır. Fatihada özetlenen esaslar, Kur’anın geri kalan kısmında tafsilatıyla ele alınmıştır. Allah’ın nimetleri sayılamayacak kadar çok olmasına rağmen, bunları şu dört kısımda toplayabiliriz.

1- İlk yaratılış. (Dünya hayatı)

2- Bu dünyada hayatın devamı.

3-İkinci yaratılış. (Ahiret)

4- Ahirette hayatın devamı.8

En’âm sûresinin başında ilk yaratılışa dikkat çekilir.

Kehf sûresinin başında bu dünyada hayatın devamı nazara verilir. Çünkü hayatın devamı ancak ilahi hükümleri nazara almakla mümkündür. Şayet insanların kendisine uyacağı bir rehber olmasaydı, herkes kendi arzusuna tâbi olur ve ihtilaflı işlerde münakaşalar meydana gelirdi. Bu zararları önlemek, Allah’ın göndermiş olduğu peygamberine tabi olmak ve indirmiş olduğu kitaba uymak ile mümkündür.

Sebe sûresinin başında “…Ahirette de hamd O’nundur” denilerek ahiret nimetine dikkat çekilmiştir.

Fâtır sûresinde, “Melekleri elçiler kılan” ifadesiyle uhrevi nimetlere işaret edilmiştir. Çünkü Allah melekleri kıyamet günü ehl-i imanı karşılamaya gönderir. Nitekim Allah “Melekler onları karşılar”9 ve “Selâm size! Tertemiz oldunuz. Artık ebedî kalmak özere girin cennete, derler”10 buyurmaktadır.

Makam-ı zemm ve zecirde binler misallerinden Mesela:

اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا âyetinde zemmi altı derece zemmeder. Gıybetten altı derece şiddetle zecreder. Şöyle ki:

Malûmdur: Âyetin başındaki hemze, sormak (âyâ) manasındadır. O sormak manası, su gibi âyetin bütün kelimelerine girer.

İşte birinci hemze ile der: Âyâ sual ve cevab mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin bir şeyi anlamıyor?

İkincisi: يُحِبُّ lafzı ile der: Âyâ, sevmek, nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi sever?

Üçüncüsü: اَحَدُكُمْ kelimesiyle der: Cemaatten hayatını alan hayat-ı içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder?

Dördüncüsü: اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ kelâmıyla der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşını dişle parçalamayı yapıyorsunuz?

Beşincisi: اَخِيهِ kelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs-ı manevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Hiç aklınız yok mu ki, kendi âzanızı kendi dişinizle divane gibi ısırıyorsunuz?

Altıncısı: مَيْتًا kelâmıyla der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşine karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir iş yapılıyor?

Demek zemm ve gıybet, aklen, kalben ve insaniyeten ve vicdanen ve fıtraten ve asabiyeten ve milliyeten mezmumdur.

İşte bak! Nasıl şu âyet, îcazkârane altı mertebe zemmi zemmetmekle i’cazkârane altı derece o cürümden zecreder.

Gıybetin zemmi

Gıybet, birisinin ardından onun hoşlanmayacağı şeyleri söylemektir. İlgili âyet şöyle der:

(Birbirinizin gıybetini yapmayın.) Sizden biri, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?”11

Bu âyette başkasını kötülemeyi altı derece kötüler, gıybetten altı derece şiddetle sakındırır. Şöyle ki:

Âyetin başındaki hemze, sormak manasındadır. O sormak manası, su gibi âyetin bütün kelimelerine girer.

İşte birinci hemze اَ (mi) ile der: Acaba sual ve cevap mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin bir şeyi anlamıyor?

İkincisi: يُحِبُّ (sever) lafzı ile der: Acaba sevmek, nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en nefret edilecek bir işi sever?

Üçüncüsü: اَحَدُكُمْ (sizden biri) kelimesiyle der: Cemaatten hayatını alan sosyal ve medeni hayatınıza ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder?

Dördüncüsü: اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ (etini yemeyi) kelâmıyla der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşını dişle parçalamayı yapıyorsunuz?

Beşincisi: اَخِيهِ (kardeşinin) kelimesiyle der: Hiç hemcinsinize acımanız, hiç yakınlık bağlarınız yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun manevî şahsını insafsızca dişliyorsunuz? Hiç aklınız yok mu ki, kendi azanızı kendi dişinizle divane gibi ısırıyorsunuz?

Altıncısı: مَيْتًا (ölü) kelâmıyla der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşine karşı etini yemek gibi en tiksinilecek bir iş yapılıyor?

Demek kötülemek ve gıybet; aklen, kalben, insaniyeten, vicdanen, fıtraten, asabiyeten ve milliyeten kınanmış, kötülenmiştir.

Makam-ı isbatta binler misallerinden mesela:

فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللّهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ de haşri isbat ve istib’adı izale için öyle bir tarzda beyan eder ki, fevkınde isbat olamaz. Şöyle ki:

Onuncu Söz’ün Dokuzuncu hakîkatında, Yirmiikinci Söz’ün Altıncı Lem’asında isbat ve izah edildiği gibi; her bahar mevsiminde ihya-yı arz keyfiyetinde üçyüzbin tarzda haşrin numunelerini nihayet derecede girift, birbirine karıştırdığı halde nihayet derecede intizam ve temyiz ile nazar-ı beşere gösteriyor ki; bunları böyle yapan zâta, haşir ve kıyâmet ağır olamaz, der.

Hem zeminin sahifesinde yüzbinler enva’ı, beraber birbiri içinde kalem-i kudretiyle hatasız, kusursuz yazmak; bir tek Vâhid i Ehad’in sikkesi olduğundan, şu âyetle Güneş gibi vahdaniyeti isbat etmekle beraber, Güneş’in tulû’ ve gurubu gibi kolay ve kat’î, kıyâmet ve haşri gösterir. İşte كَيْفَ lafzındaki keyfiyet noktasında şu hakîkatı gösterdiği gibi, çok sûrelerde tafsil ile zikreder.

Haşrin isbatı

Şu âyet, öldükten sonra dirilmenin en kolay anlaşılır örneklerinden biridir:

Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine! Ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltiyor? Şüphe yok ki O, ölüleri de diriltir. Ve O, her şeye kâdirdir.”12

Âyette “nasıl” denilmesi, diriltmenin keyfiyetine dikkat çeker. Her baharda bitkilerde ve hayvanlarda öldükten sonra dirilmenin yüzbinler numunelerini gösteren zat, elbette ölmüş insanları diğer âlemde yeni bir hayata mazhar kılmaya kadirdir.

Mesela: Sûre-i ق وَ الْقُرْآنِ الْمَجِيدِ de öyle parlak ve güzel ve şirin ve yüksek bir beyanla haşri isbat eder ki, baharın gelmesi gibi kat’î bir sûrette kanaat verir. İşte bak: Kâfirlerin, çürümüş kemiklerin dirilmesini inkâr ederek “Bu acibdir, olamaz” demelerine cevaben اَفَلَمْ يَنْظُرُوا اِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَ زَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ ilh… كَذلِكَ الْخُرُوجُ ya kadar ferman ediyor. Beyanı su gibi akıyor, yıldızlar gibi parlıyor. Kalbe hurma gibi hem lezzet, hem zevk veriyor, hem rızk oluyor.

Kabirlerden çıkış

Ölen insanlara yeni bir hayat verilmesinin ne derece makul ve kolay olduğunu anlatan yerlerden biri de Kaf Sûresinin başıdır. Şöyle ki:

وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ ق

1-“Kâf. Kur’an-ı Mecid’e andolsun.”

بَلْ عَجِبُوا أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ

2-“Doğrusu kendi içlerinden bir uyarıcı geldiğine şaşırdılar.”

فَقَالَ الْكَافِرُونَ هٰذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ “Kafirler şöyle dediler: Bu şaşılacak bir şey!”

أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا

3-“Öldüğümüzde ve bir toprak olduğumuzda mı (tekrar dirileceğiz?)

ذٰلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ “Bu çok uzak bir dönüş.”

قَدْ عَلِمْنَا مَا تَنْقُصُ الْأَرْضُ مِنْهُمْ

4-“Biz toprağın onlardan neyi eksilttiğini elbette bilmekteyiz.”

Toprağın, onların cesetlerinden neler yediğini biz biliriz.

İnsanın aslının toprakta kaybolup gitmesinden hareketle, ölülerin diriltilmesini akıldan uzak görüyorlar. Âyet ise, bu akıldan uzak görmeyi reddediyor.13

وَعِنْدَنَا كِتَابٌ حَفِيظٌ “Yanımızda her şeyi muhafaza eden bir kitap var.”

Bu kitap, her şeyin ayrıntılarını muhafaza eden bir kitaptır.

Âyet, ezbere kitabı mütalaa eden birinin onun tamamına hâkim olması gibi, Allah’ın da mülkünde cereyan eden her şeye hâkim olmasını temsilen anlatmaktadır. Veya “her şeyi muhafaza eden kitap”tan murat levh-i mahfuz olabilir. Allah, her şeyin ayrıntılarını nezdindeki levh-i mahfuzda belirlemiştir.

بَلْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ

5-“Doğrusu hak kendilerine gelince onu yalanladılar.”

فَهُمْ فِي أَمْرٍ مَرِيجٍ “Şimdi onlar kararsız bir hâldedir.”

أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ

6-“Onlar üstlerindeki göğe bakmadılar mı?”

Yeniden hayat bulmayı inkâr ederlerken, âlemin yaratılışında Allahın kudret eserlerine bakmadılar mı?

كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا “Biz onu nasıl bina ettik ve süsledik?”

Biz o semayı direksiz olarak nasıl bina ettik ve onu yıldızlarla nasıl süsledik?

وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ “Onun hiç bir çatlağı yoktur.”

وَالْأَرْضَ مَدَدْنَاهَا

7-“Yeryüzünü de yaydık.”

وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ“Ve orada sabit dağlar yerleştirdik.”

وَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ “Ve onda her türden iç açıcı çift bitkiler bitirdik.”

تَبْصِرَةً وَذِكْرَى لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ

8-“(Bütün bunlar), içtenlikle Allah’a yönelen her kulun gönül gözünü açmak ve ona öğüt vermek içindir.

وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً مُبَارَكًا

9-“Bir de gökten bereketli bir su indirdik.”

فَأَنْبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ “Onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik.”

İndirdiğimiz o mübarek su ile meyve dolu bahçeler ve buğday, arpa gibi hasat edilen mahsuller bitirdik.

وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَضِيدٌ

10-“Tomurcukları birbiri üzerine dizilmiş uzun boylu hurma ağaçları yetiştirdik.”

Bu özellikte hurma ağacının müstakil olarak zikri, gayet yüksek ve çok faydalı olmasındandır.

رِزْقًا لِلْعِبَادِ

11-“(Bütün bunları) kullara rızık olarak (yaptık).”

Bütün bu topraktan bitirdiğimiz yiyecekleri, kullara rızık olmak üzere yarattık.

وَأَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا “Onunla ölü bir beldeye hayat verdik.”

كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ “İşte (kabirlerden) çıkış da böyledir.”

Bu ölü belde gökten indirdiğimiz su ile hayatlandığı gibi, ölüm sonrası sizin kabirlerden çıkışınız da böyle olacaktır.14

Hem makam-ı isbatın en latîf misallerinden:

اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ وَالْقُرْآنِ الْحَكِيم يٰسٓۜ der.

Yani, “Hikmetli Kur’ana kasem ederim, sen Resullerdensin.”

Şu kasem işaret eder ki, risaletin hücceti o derece yakînî ve haktır ki, hakkaniyette makam-ı ta’zim ve hürmete çıkmış ki, onunla kasem ediliyor.

İşte şu işaret ile der: “Sen resulsün. Çünkü senin elinde Kur’an var. Kur’an ise, haktır ve Hakk’ın kelâmıdır. Çünkü içinde hakikî hikmet, üstünde sikke-i i’caz var.”

Peygamberlik delili

Hz. Peygamberin en büyük nübüvvet delili, böyle ümmî bir zâtın elinde Kur’an gibi bir fermanın olmasıdır. Kur’an buna şöyle dikkat çeker:

“Hikmetli Kur’ana yemin ederim, sen Resullerdensin.”15

Hz. Peygamberin ümmî olması, nübüvvetine olan delaleti daha da artırmaktadır. Çünkü okuma yazması olan biri değişik kitapları okur ve onları kendi iç dünyasında değerlendirmelere tabi tutup sentezleme yaparak yeni bir sistem kurabilir. Hz. Peygamber ise, ümmî idi ve ümmî bir çevrede yaşadı. Karanlıkta az bir ışığın bile fark edilmesi misali, Onun bu ümmiliği peygamberliğinin en büyük delillerindendir. Yani O, kendinden söylemez, ancak vahyedileni haber verir.

Nitekim Kur’anda şöyle demesi kendisine bildirilir: “Daha önce içinizde bir ömür yaşadım. Aklınızı kullanmıyor musunuz?”16

Hem makam-ı isbatın îcazlı ve i’cazlı misallerinden şu:

قَالَ مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ وَهِىَ رَمِيمٌ قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِى اَنْشَاَهَا اَوَّلَ مَرَّةٍ

وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ

Yani; insan der: “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” Sen, de: “Kim onları bidayeten inşa edip hayat vermiş ise, o diriltecek.”

Onuncu Söz’ün Dokuzuncu Hakîkatının üçüncü temsilinde tasvir edildiği gibi; bir zât, göz önünde bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde, biri dese: “Şu zât, efradı istirahat için dağılmış olan bir taburu bir boru ile toplar. Tabur nizamı altına getirebilir.” Sen ey insan, desen; “İnanmam.” Ne kadar divanece bir inkâr olduğunu bilirsin.

Aynen onun gibi hiçten, yeniden ordu-misal bütün hayvanat ve sair zîhayatın tabur-misal cesedlerini kemâl-i intizamla ve mizan-ı hikmetle o bedenlerin zerratını ve letaifini “Emr-i kün feyekûn” ile kaydedip yerleştiren ve her karnda hattâ her baharda rûy-i zeminde yüzbinler ordu-misal zevilhayat enva’larını, taifelerini icad eden bir zât-ı Kadîr-i Alîm, tabur-misal bir cesedin nizamı altına girmekle birbiriyle tanışmış zerrat-ı esasiye ve ecza-yı asliyeyi bir sayha ile Sûr-u İsrafil’in borusuyla nasıl toplayabilir? İstib’ad sûretinde denilir mi? Denilse, eblehcesine bir divaneliktir.

“Ol” emri

İnsan der: Çürümüş kemikleri kim diriltecek? Sen, de: Kim onları bidayeten inşa edip hayat vermiş ise, o diriltecek. Ve O, her türlü yaratmayı bilendir.17

Âyetin açıklamasında geçen “ol emri”, dikkate şayan bir anlatımdır. Bunu anlama babında şu noktalara bakabiliriz:

Kur’an, sekiz âyetinde (Kün) emriyle, yani Allah’ın “ol” demesiyle eşyaya vücud verildiğini bildirir.18 Bu, Allah’ın yaratmayı dilediği şeye, “ol!” diye emretmesi ve onun da varlık sahasına çıkmasını ifade eder.

Bu, yaratmaktaki sür’ati ifade için bir mecazdır. Yoksa ortada böyle bir konuşma söz konusu değildir. İtaatkâr bir memurun, emir verildiğinde beklemeden, tereddüt etmeden, diretmeden emri yerine getirmesi gibi, Allah’ın olmasını istediği şeylerin de, direnmeden, beklemeden vücut sahasına çıkmaları anlamına gelir.”19

Maddeden münezzeh olan Cenab-ı Hakk’ın, kâinattaki tasarrufları ve icraatları mübaşeretsizdir, yani temas etmeden ve dokunmadandır. Mesela, bir ustanın evi yapması mübaşeret iledir. Bir komutanın bir emirle orduları harekete geçirmesi ise, mübaşeretsizdir. Cenâb-ı Hakk’ın “ol” demesinden maksat, eşyanın yaratılmasında İlâhî kudretin sür’atle nüfuz ettiğini göstermektir. Bir de bu, Hak Teâlânın eşyayı deneme-yanılma olmaksızın yarattığını gösterir.

Keza, yaratılmadan önce her şey Allah’ın ilminde var idi. Bu şeylerden hangisinin yaratılmasını irade etmişse, onu ilim dairesinden kudret dairesine geçirmiş; yani var etmiştir. İşte “ol” emri ilim dairesindeki bu eşyaya verilmektedir. Allah’ın onları yaratmayı irade etmesi ve onların da böylece varlık sahasına çıkışları sanki bir emirle olmaktadır.

Buna göre, “ol!” emrinin bir temsil olup, “İlim dairesinden kudret dairesine geç!” manasını ifade ettiğini söyleyebiliriz.

İsrafilin Sûru

Sûr, kıyâmetin vakti geldiğinde İsrâfil isimli meleğin üfleyeceği bir araçtır. Bunu askeriyedeki borazan örneğiyle daha iyi anlayabiliriz. İstirahat vakti geldiğinde borazan çalar ve askerler istirahata çekilir. Sonra tekrar çaldığında herkes kendi bölüğünde toplanır.

Öyle anlaşılıyor ki, kıyamet vakti geldiğinde sûra üflenecek, böylece yeryüzündeki imtihan sonlandırılacaktır. Tekrar üflendiğinde ise, yeni bir âlemin başlangıcı olacak, insanlar kabirlerinden kalkıp mahşer meydanına yöneleceklerdir.

O gün sûr’a üfürülür, Allah’ın diledikleri müstesna, göklerde ve yerde bulunanların tamamı dehşete kapılır ve hepsi boyunları bükük olarak O’na gelirler” âyeti sûr’un varlığına bir delildir.20

Kur’an-ı Kerîm sûr’un üfürülüşü anında yaşanacak dehşeti, Tekvir, İnfitar, İnşikak ve daha başka sûrelerde genişçe haber vermektedir.

Makam-ı irşadda beyanat-ı Kur’aniye o derece müessir ve rakiktir ve o derece munis ve şefiktir ki, şevk ile ruhu, zevk ile kalbi; aklı merakla ve gözü yaşla doldurur. Binler misallerinden yalnız şu:

ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِىَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً ilh…

Yirminci Söz’ün Birinci Makamı’nda üçüncü âyet mebhasinde isbat ve izah edildiği gibi, Benî-İsrail’e der:

“Musa Aleyhisselâm’ın asâsı gibi bir mu’cizesine karşı sert taş, oniki gözünden çeşme gibi yaş akıttığı halde, size ne olmuş ki, Musa Aleyhisselâm’ın bütün mu’cizatına karşı lâkayd kalıp; gözünüz kuru, yaşsız, kalbiniz katı, ateşsiz duruyor?”

O sözde şu mana-yı irşadî izah edildiği için oraya havale ederek burada kısa kesiyorum.

İrşad makamı

Kur’anın irşad makamı, onun kendi muhataplarına ders vermesi, yönlendirmesi, doğru olana sevk etmesi gibi durumları ifade eder. Şu âyet, konunun ilginç örneklerinden biridir:

ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً

Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı, o kalpler taş gibi, hatta taştan daha katıdır.”

Âyet, esas olarak İsrailoğullarına yöneliktir. İsrailoğulları Hz. Musa gibi büyük bir öndere ve başka milletlere verilmemiş nice sıra dışı ikramlara mazhar olmalarına rağmen istikametli bir çizgide gidememişler, nankörlüğün ve taşkınlığın timsali haline gelmişlerdir. Bununla beraber, onların bu halinin Kur’anda yer alması, bütün insanlığa bir ibret tablosudur.

Kalp katılığı, taş misali kalbin sert ve kaba oluşunu ifade eder, kalbin ders ve ibret almamasına bir meseldir.

Âyette “bunun ardından” ifadesi “gördüğünüz bütün bu mu’cizelerden sonra” manasına işaret eder. Çünkü âyette hitap edilen İsrailoğulları, kalbin yumuşamasını gerektiren nice mu’cizeler görmüşlerdir.

وَإِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْأَنْهَارُ “Çünkü taşlardan öylesi var ki; içinden nehirler kaynıyor.”

وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَاءُ “Ve öylesi var ki, çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor.”

وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ “Öylesi de var ki, Allah korkusundan aşağılara yuvarlanıyor.”

وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ Ve Allah sizin neler yaptığınızdan gafil değildir.”21

Taş bile etki altında kalır. İşte o taşların bir kısmı parçalanır, kendisinden su nebean eder, bu sular nehir halini alır. O taşların bir kısmı Allahın muradına boyun eğerek dağların tepesinden aşağılara yuvarlanır. Ama bunların kalbi ise, Allahın emri karşısında etkilenmiyor, emre boyun eğmiyor!

Makam-ı ifham ve ilzamda binler misallerinden yalnız şu iki misale bak:

Birinci misal:

وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ

وَادْعُوا شُهَدَاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّهِ اِنْ كُنتُمْ صَادِقِينَ

Yani: “Eğer, bir şüpheniz varsa, size yardım edecek, şehadet edecek bütün büyüklerinizi ve taraftarlarınızı çağırınız. Bir tek sûresine bir nazire yapınız.”

“İşaratu’l- İ’caz”da izah ve isbat edildiği için burada yalnız icmaline işaret ederiz. Şöyle ki:

Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan diyor:

“Ey ins ve cin! Eğer Kur’an, kelâm-ı İlâhi olduğunda şüpheniz varsa, bir beşer kelâmı olduğunu tevehhüm ediyorsanız, haydi işte meydan, geliniz! Siz dahi ona Muhammed-ül Emin dediğiniz zât gibi, okumak yazmak bilmez, kıraat ve kitabet görmemiş bir ümmiden bu Kur’an gibi bir kitap getiriniz, yaptırınız.

Bunu yapamazsanız, haydi ümmî olmasın, en meşhur bir edib, bir âlim olsun. Bunu da yapamazsanız, haydi bir tek olmasın, bütün büleganız, hutebanız, belki bütün geçmiş beliglerin güzel eserlerini ve bütün gelecek ediblerin yardımlarını ve ilâhlarınızın himmetlerini beraber alınız. Bütün kuvvetinizle çalışınız, şu Kur’ana bir nazire yapınız.

Bunu da yapamazsanız, haydi kabil-i taklid olmayan hakaik-i Kur’aniyeden ve manevî çok mu’cizatından kat-ı nazar, yalnız nazmındaki belâğatına nazire olarak bir eser yapınız.”

فَاْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ ilzamıyla der: “Haydi sizden mananın doğruluğunu istemiyorum. Müftereyat ve yalanlar ve bâtıl hikâyeler olsun.

Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi, bütün Kur’an kadar olmasın, yalnız بِعَشْرِ سُوَرٍ on sûresine nazire getiriniz.

Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi, bir tek sûresine nazire getiriniz.

Bu da çoktur. Haydi, kısa bir sûresine bir nazire ibraz ediniz. Hatta madem bunu da yapmazsanız ve yapamazsınız. Hem bu kadar muhtaç olduğunuz halde; çünkü haysiyet ve namusunuz, izzet ve dininiz, asabiyet ve şerefiniz, can ve malınız, dünya ve âhiretiniz, buna nazire getirmekle kurtulabilir. Yoksa dünyada haysiyetsiz, namussuz, dinsiz, şerefsiz, zillet içinde, can ve malınız helâkette mahvolup ve âhirette

فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِى وَقُودُهَا النَّاسُ وَ الْحِجَارَةُ işaretiyle Cehennem’de haps-i ebedî ile mahkûm ve sanemlerinizle beraber ateşe odunluk edeceksiniz. Hem madem sekiz mertebe aczinizi anladınız. Elbette sekiz defa, Kur’an dahi mu’cize olduğunu bilmekliğiniz gerektir. Ya imana geliniz veyahut susunuz, Cehennem’e gidiniz!”

İşte Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın makam-ı ifhamdaki ilzamına bak ve de: لَيْسَ بَعْدَ بَيَانِ الْقُرْآنِ بَيَانٌ

Evet, beyan-ı Kur’andan sonra beyan olamaz ve hacet kalmaz.

Bir ilzam örneği

İlzamın en güzel örneklerinden birini şu âyette görürüz:

Eğer kulumuza indirdiğimizden bir şüphe içinde iseniz, haydi onun mislinden bir sûre getirin. Allah’tan başka bütün şahitlerinizi de çağırın, eğer sadık kimseler iseniz.”22

Bediüzzaman, tehaddi âyetlerinin onu inkâr edenleri sekiz mertebede aciz bıraktığını söyler. Bunlara üstteki metinde yer verilmiş olmakla beraber maddeler halinde şöyle bakabiliriz:

1- Muhammed-i Emin dediğiniz zât gibi, okumak yazmak bilmez, kıraat ve kitabet görmemiş bir ümmiden bu Kur’an gibi bir kitap getiriniz.

2-Bunu yapamazsanız, haydi ümmî olmasın, en meşhur bir edib, bir âlim olsun.

3-Bunu da yapamazsanız, haydi bir tek olmasın, bütün beliğleriniz, hatipleriniz, hatta bütün geçmiş beliğlerin güzel eserlerini ve bütün gelecek ediblerin yardımlarını ve ilâhlarınızın himmetlerini beraber alınız. Bütün kuvvetinizle çalışınız, şu Kur’ana bir nazire yapınız.

4-Bunu da yapamazsanız, yalnız nazmındaki belâğatına nazire olarak bir eser yapınız.

5-Haydi uydurma da olsa onun mislinden on sûre getirin.”23 ilzamıyla der: Haydi sizden mananın doğruluğunu istemiyorum. Uydurma şeyler, yalanlar ve bâtıl hikâyeler olsun.

6-Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi, bütün Kur’an kadar olmasın, yalnız on sûresine nazire getiriniz.

7-Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi, bir tek sûresine nazire getiriniz.

8-Bu da çoktur. Haydi, kısa bir sûresine bir nazire ibraz ediniz.

Ama onlar kısa da olsa bir sûreye bile nazire yapamayacaklardır. Bu durumda âyetin Eğer yapamadıysanız -ki asla yapamayacaksınız-, o hâlde yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının. O ateş, kâfirler için hazırlanmıştır”24 işaretiyle, Cehennem onları ve putlarını beklemektedir.

İşte Kur’anın inatçı münkirleri susturma makamındaki ilzamını gören kimse şöyle demelidir: “Kur’anın beyanından sonra beyan olmaz.”

1 Şu üslûb-u beyan, o sûrenin meâlinin libasını giymiş. (Müellif)

2 Burada korkan, orada korkmaz. Onlar dünyada azaptan korktukları için istikametli bir hayat yaşadılar, Allah da mükâfat olarak kıyâmetin dehşetli hallerinden ve ahiret azabından onları korudu.

3 Rahman, 46

4 Beydâvi, III, 626- 631

5 İbrahim, 50

6 Beydâvi, III, 688

7 Şu tabiratta o sûrelerdeki bahislere işaret var. (Müellif)

8 Bkz. Nursi, İşaratu’l- İ’caz, s. 36

9 Enbiyâ, 103.

10 Zümer, 73.

11 Hucurat, 12

12 Rûm, 50

13 Çünkü her ne kadar insanın cesedi toprakta kaybolup gitse de, her insanı yoktan var eden Allah onların proğramlarını bilmektedir. Bir şair, bir kâğıt parçasına yazdığı kendi şiirini, o kâğıt yansa da başka bir kâğıtta kolayca tekrar yazabilir. Allah her insanın proğramını bildiğinden, ölen insanların toprakta kaybolup gitmeleri, diriltilmelerine engel değildir.

14 Beydâvi, III, 395- 397

15 Yasin, 1-2

16 Yunus, 16

17 Yasin, 78-79

18 Bakara 117, Âl-i İmran 47, 59, En’am 73, Nahl 40, Meryem 35, Yasin 82 ve Mü’min 68

19 Nesefî, I, 71; Tabersî, V, 6

20 Neml, 87

21 Bakara, 74

22 Bakara, 23

23 Hûd, 13. âyetin tamamı: “Yoksa ‘onu (Kur’an’ı) uydurdu’ mu diyorlar? De ki: Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Allah’tan başka gücünüzün yettiklerini de (yardıma) çağırıp, uydurma da olsa onun mislinden on sûre getirin.”

24 Bakara, 24

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir