5. DERS: KUR’ANIN MANASINDAKİ BELÂĞAT

İkinci Nokta: Manasındaki belâğat-ı hârikadır.

Onüçüncü Söz’de beyan olunan şu misale bak: Mesela:

سَبَّحَ لِلّهِ مَا فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ âyetindeki belâğat-ı maneviyeyi zevketmek istersen, kendini Nur-u Kur’andan evvel asr-ı cahiliyette, sahra-yı bedeviyette farzet ki, her şey zulmet-i cehil ve gaflet altında perde-i cümud-u tabiata sarılmış olduğu bir anda Kur’anın lisan-ı semavîsinden سَبَّحَ لِلّهِ مَا فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ

veyahut تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ gibi âyetleri işit, bak!

Nasıl ki, o ölmüş veya yatmış olan mevcudat-ı âlem سَبَّحَ تُسَبِّحُ sadâsıyla işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyar oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar. Ve o karanlık gökyüzünde birer camid ateşpare olan yıldızlar ve yerde perişan mahlûkat, تُسَبِّحُ sayhasıyla ve nuruyla; işitenin nazarında gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmet-nüma ve birer nur-u hakîkat-eda ve Küre-i Arz bir baş ve berr ve bahr, birer lisan ve bütün hayvanlar ve nebatlar birer kelime-i tesbih-feşan sûretinde arz-ı dîdar eder.

Şu âlemde gördüğümüz varlıkların ne gibi vazifeler gördüğü eskiden beri insanların zihnini meşgul etmiştir. Felsefenin ana konularından biri, bu muammayı çözmeye yöneliktir. Kur’andaki şu âyet ve benzerleri bize yaratılışın sırrını öğretir, eşyanın ne vazife gördüğünü bildirir:

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O, Azîz-Hakîmdir.”1

Manadaki belâğat

Karanlık bir odaya girdiğimizde, etraftaki eşyayı göremeyiz. Fakat odadaki lambanın düğmesine bastığımızda her şey ayan beyan görülür hale gelir, renkler ve desenler açığa çıkar.

Kur’an âyetlerini nazara almadan âleme baktığımızda, âlemi “karanlık oda” olarak tahayyül ederiz. Fakat “her şey Allah’ı tesbih eder” meâlini ifade eden âyetlerle baktığımızda âlem birden nurlanır, aydınlanır, her şey gerçekte olduğu şekliyle zihnimizde arz-ı endam eder. Neye yaradıklarını, ne yaptıklarını bilmediğimiz varlıklar vazife başında birer memur olarak vazifelerini yaparlar. Mesela gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar da hikmetli birer kelime haline gelir. Dünya bir baş, kara ve deniz birer dil, bütün hayvanlar ve bitkiler tesbih manasını ifade eden birer kelime olarak görülür.

Her şeyin Allahı tesbih etmesi; Onu tenzihte bulunmaları, her türlü kusur ve noksandan yüce olduğunu ilan etmeleri demektir. Mesela bir terzinin diktiği elbise, mükemmelliği ve güzelliği ölçüsünde âdeta ustasını tebrik eder, “benim ustam bu san’atı bilmemekten yücedir, acemice iş yapmaktan münezzehtir. Terzilikle ilgili hatıra gelebilecek kusurlardan uzak olduğu gibi, bu san’atı gerektiren ilim, hüner, estetik zevk gibi vasıflarla da muttasıftır” der. Aynen bunun gibi, her bir varlık hem yüce Allahı noksanlıklardan tenzih eder, hem de kemâl sıfatlarıyla vasıflandığını ilan eder.

Mesela: Onbeşinci Söz’de isbat edilen şu misale bak:

يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَاْلاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ فَانْفُذُوا

لاَ تَنْفُذُونَ اِلاَّ بِسُلْطَانٍ فَبِاَىِّ آلاَءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَ نُحَاسٌ فَلاَ تَنْتَصِرَانِ فَبِاَىِّ آلاَءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ

âyetlerini dinle bak ki, ne diyor? Diyor ki:

Ey acz ve hakareti içinde mağrur ve mütemerrid ve za’f ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan ins ve cin! Emirlerime itaat etmezseniz haydi elinizden gelirse hudud-u mülkümden çıkınız! Nasıl cesaret edersiniz ki, öyle bir Sultanın emirlerine karşı gelirsiniz; yıldızlar, aylar, güneşler, emirber neferleri gibi emirlerine itaat ederler. Hem tuğyanınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelâl’e karşı mübareze ediyorsunuz ki, öyle azametli muti’ askerleri var. Faraza şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler. Hem küfranınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâl’in memleketinde isyan ediyorsunuz ki, cünudundan öyleleri var, değil sizin gibi küçük âciz mahlûklar, belki farz-ı muhal olarak dağ ve Arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir olsaydınız, Arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri size atabilirler, sizi dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, onunla öyleler bağlıdır, eğer lüzum olsa Arzınızı yüzünüze çarpar, gülleler gibi küreler misillü yıldızları üstünüze Allah’ın izniyle yağdırabilirler.”

Daha sair âyâtın manalarındaki kuvvet ve belâğatı ve ulviyet-i ifadesini bunlara kıyas et.

Tekebbürün kırılışı

Bu ikinci misal, son derece acz ve hakirliği ile beraber hakka karşı gurur ve direniş içinde olan, son derece zayıf ve muhtaç olmasıyla beraber Allaha âdeta kafa tutan ve inat gösteren insan ve cinne yönelik ilâhî hitaplardan birini ele almaktadır. Şöyle ki:

Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin sınırlarından geçmeye gücünüz yeterse haydi geçin. Ama bir güç olmadan geçemezsiniz.

O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

Üstünüze ateşten yalın bir alevle kıpkızıl bir duman gönderilir de karşı koyamazsınız.

O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”2

Andolsun biz, yakın semayı lambalarla süsledik ve onları şeytanlara atılan taşlar yaptık.”3

Âyetlerin üslûbu, insanın o dehşetli gurur ve direnişini, o şiddetli dik kafalılığını ve inadını kıracak kuvvettedir. Bu üslûbta, “emirlerime karşı gelecek olursanız benim mülkümden çıkın gidin. Fakat madem çıkamıyorsunuz ve çıkamayacaksınız, öyleyse haddinizi bilin, görevlerinizi hakkıyla eda edin” mesajı gayet net bir şekilde verilmektedir.

1 Hadid, 1. Ayrıca bkz. İsra 44, Cum’a 1, Saff 1…

2 Rahman, 33-36

3 Mülk, 5

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir