2. DERS: KUR’ANIN TARİFİ

 

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى اَنْ يَاْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا اْلقُرْآنِ لاَ يَاْتُونَ بِمِثْلِهِ

وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا

De ki: Eğer bütün ins ve cin bu Kur’an’ın mislini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine destek de olsalar, onun bir mislini getiremezler.”1

Bu gibi âyetlere “tehaddi âyetleri” denir. Tehaddi, “meydan okumak” anlamındadır. İlerde görüleceği üzere, Kur’an pek çok âyetinde “haydi Kur’anın bir benzerini getirin” diye meydan okumaktadır.

Dokuma hususunda birinin elinde ipek, diğerinin elinde pamuk olan iki kişi yarıştırılmaz, ancak her ikisinde aynı malzeme olursa yarışma söz konusudur. İşte Kur’an, insanların kullandıkları kelimelerle onlara meydan okumuştur.2 Aynı kumaştan elbise diken iki terzi veya aynı hammaddelerden ilaç yapan iki eczacının ortaya koydukları eserlerdeki farklılık, kullandıkları malzemede değil, tarz ve modeldedir.3

Mahzen-i mu’cizat ve mu’cize-i kübra-yı Ahmediye (asm) olan Kur’an-ı Hakîm-i Mu’ciz-ül Beyan’ın hadsiz vücuh-u i’cazından kırka yakın vücuh-u i’caziyeyi arabî risalelerimde ve arabî Risale-i Nur’da ve “İşaratu’l- İ’caz” namındaki tefsirimde ve geçen şu yirmidört Sözlerde işaretler etmişiz. Şimdi onlardan yalnız beş vechini bir derece beyan ve sair vücuhu içlerinde icmalen dercederek ve bir mukaddeme ile onun tarif ve mahiyetine işaret edeceğiz.

Mahzen-i mu’cizat

Kur’an-ı Kerîm mu’cizedir, yani böyle bir eser meydana getirmek insanların gücünün üstündedir. O, bir bütün olarak mu’cize olduğu gibi, mahzen-i mu’cizattır, yani mu’cizelerin hazinesi hükmündedir, bu mu’cizenin içinde pek çok mu’cizeler yer almaktadır. Nitekim sadece bu 25. Söz’de kırk kadar mu’cizelik ciheti gösterilmektedir.

Kelimeler, bazan muhataplarının kulaklarında çınlayan bir nağme, bazan ruhları canlandıran, kalplerin hastalıklarını iyileştiren bir seher nesimidir. Bu tarz bir etki Kur’anın ifadelerinde açıkça hissedilir… Ama nasıl ki Güneşin ışığı ve harareti görülür, fakat mahiyeti bilinmez. Onun gibi Kur’anın da kalp ve ruhlarda etkisi açıkça hissedilmekle beraber, bunun kelimelerle anlatımı o kadar kolay olmamaktadır.4

Manadan anlamayan ümmî bir insan bile Kur’an’ın lafızlarında insanı hayran bırakan bir akıcılık, bir fesahat olduğunu az-çok hisseder. Şırıl şırıl akan sular misali Kur’an’ın beyanı hoş bir şekilde akmakta, bülbülün seci’li nağmeleri misüllü insanı mestetmektedir. Lafzın ötesinde bir de manaya aşina olanlar, Kur’an’daki beşer ötesi ifade karşısında genelde teslim olmaktadır.

Mu’cize-i Kübray-ı Ahmediye

Peygamber efendimizin bin kadar mu’cizesi vardır. Bediüzzaman bunlardan üç yüz kadarını 19. Mektup olan Mu’cizat-ı Ahmediye risalesinde anlatır. Kur’an ise Hz. Peygamberin (asm) en büyük mu’cizesidir.

Nitekim şu âyette buna dikkat çekilir:

Kendilerine okunmakta olan Kitabı sana indirmiş olmamız (mu’cize olarak) onlara yetmedi mi?”5

Âyetten hareketle, Mutezilî bakıştan etkilenen bazı kimseler “Hz. Peygamberin bir tek mu’cizesi vardır, o da Kur’an’dır.” demişlerse de, bu görüşün bir kıymeti yoktur. Çünkü Kur’an O’nun en büyük mu’cizesidir, ama tek mu’cizesi değildir.

Kırka yakın i’caz yönleri

Kur’anın mu’cizeliği konusu, Risale-i Nurun en temel konularındandır. Bediüzzaman, Kur’an’ın mu’cizeliğini Lemaat isimli eserinde başlıca yedi bölümde ele alır. Bu yedi bölümün ayrıntılarını ele aldığında ise, i’caz vecihleri kırk kadar olur. Mesela, Kur’an’ın i’caz yönlerinden biri, “gaybî haberleridir.” Gaybî haberler ise, bu Yirmi beşinci Söz’de beş ayrı başlıkta ele alınmaktadır. Bu i’caz yönlerinden bir başkası, “Kur’an’ın nazmındaki cezalettir.” Bediüzzaman, “İşaratu’l- İ’caz” isimli tefsirini sadece bunu göstermeye tahsis etmiştir. Burada Fatiha Sûresi ve ayrıca Bakara Sûresi’nden otuz üç âyetin açıklaması yapılmaktadır.

Mesnevi-i Nuriye, Bediüzzaman’ın Arabî bazı Risalelerini cem eder. Bu eserde on üç ayrı risale vardır ve bu risalelerin içinde Kur’an’ın mu’cizeliği konusuna hayli yer verilmiştir. Mesela “Reşhalar”da on dört sayfa “Kur’an denizinden bazı damlalar” başlığı altında Kur’an’ın bir kısım esrarını anlatmaktadır.6

Kur’anın İ’caz Yönleri: Bediüzzaman, 25. Söz’ü üç Şu’le’ye böler ve 1. Şu’le’de şu i’caz cihetlerine yer verir:

1- Nazmındaki cezalet

2- Üslûblarındaki bedaat

3- Beyanındaki beraat (parlaklık – üstünlük)

4- Manasındaki kuvvet

5- Lafzındaki fesahat

6- Câmiiyyet

Onun câmiiyyeti, şu alt başlıklarda ele alınır:

a- Lafzındaki câmiiyyet

b- Manasındaki câmiiyyet

c- İlmindeki câmiiyyet

d- Mebahisindeki câmiiyyet

e- Üslûb ve vecizliğindeki câmiiyyet

7- Gaybî Haberleri:

Kur’anın gaybî haberleri, şu alt başlıklarda ele alınır:

a- Geçmişe ait gaybî haberleri

b- Geleceğe ait gaybî haberleri

c- İlâhi hakîkatlere ait gaybî haberleri

d- Kevnî hakîkatlere ait gaybî haberleri

e- Ahirete ait gaybî haberleri

8- Şebabeti (daima genç kalması)

9- Bütün zamanlardaki bütün insanlara hitap etmesi

Bediüzzaman, 2. Şu’le’de ise, şu i’caz yönlerine dikkat çeker:

10- Kur’an’ın tamamında

a- Raik bir selaset

b- Faik bir selamet

c- Metin bir tesanüt

d- Muhkem bir tenasüp

e- Cümleleri ve heyetleri arasında kuvvetli bir teavün

f- Âyetler ve maksatları arasında tecavüp vardır.

11- Âyet sonlarındaki fezlekeler, esma-i hüsna.

12- Kelâmın tabakalarının ulviyet ve güzellik yönünden mütekellim, muhatap, maksat ve makama bakması yönüyle Kur’an’ın mu’cizeliği.

Bediüzzaman, 3. Şule’de ise şu cihetlere dikkat çeker:

13- Kur’an’ın, hilkatin muammasını keşfetmesi.

14- Felsefenin aciz kaldığı konularda Kur’an’ın tam bir isabetle gerçekleri bildirmesi.

15- Kur’an’ın hikmetiyle, ondan ders alan asfiya, evliya ve hükemanın hikmetlerinin mukayesesi.

Bediüzzaman, hatime kısmında şu i’caz cihetlerine atıfta bulunur:

16- Kur’anın tekrarlarındaki güzellik.

17- Kevnî ilimlerde mücmel ifadelerle anlatması.

18- Peygamber mu’cizelerinin rehberliği.

Dikkat edilirse 6., 7. ve 10. maddelerde toplam on altı alt madde vardır. Bunlar da ilave edildiğinde i’caz yönleri kırka yaklaşmaktadır. Ayrıca, mesela Kur’an’ın lafızlarındaki câmiiyyetin anlatıldığı 6. maddenin alt başlıklarında şunları görürüz:

a- Kelâmdaki câmiiyyet.

b- Kelimedeki câmiiyyet.

c- Harfteki câmiiyyet.

d- Sükûttaki câmiiyyet.

Bunlar gibi alt başlıklar da müstakil bir i’caz vechi olarak ele alınırsa, Kur’an’ın kırk i’caz vechine ulaşabiliriz. Ayrıca başlık olarak yer almayan, ancak satır aralarında işaret edilen durumlar da ilave edilirse, Kur’an’ın mu’cizelik yönlerini çok daha ileriye götürmek mümkündür. Mesela, Kur’an’ın gaybî haberlerinin anlatıldığı 7. maddede, o maddelere dâhil olmayan “batın ilimleriyle meşgul olanların Kur’an’ı mu’cize görmeleri”, başlı başına bir i’caz maddesi olarak da ele alınabilir. Bediüzzamanın ilgili kısımdaki ifadesiyle “ulema-yı bâtın için Kur’an baştanbaşa ihbarat-ı gaybiye nevindendir.”7 Yani bâtînî ilimlerle meşgul olan bazı zâtlar için Kur’an’ın tamamı gaybî haberler türündendir. Bunlardan bazılarının Rûm Sûresinin baş kısmından Kudüs’ün fethine, بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ hoş bir belde”8 ifadesinden İstanbul’un fethine tarih düşürmeleri meşhurdur.9 Gerçi herkes bu tür mu’cizeliği göremez, zevk edemez, fakat kendisi görüp zevk edemediğinden hareketle “böyle bir mu’cizelik yönü yoktur” deme hakkına da sahip olamaz.

Mukaddeme üç cüz’dür.

Birinci cüz’: Kur’an nedir? Tarifi nasıldır?

Elcevab: -Ondokuzuncu Söz’de beyan edildiği ve sair Sözlerde isbat edildiği gibi- Kur’an,

-şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi..

-ve âyât-i tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi..

-ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri..

-ve zeminde ve gökte gizli esma-i İlâhiyenin manevî hazinelerinin keşşafı..

-ve sutur-u hâdisatın altında muzmer hakaikın miftahı..

-ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı..

-ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifatat-ı ebediye-i Rahmaniye ve hitabat-ı ezeliye-i Sübhaniyenin hazinesi..

-ve şu İslâmiyet âlem-i manevîsinin güneşi, temeli, hendesesi..

-ve avalim-i uhreviyenin mukaddes haritası…

-ve zât ve sıfât ve esma ve şuun-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhan-ı katıı, tercüman-ı satıı..

-ve şu âlem-i insaniyetin mürebbisi..

-ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyetin mâ ve ziyası..

-ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi..

-ve insaniyeti saadete sevkeden hakikî mürşidi ve hâdîsi..

-ve insana hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emir ve davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir,

-hem bütün insanın bütün hacat-ı maneviyesine merci’ olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi’ bir Kitab-ı Mukaddes’tir.

-Hem bütün evliya ve sıddıkîn ve urefa ve muhakkikînin muhtelif meşreblerine ve ayrı ayrı mesleklerine, her birindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve her bir mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütübhane hükmünde bir Kitab-ı Semavî’dir.

Kur’an’ın tarifi

Kur’an en kısa tarifle “kelâmullah”tır. Ancak bu tarife Tevrat, İncil gibi diğer semavi kitaplar da girdiğinden, onlardan ayrılması için şöyle tarif edilir:

Kur’an, Allah’ın Cebrail aracılığıyla Hz. Muhammed’e (asm) indirdiği, tilavetiyle ibadet edilen kelâmıdır.” Hadis-i kudsîler de Allah’ın kelâmıdır, ancak bunları namazda okuyamayız. Keza, Hz. Peygamberin kalbine gelen ilham da bir nevi ilâhî kelâmdır, ama bu hiç bir zaman Kur’an vahyi derecesinde değildir.

25. Söz’de “Kur’an nedir? Tarifi nasıldır” başlığı altında Kur’an’a sıra dışı bir tarif getirilir. Bu tarifte, Kur’an’ın muhtevasından hareket edilmiştir. Kur’an, bu tarifte yer alan maddelerle değerlendirilmesi gereken bir kelâmullahtır.

Şimdi, tarifte yer alan maddelere kısaca bakalım:

Şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi

Kâinat bir kitaba benzer. Ama bu kitap, sınırlarını bilemeyeceğimiz kadar büyüktür. Kâinat kitabı Cenab-ı Hakkın kudret sıfatından gelmiştir. Kur’an ise O’nun kelâm sıfatından gelmiş olup, kâinat kitabının manalarını bize tercüme eder ve bu tercüme, ezeli bir tercümedir. Çünkü Allah’ın kelâm sıfatı, -diğer sıfatları gibi- hem ezeli, hem ebedidir.

Âyât-i tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi

Tekvini âyetler, kâinat kitabındaki “kün” emriyle yaratılmış her şeydir. Ay-Güneş, gece-gündüz, yer-gök gibi her şey ve bunların içinde yer alanlar hep birer âyettir. Âyet, “alâmet” anlamındadır. Bir harfin kâtibine delalet etmesi gibi, her bir varlık da Allah’a bir alâmettir. Yani O’nu gösterir, O’nu tanıttırır.

Bu tekvini âyetler, trafik işaretleri gibi sembolik anlatım özelliğine sahiptir. Trafik işaretleri, bilenlere tıpkı “sözlü anlatım” gibi nice şeyler söyler. Fakat işaretten anlamayanlar için, bu levhalar hiç bir anlam taşımaz. Tekvini âyetler de böyledir. Herkes onların ne dediğini bilmediğinden bir tarif ediciye ihtiyaç vardır.

İşte Kur’an, kâinattaki tekvini âyetleri okuyan çeşit çeşit dillerin ebedi tercümanıdır.

Âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri

Allah, gaybı ve şehadeti bilendir.10 Bu ifade “gayb ve şehadet âlemi” tabirlerine menşe olmuştur. Gayb, görmediğimiz âlem; şehadet ise, gördüğümüz âlemdir.

Kur’an hem görmediğimiz, hem de gördüğümüz âlemi bize tefsir eder. Mesela, melekler ve cinler görmediğimiz âlemin sakinleridir. Kur’an, bitkiler ve hayvanlardan bahsetme rahatlığında o gaybî âlemleri bize anlatmaktadır. Keza O, gördüğümüz âlemde görmediğimiz manalara dikkat çekmektedir. Mesela, dağlar ve ağaçlar gördüğümüz varlıklardır. Ama bunların Allah’ı zikretmesi ve O’na tesbihte bulunması, kendi aklımızla ulaşamayacağımız manalardır.

Zeminde ve gökte gizli esma-i İlâhiyenin manevî hazinelerinin keşşafı

Cenab-ı Hak, bir hadis-i kudsîde şöyle bildirir:

Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim (tanınmaya muhabbet ettim) ve mahlûkatı yarattım.”11

Hadis-i kudsîde beliğ bir teşbih vardır. Allah’ın isimleri ve unvanları bir hazineye benzetilmiştir.

Kur’an’ı okuduğumuzda, hemen her yerinde ilâhî isimleri görürüz. Mesela, besmelede “Allah, Rahman ve Rahîm” isimleri vardır. Fatiha’da Allah’ın Rab ve Malik isimleri açıktan yer alır ve O’nun Mabud, Müstean, Hadi ve Mudil, Mün’im ve Müntakim gibi isimlerine de işarette bulunulur. Son sûre olan Nas Sûresinde O’nun Rab, Melik ve İlâh isimlerine yer verilir. İşte Kur’an baştan sona bize Allah’ın isimlerini anlatmaktadır. Bu isimler gizli bir hazine hükmünde iken, Kur’anî gözle bakılınca görünür hale gelmişlerdir.

Sutur-u hâdisatın altında muzmer hakaikın miftahı

Âlemde ve insanlar arasında meydana gelen olaylar, anlayanlara çok şeyler söyler. Mesela, durup dururken deprem gelmez, dünya emir tahtında deprenir ve titrer.12 Bu deprenme ve titremede insanlara büyük mesajlar vardır. Öte yandan Kur’anî perspektiften baktığımızda, başımıza gelen her bir musibet kendi yaptıklarımızın bir karşılığıdır.13 Bir musibete maruz kalma durumunda, “acaba nerede hata ettik?” diye durup düşünmek lazımdır.

Keza, bazen hayır gördüğümüzde şer, şer gördüğümüzde de hayır olabilmektedir.14 Kur’an’da zikredilen Hz. Musa’nın Hz. Hızır’la olan maceralı yolculuğu, bu noktada çok mühim mesajlarla doludur.15

Yusuf Sûresini dikkatle incelediğimizde, olayları yorumlamada pek çok ipuçları bulabiliriz. Mesela, anlarız ki “Mısır’a aziz olmanın yolu, Kenan’da kuyuya atılmaktan geçer.”

Âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı

Kur’an bize gaybdan gelmiştir. O, gözle gördüğümüz âlemde yaşayanlara, görülmeyen âlemin dilidir. O’nun dili, bize pek çok gaybî sırları anlatmaktadır.

Şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifatat-ı ebediye-i Rahmaniye ve hitabat-ı ezeliye-i Sübhaniyenin hazinesi

Kur’an’ın ilk muhatabı Hz. Peygamberdir, ama tek muhatabı O değildir. Kur’an, “bütün insanlığa semavi bir sofra” özelliği taşır. Kur’an’da yüce Allah bizi kendisine muhatap alır, bize hitap eder. Onun “Ey insan! Ey insanlar! Ey kullarım! Ey iman edenler” gibi hitapları Rahmani birer iltifattır.16 Bir kaymakam veya bir vali herkesi muhatap olarak karşısına almazken, âlemlerin Rabbinin insanı kendine muhatap seçmesi ne büyük bir mazhariyettir!

İslâmiyet âlem-i manevîsinin güneşi, temeli, hendesesi

Dinin dört temel kaynağı vardır:

1-Kitap

2-Sünnet

3-İcmay-ı ümmet

4-Kıyas-ı fukaha

Edille-i şer’iye” denilen bu dört delil, sırasıyla Allah’ın kitabı olan Kur’an’ı, Hz. Peygamberin sünnetini, ümmetin ittifak ettikleri hususları ve müçtehit âlimlerin yaptıkları içtihatları içine alır.

Bu delillerden icmay-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha müstakil delil değillerdir, esasları itibarıyla kitap ve sünnete tabidirler. Keza, sünnet de tümüyle bağımsız olmayıp Kur’an’a tabidir. Hadis kitaplarında yer alan hususlar, Kur’an âyetlerinin açıklamasından ibarettir. Mesela hadis kitaplarında yer alan “taharet” bölümü Kur’anın temizlikle ilgili âyetlerini, “savm” bölümü oruçla ilgili âyetlerini, “salât” bölümü namazla ilgili âyetlerini açıklamaktadır. İslâm Dini, esas olarak Kur’ana dayanır. Kur’an, İslâm’ın güneşidir, aydınlatır. O’nun binasının temelidir, hendesesidir.

Avalim-i uhreviyenin mukaddes haritası

Kur’an, dünyayı aydınlattığı gibi ahireti de aydınlatır. Dünya ve ahiret, Allah’a nispetle dün ve yarın gibidir. Kur’an’ı okuduğumuzda, başta Cennet ve Cehennem olmak üzere ahiretin menzillerini görür, hatta oralarda gerçekleşecek konuşmalardan haberdar oluruz. Mesela Saffat Sûresi’nde Cennet ehli birinin arkadaşlarıyla olan muhaveresi anlatılır.17 Bu kimsenin dünya günlerinde ateist bir arkadaşı vardır. Arkadaşı inkârcı fikirleriyle onu etkilemeye çalışmaktadır. Neredeyse onun fikirlerine hak verir bir hale gelmişken Allahın lutfuyla imanında sebat eder, cennet ehlinden olur.

İbrahim Sûresinde ise, bize Cehennemden bir tablo sunulur.18 Cehennem ehli şeytanın etrafında toplanıp “senin yüzünden buraya düştük” diye sitem etmekte, o ise tam bir şeytanlıkla işin içinden sıyrılmaya çalışmaktadır.

Zât ve sıfât ve esma ve şuun-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhan-ı katıı, tercüman-ı satıı

Üstteki ibarede dört ayrı kavram ve bunlarla ilgili dört ayrı haber vardır. Edebiyatta leff ü neşr-i müretteb19 denilen san’ata göre değerlendirilirse, mana şöyle olur: Kur’an-ı Kerim, Allahın zâtının açıklayıcı sözü, sıfatlarının açık tefsiri, isimlerinin kati delili ve şuunatının parlak tercümanıdır.

Kur’an Allah’ı bize zat, sıfat, esma ve şuunatıyla anlatır. O’nun zatı, bir mevcud-u meçhuldür. O’na emsal hiç bir şey yoktur.20

O; ilim, irade ve kudret gibi sıfatlarla muttasıftır.

O, Rahman – Rahîm gibi nice isim ve unvana sahiptir.

Onun, kendini tanıttırmak, itaat edenlere mükâfat ve isyan edenlere ceza vermek gibi şuunatı vardır.

Âlem-i insaniyetin mürebbisi

Mürebbi, terbiye eder. Âlemlerin Rabbi olan Allah, Kur’an ile insanlık âlemini terbiye etmektedir. Özellikle ilâhî mesaja kulak veren kimselerin, Kur’an terbiyesi ile şekillendikleri açıkça görülmektedir. Kur’an’ın haram olarak bildirdiği şeylerin Müslümanlar tarafından terk edilmesi, bu terbiyenin bir sonucudur.

Öte yandan, insan cibilliyeti itibarıyla bencil iken, Müslümanların zekât ve sadaka verebilmesi, bencilliği aşarak başkalarına yardımcı olabilmesi, hep Kur’anî terbiyenin tezahürleridir. Günümüzde insanlık âleminin “sıfır faizli bir ekonomik hayat” peşinde koşması, Kur’anî terbiyenin neticesidir.

İnsaniyet-i kübra olan İslâmiyetin mâ ve ziyası

Bediüzzaman, medeniyetin güzellikleri için “insaniyet-i suğra”, İslâmiyet için ise “insaniyet-i kübra” tabirini kullanır. Ona göre, “Mehasin-i medeniyet, insani­yet-i kübranın mukaddimesidir.”21

Yani, medeniyetin güzellikleri olan sanayi, teknoloji ve bunların insanlığa getirdiği faydalar, kolaylıklar insanın diğer canlı­lardan üstünlüğünün küçük bir göstergesidir. Bununla beraber, eğer insan, insanlığın en mükemmel şeklini ortaya koyan İslâmi­yete sarılmazsa, gerçek insanlığı elde edemez.

Nitekim insaniyet-i kübra olan İslâmiyetten ruh almayanlar, insaniyet-i suğra olan medeniyetin nimetlerini de kö­tüye kullanmışlar, mesela yaptıkları uçaklarla masumları bombalamışlar, uydularla dünyanın her tarafına en müstehcen yayınları yaymışlar, ele geçirdikleri TV ka­nallarıyla rezaletin naşiri durumuna gelmişlerdir.

Su ve ziya, hayatın en temel unsurlarındandır. Kur’an’da her canlının sudan yaratıldığı anlatılır.22 Keza, ışık olmadığında her şey karanlıkta kalır. İşte Kur’an, İslâmiyetin ab-ı hayatı ve ziyası hükmündedir. Bütün İslâmi eserler bu ab-ı hayatla neşv-ü nema bulur, bütün meseleler Kur’an’ın ziyasıyla aydınlanır. O ziya olmazsa, ne melekleri görebilir, ne de kabirdekileri seyredebiliriz.

Nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi

Hikmet, eşyanın ve olayların neden ve niçin’lerini araştırmaktır. Bu cihetle felsefeye de “hikmet” adı verilmiştir. Ama insanlığın gerçek hikmeti Kur’andadır. Çünkü eşyanın ve olayların neden ve niçin’leri Kur’an’da anlatılmaktadır. Yoksa felsefe, varoluş sırrını henüz çözemediği gibi, öldükten sonra dirilmenin olup olmayacağına net bir cevap bulabilmiş de değildir. İnsan aklının mahsulü olan ilim ve hikmetle âleme baktığımızda, ne melekler vardır, ne de cinler görülür. Ama Kur’anî gözlükle âleme baktığımızda, âlemin her tarafı meleklerle doludur, cinler ise şu dünyamızda bize komşudur.

İnsaniyeti saadete sevkeden hakikî mürşidi ve hâdîsi

Mutluluk, hayatın en temel gayelerindendir. Her insan mutluluğu elde etmek ister. Bu zaviyeden baktığımızda, Kur’an insanlığı mutluluğa sevk eden gerçek mürşid ve rehberdir. İnsanlığa mutluluğu vadeden felsefi ekoller, -hedonizm örneğinde olduğu gibi- çoğu kere bedene mutluluk vermekten öteye geçemezler. Onların lügatinde “ahiret mutluluğu” diye bir kavram olmadığı gibi, “ulvi hazlar” da yoktur.

Kur’an ise, elimizden tutar, bizi “saadet-i dareyn“ denilen dünya ve ahiret mutluluğuna sevk eder. “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur”23 gibi âyetleriyle zikir gibi ulvi hazları bize hatırlatır, o hazlara bizi teşvik eder, mutluluğun zirvesine bizi ulaştırır.

Kitab-ı şeriat

Şeriat, “yol” anlamına gelir. “Allah’ın şeriati”, Allah’ın gösterdiği yoldur. “Şeriat” kelimesinin geçtiği bir âyette, Hz. Peygambere hitaben şöyle buyrulur: “Sonra seni din hususunda bir şeriat üzere kıldık, ona tabi ol!”24

Ancak “şeriat” denildiğinde daha çok, dinin hükümleri hatıra gelir, Kur’an, bu yönüyle bakıldığında bir emirler ve yasaklar manzumesidir. Yüce Allah, bu emirler ve yasaklarla bize yolu çizmekte, istikametli hayatı göstermektedir.

Kitab-ı dua

En güzel dua örnekleri Kur’an’da yer alır. Hz. Âdem’den Hz. Peygambere gelinceye kadar nice peygamberin duası Kur’an’da yer aldığı gibi, hemen her alanda yapmamız gereken dua örnekleri de Kur’an âyetlerinde bulunmaktadır.

Kitab-ı hikmet

Allah, Hakîm’dir, yani hikmet sahibidir. İlâhi hikmetin en güzel örneklerini Kur’an’da görebiliriz. O ilâhî kitap, kendisinde abes şeyler olmaktan münezzehtir, baştan sona lebalep hikmetle doludur.

Kitab-ı ubudiyet

Kur’an bize “abd” olmanın yollarını, sırlarını öğretir. Her peygamberin aynı zamanda abd olmasına dikkat çeker.25 Kur’an’ı okuyan kimse, ilâhî rububiyete karşı abd olarak nasıl tavır sergilememiz gerektiğini görür, “ne güzel kul” manasına mazhar olmaya çalışır.26

Kitab-ı emir ve davet

Kur’an’da pek çok emir ve davetler vardır. Bu emir ve davetler, insanın hem kendisiyle, hem de çevresiyle barışık olmasını sağlayacak esaslarla doludur.

Ey insanlar! Rabbinize ibadet edin!” emri, mushaf tertibine göre Kur’an’daki ilk emirdir.27 Daha sonraki diğer bütün emirler, bu emrin bir açılımıdır. Çünkü ibadet, emredilenleri yapmak ve yasaklardan kaçınmaktan ibarettir.

Öte yandan gerek fertlere, gerekse topluluklara yapılan davetler son derece önemli ve dikkat çekicidir. Mesela ehli kitaba yönelik şu davete bakalım:

De ki: Ey ehl-i kitap! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin! Allahtan başkasına ibadet etmeyelim. O’na hiç bir şeyi şerik kılmayalım. Ve Allah’ı bırakıp da bazımız bazımızı rabler edinmesin.”28

Kitab-ı zikir

Zikrin en efdali, La ilâhe illallah’tır.”29 Kur’an baştan sona tevhidi anlatarak Rabbimizi bize tanıtır.

O, bir öğüt kitabıdır. Bu yönden Kur’an’a “Zikir” adı da verilir. “Zikri (Kur’an’ı) biz indirdik, onu koruyacak olan da biziz” âyetini bu meyanda hatırlayabiliriz.30

Öte yandan onda “Allah bize yeter” meâlinde “Hasbünallah ve ni’me’l- Vekil” misillü nice zikir âyetleri bulunmaktadır.31

Kitab-ı fikir

Kur’an bir fikir kitabıdır. Nüzûlünden bu güne nice fikir ehli insan ondan istifade etmiş, ondaki fikirlerle aydınlanmıştır. Bediüzzaman şöyle der:

Fikrin sönük ise; Kur’anın güneşi altına gir, imanın nuruyla bak ki: Yıldız böceği olan fikrin yerine her bir âyet-i Kur’an, birer yıldız misillü sana ışık verir.”32

Hem bütün insanın bütün hacat-ı maneviyesine merci’ olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi’ bir Kitab-ı Mukaddes’tir.

Kitab-ı Mukaddes

Kur’an mukaddes, yani kutsal bir kitaptır. Bir kitap olmakla beraber, insanın bütün manevi ihtiyaçlarını bütün zamanlarda karşılayacak esasları kendinde cem eder. İnsan, maddi ihtiyaçlarını akıl ve tecrübesiyle karşılayabilecek bir donanıma sahiptir. Fakat marifetullah, muhabbetullah, ruhani lezzet gibi manevi ihtiyaçlarını sadece akıl ve tecrübesiyle karşılaması mümkün değildir. İşte Kur’an ilâhî kelâm olarak onun bütün manevi ihtiyaçlarına cevap verir.

Hem bütün evliya ve sıddıkîn ve urefa ve muhakkikînin muhtelif meşreblerine ve ayrı ayrı mesleklerine, her birindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve her bir mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütübhane hükmünde bir Kitab-ı Semavî’dir.

Meslek ve meşrep

Meslek, sülûk edilen yol; meşrep ise su içilen yer demektir. Müslümanlar üst kimlikte bir olmakla beraber meslek ve meşreplerinde farklı olabilirler. Mesela, tasavvuf yolu bir meslektir. O yolda farklı seyr u sülûklar esas alınmış, Nakşibendî, Kadiri gibi tarikatler çıkmıştır. Bu, aynı hedefe deniz, hava, kara ve tren yoluyla varılabilmesine benzer.

Tasavvufu bir meslek, tasavvuf içinde farklı tarzları bir meşrep; Risale-i Nur yolunu bir meslek, o yol içinde farklı ekolleri bir meşrep olarak görmek mümkündür. Meşrep kelimesinin kaynağı şu olaya dayanır:

İsrailoğulları Hz. Musa’nın rehberliğinde Kızıldenizi geçerler. Çölde susadıklarında Hz. Musa’dan su talebinde bulunurlar. Cenab-ı Hak, Hz. Musa’ya “Asa’nı taşa vur!” diye vahyeder. Hz. Musa, asasını taşa vurunca, İsrailoğullarının kabileleri sayısınca, on iki yerden su çıkar. Böylece, her kabile kendine tahsis edilen bölümden suyunu içer, aralarında münakaşa olmaz.

İşte, üstteki olayı anlatan âyette “Onlardan her biri meşrebini (su içme yerini) bildi”33 ifadesi, meşrep kelimesine kaynak olmuştur. Evet, su içme yerleri farklıdır, ama hepsi aynı kaynaktan su içmektedir.

Kitab-ı Semavî

Kur’an, yağmur ve ışık misali semavidir. Yani o, arza mensup değildir. Beşerin bilgi ve tecrübesinin mahsulü de değildir.

Allah’ı tanımada ve dini yaşamada çeşit çeşit meslekler ve meşrepler vardır. Kimi insan kalp ağırlıklıdır, kimi akıl ağırlıklı… Kimi enfüsi gider, kimi âfâkî… İşte bütün bu farklı meşrep ve meslek sahipleri hepsi de aynı Kur’an’a yönelmekle beraber her birisi Kur’an’dan kendine has bir zevk ve şevki alır, onunla mutmain olur. Kur’an sofrasından herkes doyarak kalkar.

Böyle bir mazhariyet, insan karihasından çıkan bir eserde asla söz konusu olamaz. Mesela felsefeci bir şahsın sohbet halkasından ancak felsefeye ilgi duyanlar tok olarak kalkar, diğerleri değil doymak, muhatap bile olamazlar.

İkinci cüz’ ve tetimme-i tarif:

Kur’an, arş-ı a’zamdan, ism-i a’zamdan, her ismin mertebe-i a’zamından geldiği için, -Onikinci Söz’de beyan ve isbat edildiği gibi- Kur’an, bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah’ın kelâmıdır. Hem bütün mevcudatın İlâhı unvanıyla Allah’ın fermanıdır.

Tarifin tetimmesi

Tetimme, “bir şeyi tamamlayan” demektir. Tarifin bu kısmında, önce “Kur’an-esma” ilişkisine yer verilmiştir. Şöyle ki:

Kur’an arş-ı azamdan, ism-i azamdan ve her bir ilâhî ismin en büyük mertebesinden gelmiştir.

Arş-ı azam, “en büyük arş” demektir. Arş, kelime anlamı itibarıyla “taht” anlamında kullanılır. “Allah’ın arşı” dediğimizde, O’nun âlemdeki saltanatı ve hükümranlığı hatıra gelir. İşte Kur’an, O’nun insanlık âlemini idarede ortaya koyduğu esaslar manzumesidir.

İsm-i azam, “en büyük isim” demektir. Hz. Peygamber en büyük peygamber olarak ism-i azama mazhar olduğu gibi, Kur’an dahi bütün ilâhî kitaplar içinde en mümtaz olmasıyla hem ism-i azama, hem de bütün ilâhî isimlerin azami tecellilerine mazhar olmuştur. Bundan dolayı Kur’an, “bütün âlemlerin Rabbi” itibarıyla Allah’ın kelâmıdır. Hem insana bakar, hem cinne… Hem dünyaya bakar, hem ahirete…

Onun bu özelliği, Hz. Peygambere gelen vahyin en üst mertebede olmasındandır. Mesela, veli bir zata gelen ilham, o veliye has özel bir bilgi ihtiva eder. Hz. Peygambere gelen Kur’an ise, O’na has bir bilgi olarak gelmemiş, bütün âlemlere duyurulmuştur.34

İlâhî, müteal bir haberleşme mekanizması olan vahiy, birtakım unsurlardan müteşekkildir. Şu âyette, bu unsurları toplu halde görebiliriz:

Şüphesiz bu Kur’an, Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. İnsanları uyaran bir peygamber olman için onu, apaçık bir Arabça lisan ile senin kalbine Emin Ruh (Cebrail) getirdi.35

Âyetten hareketle, bu unsurları şöyle sıralayabiliriz:

1. Kur’an, Âlemlerin Rabbinin kelâmıdır.

2. Kur’an, melek vasıtasıyla Hz. Peygambere getirilmiştir. Bu da, Hz. Cebrail’dir.

3. Vahyin iniş yeri, Hz. Peygamberin kalbidir.

4. Gelen vahiy, Hz. Peygamberin lisanı üzere Arabçadır.

5. Hz. Peygamber, vahiyle insanları uyarmakla görevlidir.

Bu beş unsurdan konumuzla ilgili olan 1. ve 5. maddeleri kısaca açıklamakta fayda görüyoruz:

1 Allah’ın kelâmı olma vasfı, sadece Kur’an’a has bir özellik değildir. Fakat ilâhi kitaplar içinde Kur’an’ın apayrı bir yeri vardır. Zira Kur’an, belli bir devir ve belli bir topluluk için değil, bütün devirler ve bütün insanlar için gönderilmiştir. İşte bu noktadan Kur’an, “Âlemlerin Rabbi” unvanıyla Allah’ın kelâmıdır.

Ayrıca, veli veya mistik bir kişi, kendi kalp aynasıyla ilhama mazhar olabilir. Fakat bu ilham hususîdir, kendisinin özel hayatıyla ilgilidir, onun geleceğine bakan cüz’î bir olayla alâkalıdır. Bu konumda olan bir insan, “Kalbim Rabbimin ilhamına mazhardır” diyebilir, fakat “kalbim âlemlerin Rabbinden ilhama mazhardır” diyemez.36 Çünkü ilâhi lütuf, o kişiye ona has bir tecelli ile ulaşmıştır. Kur’an ise, Rasulullah’ın kalbine bütün insanlığı ilgilendiren meseleleri halletmek için inmiştir. Bu noktadan dahi, “Kur’an Âlemlerin Rabbinin kelâmıdır.”

5 Gelen vahiy, Hz. Peygambere özel bir marifet ve bilgi olarak kalması için gönderilmemiş, insanlığa ulaştırması için gönderilmiştir. Hz. Cebrail, bu mesajın peygambere gelişinde bir elçi olduğu gibi, Hz. Peygamber de insanlığa ulaşmasında bir elçidir. Kalbine ilham gelen bir veli ise, tebliğle görevli değildir. Hatta kalbine gelen ilhamı söylemesi, gurur alameti kabul edileceğinden çoğu kere söylememesi daha uygun olur. Bu durum, vahiyle ilham arasındaki mühim farklardan birini teşkil etmektedir.

Hem bütün Semavat ve Arzın Hâlıkı namına bir hitabdır.

Hem rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir.

Hem saltanat-ı âmme-i Sübhaniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir.

Rububiyet-i mutlaka

Rububiyet-i mutlaka, her şeyi içine alan terbiye demektir. Allah, âlemlerin Rabbidir, yani her şeyi terbiye edendir. Onun insanlık âlemini terbiyesi vahiylerle olmuştur. Vahiy, bir yönüyle tarihin seyrine ilahi bir müdahaledir. Yani insanlar kendi hallerine bırakılmamış, vahiyle iyiye, güzele ve doğru olana sevk edilmişlerdir. Kur’an ise bu ilahi vahyin en kapsamlı şeklidir.

Ezeli hutbe

İlâhi saltanat, her şeyi kuşatmıştır. Her şeyde O’nun rahmet eserleri olduğu gibi, saltanat eserleri de vardır. Kur’an, umum varlıklara yönelik ezeli bir hutbedir.

Hem rahmet-i vasia-i muhita nokta-i nazarında bir defter-i iltifatat-ı Rahmaniyedir.

Rahmani iltifatların defteri

Allah’ın her şeyi kuşatan geniş bir rahmeti vardır. Kur’an, o rahmetin tecellîgâhı olmasıyla Rahmani iltifatların bir defteridir.

Hem ulûhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazan şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır.

Şifreli iletişim mecmuası

Kur’an’ı Kerîm’de 29 sûre başında huruf-u mukattaa bulunur. Bunlar bir harften beş harfe kadar değişmektedir. Mesela, “Nun”, “Ha- Mim”, “Elif- Lam-Mim”, “Elif- Lam -Mim- Ra” ve “Kef-He-Ye-Ayn-Sad.” Bu harflerin, -İşaratu’l- İ’cazın baş kısmında açıklandığı üzere- çok yönlü izahları vardır. Bunlardan biri de, Allah ile Rasulü arasında bir tür özel şifre olmasıdır.37

Hem ism-i a’zamın muhitinden nüzûl ile arş-ı a’zamın bütün muhatına bakan ve teftiş eden hikmet-feşan bir Kitab-ı Mukaddes’tir.

Kur’an, ism-i azamın mazharıdır. En büyük isme mazhar olunca arş-ı azamın her tarafına bakan ve teftiş eden bir konumdadır. Yani, ilâhî saltanatın bütün daireleriyle Kur’anın münasebeti vardır.

Ve şu sırdandır ki, “Kelâmullah” unvanı kemâl-i liyakatla Kur’ana verilmiş ve daima da veriliyor.

Allah’ın kelâm sıfatı

Kelâmullah, “Allahın kelamı” demektir. Allah’ın kendisine layık kelâm sıfatı vardır. Mahlûkatına konuşma özelliği veren zat, elbet kendi de kendine layık bir şekilde konuşmaktadır.

İlâhî vahiy, vahye mazhar olanların kabiliyetine göre farklılık arzeder. “Bir şey mutlak zikrolunca ondan kemâl murat olunur” kaidesince, “Allah’ın vahyi” denildiğinde bundan peygambere gelen vahiy anlaşılır.

Tevrat, İncil gibi diğer semavi kitaplar da Allah’ın kelâmıdır. Fakat bütün bu ilâhî kelâmlar içinde “Kelâmullah” unvanını en ziyade hak eden, Kur’an-ı Kerîm’dir, Allah’ın kelâmını göstermede en ziyade öne çıkan O’dur.

Kur’andan sonra sair enbiyanın kütüb ve suhufları derecesi gelir. Sair nihayetsiz kelimat-ı İlâhiyenin ise bir kısmı dahi has bir itibarla, cüz’î bir unvan ile, hususî bir tecelli ile, cüz’î bir isim ile ve has bir rububiyet ile ve mahsus bir saltanat ile ve hususî bir rahmet ile zahir olan ilhamat sûretinde bir mükâlemedir. Melek ve beşer ve hayvanatın ilhamları, külliyet ve hususiyet itibariyle çok muhteliftir.

Allahın kelimeleri

Kur’andan sonra derece itibariyle diğer peygamberlerin kitapları ve sahifeleri gelir. İlhamlar da bir nevi ilahi mükâlemedir. Allah; melek, insan ve hayvanlarla da konuşur. Bu ilhamlar, külliyet ve hususiyet itibariyle birbirinden çok farklıdır. İlgili bir âyette şöyle buyrulur:

De ki: Rabbimin kelimelerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadar da ilave etsek (denizlere deniz katsak); Rabbimin kelimeleri tükenmeden önce denizler tükenirdi.”38

Allahın kelâm sıfatı, vahiy kavramıyla çok yakından alâkalıdır. Şöyle ki:

Beşer ötesi bir bilgi türü olan vahiy, Allah’ın insanlar içinden seçtiği kimselere mesajını bildirmesidir. Böyle bir olay, hiç şüphesiz düşünen kimseleri derin bir hayrette bırakmaktadır. Mekânla mukayyet olan insana, zaman ve mekân kaydından uzak Zât-ı Zülcelâl’den mesaj gelmesi ve bu mesajın kelime ve ibare olarak temessül etmesi, ne kadar büyük bir hadisedir.39

Kelime olarak vahiy, “birisine sür’atle işarette bulunmak” anlamındadır.40 Bu işarette bir gizlilik, bir kapalılık söz konusudur.41 Yani, alıcı-verici dışındaki bir üçüncü şahıs, bu işarete muhatap olamaz. Böyle bir işaret; remizli bir kelâmla veya terkîpten mücerret bir sesle veya bazı azaların işaretiyle veya yazıyla olabilir.42

Istılah olarak vahiy, “Allah’ın, irade ettiği bilgileri rasûllerine kelâm, söz ve mana olarak bildirmesi; Allah ile peygamberi arasında mahiyetini ancak Allah’ın ve peygamberinin bilebileceği bir iletişim vasıtasıdır.”43 “Allah’ın, kullarından seçmiş olduğu kimseye, beşer için mutat olmayan gizli bir yolla bildirmek istediğini bildirmesi, mesajını iletmesidir.”44

Kur’an âyetlerine baktığımızda, Cenab-ı Hakk’ın

1. Semaya,

2. Arza,

3. Meleklere,

4. Arıya,

5. Hz. Musa’nın annesine,

6. Havarîlere,

7. Peygamberlere vahyettiğini görürüz.

Karşımıza çıkan bu tablo, Allah’ın bütün varlıklarla, o varlığın kapasitesi nisbetinde konuştuğunu, mesajını bildirdiğini gösterir.

1. Allah’ın semaya vahyettiğini bildiren âyet, ilk yaratılış safhasından bahseden ve Allah’ın emriyle sema ve arzın yokluktan vücut sahasına çıkmalarını bildiren âyetin hemen peşine gelmiştir:

Allah her semaya görevini vahyetti”45 meâlindeki bu âyet, her bir semada yürürlükte bulunan kanunlara işaret etmekte46 ve orada bulunan sema ehline, taat ve ibadetle ilgili ilâhî emri bildirmektedir.47

2. Allah’ın arza vahyettiğini bildiren âyet, dünyanın kıyamette şiddetli bir sarsıntı ile sarsılıp, içindeki ağırlıkları çıkarıp attığında; Allah’ın emriyle, üstünde ne olup bittiğini söylemesiyle alâkalıdır. Bu söyleyişin hikmeti “Çünkü Rabbin ona konuşmasını vahyetmiştir”48 şeklindeki talîl cümlesiyle açıklanır. Buradaki vahiyse, emir ve izin anlamındadır.49

3. Allah’ın meleklere olan vahyi, Bedir savaşıyla ilgili âyetler içinde geçer: “Hani, Rabbin meleklere şöyle vahyediyordu: Ben sizinle beraberim. Haydi, iman edenlere sebat verin. Ben kâfirlerin kalplerine korku salacağım.”50

Görüldüğü gibi buradaki vahiy, bir emir ve direktif verme anlamı taşımaktadır.51

4. Allah’ın arı gibi küçük bir hayvana vahyetmesi gerçekten düşündürücü bir husustur. İlgili âyet şöyle der:

Rabbin bal arısına ‘dağlardan, ağaçlardan insanların yaptıkları çardaklardan evler edin. Sonra, her çiçekten ye ve Rabbinin yolunda inkıyat ile git’ diye vahyetti.52

Buradaki vahiy, ilham anlamı taşımakta olup, arının, değişmeyen fıtrî iç düzenine işaret etmektedir.53

5. Hz. Musa dünyaya geldiği sıralarda Mısır’a hükmeden Firavun, İsrailoğullarının erkek çocuklarını öldürtmektedir. Oğlunun da öldürülmesinden endişe eden Hz. Musa’nın annesine şu ilâhî teselli gelir:

Çocuğunu emzir, onun başına bir şey gelmesinden korktuğunda (sandık içinde) denize bırak. Korkma ve üzülme! Biz onu tekrar sana kavuşturacağız ve onu peygamberlerden yapacağız.”54

Hz. Musa’nın annesine gelen bu ilham, onu teselli edici ve yönlendirici bir keyfiyet arzetmektedir. Aynı zamanda ileriye yönelik iki müjdeyi taşımaktadır. Bu iki müjde, Musa’nın annesine geri döndürülmesi ve küçük Musa’nın ileride bir peygamber olmasıdır.

Musa’nın annesine il­hamın nasıl ve ne şekilde geldiği meçhulümüz olmakla beraber, bunun rüyada bildirilmesi ya da -Hz. Meryem’de olduğu gibi- melek gönderilmesi şeklinde olabilir.55

Bu şekilde bir ilhama mazhariyeti, sadece Musa’nın annesine has bir olay olarak görmek hatadır. Benzeri durumlarda böylesi ilhama mazhar çok kişi vardır. Bu ilhamlar, -Musa’nın annesi örneğinde olduğu gibi-, “teselli edici, yönlendirici ve gelecekten haber verici” özellikler taşımaktadır.

6. Havariler, Hz. İsa’ya, hayatında tâbi olan arkadaşlarıdır. Bunlar da, “Hani havarilere ‘Bana ve Rasulüme iman edin’ diye vahyetmiştim”56 âyetinin ifade ettiği gibi, ilâhî mesaja muhatap olmuşlardır. Burada vahiy, ilham anlamında kullanılmıştır.57

Yere ve göğe, yerin ve göğün sakinlerine vahyedildiğini bildiren Kur’an âyetleri bizlere engin bir tefekkür ufku açmakta ve canlı-cansız bütün varlıkların Allah’tan gelen talimatla hareket ettiğini göstermektedir. Bir uzay aracının yerden gelen direktiflere göre yönlendirilmesi gibi, her şey Allah’ın Rububiyet arşından gelen direktiflerle yönlendirilir. Bu direktiflerden cansız varlıklara, hayvanlara, meleklere gelenleri kevnî vahiy” olarak görebiliriz. Bunların hepsi hiç bir isyanları olmadan İlâhî program çerçevesinde hareket etmektedir.

Görüldüğü gibi, vahiy kelimesi Kur’an’da sadece peygambere gelen vahyi göstermek için kullanılmamıştır. Öyle ki arı bile ilâhî vahiyden nasibini almıştır. Nasıl ki bir padişahın sadrazamla, bir askerle ve sıradan bir raiyyetiyle konuşması farklı farklıdır. Sadrazamıyla bütün memleketi ilgilendiren meseleleri konuşur. Bir askere, “şunu şöyle yap!” diye emir verir. Sıradan bir raiyyetine de, onu ilgilendiren küçük bir meseleyi konuşur. Onun gibi, Cenab-ı Hak peygamberine bütün insanlığı ilgilendiren evrensel mesajını verir. Meleklere, yapmaları gereken şeyleri emreder. Kalbi mahzun salih bir kuluna da, gönlünü hoş edecek şeyleri ilham eder.

Üçüncü Cüz’:

Kur’an, asırları muhtelif bütün enbiyanın kütüblerini ve meşrebleri muhtelif bütün evliyanın risalelerini ve meslekleri muhtelif bütün asfiyanın eserlerini icmalen tazammun eden…

Kur’an ağacı

Kur’an, bir ağaca benzer. Bu semavi ağacın kökleri diğer semavi kitaplar, meyveleri ise onu esas alarak telif edilen eserlerdir. Nitekim meşrepleri farklı bütün evliya ve meslekleri farklı bütün seçkin mü’minler Kur’anı referans alarak eser telif etmişlerdir.

Evliya – asfiya farkı

Evliya, “veli” kelimesinin, asfiya ise “safi” kelimesinin çoğuludur. Ehl-i ilim kimseler de veli olabilirse de, ilim sahibi olmak veli olmak için şart değildir. Veli zâtlar, kalp aynalarını günah kirlerinden uzak tutmuşlar ve o parlak kalpleriyle ilâhî ilhama mazhar olmuşlardır. Asfiya ise, daha çok akıl cihetiyle temayüz etmiş ilim ehli seçkin kimselerdir. Asfiyanın bir kısmı, aynı zamanda evliya sınıfına da dâhildir.

ve cihat-ı sittesi parlak ve evham u şübehatın zulümatından musaffa

– ve nokta-i istinadı, bilyakîn vahy-i semavî ve kelâm-ı ezelî..

-ve hedefi ve gayesi, bilmüşahede saadet-i ebediye..

-içi, bilbedahe hâlis hidayet..

-üstü, bizzarure envâr-ı iman..

-altı, biilmelyakîn delil ve bürhan..

-sağı, bittecrübe teslim-i kalb ve vicdan..

-solu, biaynelyakîn teshir-i akıl ve iz’an…

-meyvesi, bihakkalyakîn rahmet-i Rahman ve dâr-ı cinan…

-makamı ve revacı, bilhads-is sadık makbul-ü melek ve ins ü can bir Kitab-ı semavî’dir.

Kur’anın tarifine dair üç cüz’ündeki sıfatların her biri başka yerlerde kat’î isbat edilmiş veya isbat edilecektir. Davamız mücerret değil, her birisi bürhan-ı kat’î ile müberhendir.

Kur’an’ın altı ciheti

Bir şeye, başlıca altı cihetten bakılabilir. Kur’an’a da altı cihetten baktığımızda, onun kemâlini görürüz. Şöyle ki:

Dayanma noktası: Kur’an, vahye dayanır. O semavi bir vahiy ve ezeli bir kelâmdır.

Hedef ve gayesi: Ahiret saadeti.

İçi: Halis hidayet.

Üstü: İman nurları.

Altı: Delil ve bürhan.

Sağı: Kalp ve vicdanın tasdiki.

Solu: Akıl ve iz’anın ona musahhar olması.

Meyvesi: Rahmanın rahmeti ve cennet diyarı.

Makamı ve revacı: Melek, ins ve cinnin makbulü semavî bir Kitabtır.

Bunları kısaca açıklamakta yarar görüyoruz:

Kur’an vahye dayanmış olmakla en etkin kelâm konumuna gelir. Çünkü “Allah böyle söylüyor” dediğimizde kelâmın gücü zirveye çıkar. Bir muhtarla bir devlet başkanı aynı sözü söyleseler, güç itibariyle aynı olmaz. Dünyevi ideolojiler ve felsefi sistemler genelde dünya mutluluğu vaat ederler, ama neredeyse hiçbirinde ahiret mutluluğu vaadi yoktur. Kur’an ise hem dünyada mutlu eder, hem de ahirette… Mesela, günahlar fıtrata bir isyandır. Günah işleyenler, daha dünyada en azından vicdan azabı çekmeye başlar. Kur’an ise bunları yasakladığı cihetle, müntesiplerini dünyada da mutlu eder, ahirette de…

Kur’an’da yer alan bütün âyetler yol göstericidir, yönlendiricidir. Mesela Firavunun kötülüğü veya Karun’un cimriliği anlatılırken, “Siz bunlar gibi olmayın”; Hz. Yusuf’un iffeti ve Hz. Musanın mücadelesi anlatılırken, “siz de Yusuf gibi iffetli olun, Musa gibi hak yolunda mücadele edin” mesajı vardır.

Kur’an’ın üstünde iman nurları parlar. O bize hem Allah’ı hem de diğer iman esaslarını anlatır. Felsefeciler kendi akıllarıyla Allah’ı bulur ve ona göre anlatırlar. Kur’an’da ise, Allah’ın kendini anlatması vardır. Böyle olduğu için, Allah’ı bilmenin en doğru ve kolay yolu, Kur’an’ı dikkatle okumaktır.

Kur’an, meselelerini delillerle anlatır. “Şunlara inanın” demekle bırakmaz, inanılması gereken esasların delillerini de söyler. Mesela, Yasin Sûresinin başında Cenabı-ı Hak önce hikmetli Kur’an’a yemin eder, devamında Hz. Peygambere hitaben “şüphesiz sen rasullerdensin” der.58 Çünkü Hz. Peygamberin peygamberliğine en büyük delil, Kur’an-ı Hakîmdir. Böyle bir kelâm elbette insan sözü olamaz. Öyleyse, bu kitabı tebliğ eden zât, peygamberdir.

Kalp ve vicdan, Kur’an’ın esaslarını kabule müheyyadır. Hatta “vicdan ve Kur’an, birbiriyle ikizdir” denilir. Yani, Kur’an’da hangi hükümler varsa, vicdanda bunların tasdiki vardır. Mesela Kur’an adaleti, iyiliği, yakınlara vermeyi emreder. Fuhşiyatttan, münkerattan, azgınlıktan ise nehyeder.59 İnsanın bozulmamış fıtratının ifadesi olan vicdan, bu emir ve nehiyler karşısında tam bir teslimiyetle “evet, evet, böyle olmalıdır” der. Kur’an içkiyi yasaklarken, bazılarının “içki, medeniyetin bir lazımıdır, içki içmeyen kimse çağdaş olamaz” demeleri Kur’an’ın fıtratla barışıklığını cerh etmez. Çünkü böyle diyenler fıtrata isyan etmiş kimselerdir. İçkinin bu kadar zararı gözler önünde iken, onu medeniyetin bir lazımı görmek akl-ı selimin kabul edebileceği bir durum değildir.

Kur’an, akla hitap eder, meselelerini akla havale eder. Pek çok âyette “aklınızı kullanmıyor musunuz?” denilmesi bunu açıkça göstermektedir.60

Onun anlattığı yüksek hakikatler, akılla anlaşılır. Gerçi bazı meseleleri aklı aşar, ama bu onların akla aykırı olduğu anlamına gelmez. Mesela miraç ve kader konuları böyledir. Akıl, başlangıçta bu meseleleri anlamakta zorlanır, fakat zamanla kademeli olarak anlar.

1 İsra, 88

2 Muhammed Mütevelli Şaravi, Kur’an Mu’cizesi, s. 62

3 Abdulazîm Zerkani, Menâhilu’l- İrfân, II, 304- 305

4 Muhammed Ebu Zehra, el – Mu’cizetü’l – Kübra el – Kur’an, s. 255

5 Ankebut, 51

6 Bu kısım Abdülmecid Efendinin Mesnevi tercümesinde kısa geçilmiştir. İsteyenler, “Mesnevi Dersleri” adıyla yaptığımız tercüme ve açıklamalara bakabilirler. Bkz. Selsebil Yay. İst. 2014. s. 53-67

7 Nursi, Sözler, s. 405

8 Sebe’, 15

9 Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, VI, 3956

10 Bkz. En’am 73, Tevbe 105, Ra’d 9, Secde 6…

11 Aclûni, Keşfü’l-Hafa, II, 132

12 Zilzal, 1 ve devamı

13 Mesela bkz. Şûra 30

14 Bkz. Bakara, 216

15 Bkz. Kehf, 60 – 82

16 Mesela bkz. İnfitar 6, Bakara 21, Zümer 16, Tevbe 23, 28, 34, 38, 119, 123…

17 Saffat, 50 – 59

18 İbrahim, 22

19 Leff, sarmak, neşr ise dağıtmak demektir. Leff ü neşr birden fazla durumu zikrettikten sonra, bu durumlarla alâkalı hükümleri söylemektir. Mesela “Hz. Eyyub ve Hz. Süleyman, sabır ve şükür kahramanlarıdır” ifadesinde leff ü neşr san’atı vardır.

20 Bkz. Şûra, 11

21 Nursi, Muhakemat, s. 38

22 Bkz. Enbiya, 30

23 Ra’d, 28

24 Casiye, 18

25 Bkz. Nisa 172, Meryem 30, İsra 1, Cin 19…

26 Sad, 30 ve 44. Bu ifade Kur’an’da hem Hz. Eyyub, hem de Hz. Süleyman için kullanılır. Hazreti Eyyub sabır kahramanıdır, Hz. Süleyman ise şükür kahramanı…

27 Bakara, 21

28 Âl-i İmran, 64

29 İbn Mâce, Sünen, Edeb, 25

30 Hicr, 9

31 Bkz. Ali İmran, 173

32 Nursi, Sözler, s. 635

33 Bakara, 60

34 Bkz. Şadi Eren, Kur’anda Gayb Bilgisi, s. 120-123.

35 Şuara, 192-195

36 Nursî, Sözler, s. 121

37 Nursi, İşaratu’l- İ’caz, s. 66

38 Kehf, 109

39 Seyyid Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, V, 3170

40 Râğıb İsfehânî, Müfredât fî Ğarîbi’l- Kur’an, s.809; İbrahim Enis, Mu’cemu’l-Vasît, s. 1018

41 İsmaîl Hakkı Bursevî, Ruhu’l-Beyân, I, 325

42 İsfehanî, s. 809

43 Şerafeddin Gölcük ve Süleyman Toprak, Kelâm, s. 288

44 Zerkanî, Menahilu’l-İrfan, I, 56

45 Fussilet, 12

46 Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, V, 3115

47 Celâleddin Süyûtî ve Celâleddin Mahallî, Celâleyn, s. 631

48 Zilzal, 5

49 Muhammed Ali Sâbunî, Safvetu’t- Tefasir, III, 591

50 Enfal, 12

51 Ahmed Mustafa Merağî, Tefsîru’l-Merâğî, IX, 176; Subhi Salih, Mebahis fî Ulûmi’l- Kur’an, s. 24

52 Nahl, 68-69

53 İbn Kesir, Tefsiru’l- Kur’an’il- Azim, II, 575; Mahmud Bin Ömer Zemahşerî, Keşşaf, II, 618; İbnu’l-Hasen Tabersî, Mecmau’l- Beyan, III, 371; Meraği, XIV, 103

54 Kasas, 7

55 Râzi, Mefatihu’l – Gayb, XXII, 51-52

56 Mâide, 111

57 İbn Kesir, II, 115; Ebu’l-Berekat Nesefî, Medariku’t- Tenzil ve Hakaiku’t- Te’vil, I, 309; Merağî, VI, 57

58 Yasin, 2-3

59 Nahl, 90

60 Mesela, bkz. Yasin 68, Bakara 44-76, En’am 32, A’raf 169, Yunus 16, Hûd 51, Yusuf 109…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir