Kur’an, bir sırlar denizidir. Her müfessir bu denizden bazı incileri tefsirinde gösterir. Bu sırlarla ilgili olarak Hamdi Yazır şöyle der:
“Kur’an’da öyle işaretler vardır ki, bunlar Kur’an ilmiyle ciddi meşguliyetten sonra sezilmeye, sonra da olayların cereyanıyla te’vili anlaşılmaya başlar.” (II, 1047-1048)
Şimdi, Kur’an âyetlerinde yer alan ve günümüzde daha iyi anlaşılan bazı ilmî gerçeklere Hamdi Yazır’ın tesbitleriyle bakmaya çalışalım:
1. Ulaşım vasıtları
Cenâb-ı Hak Nahl sûresi 8. âyette at, katır ve merkebin insanlara binek olarak yaratıldığını nazara verir ve ardından şöyle der: “Allah daha bilemeyeceğiniz neler neler yaratır.”
Hamdi Yazır şöyle der: “Âyet; tren, otomobil, uçak gibi binitlere işaret etmektedir.” (V, 3088)
2. Koku nakli
Hz. Yakup, en sevdiği oğlu Yusuf’tan uzun yıllar ayrı kalır. Hz. Yusuf’un, Mısır gibi uzak bir diyardan gömleğini kendisine göndermesi sırasında, çevresindekilere “Bana şâyet ‘bunak’ demezseniz, doğrusu ben Yusuf’un kokusunu alıyorum” der. (Yusuf, 94)
Hamdi Yazır, bu âyetten kokunun da naklinin mümkün olduğu mânâsını istişmam eder ve şöyle der:
“Meseleyi Kimya veya Atom Fiziği sahasında takip ederek ses naklinden daha ince bir kanun ile kokunun kuvvet ve hareketinin zabt ve naklinde dahi, elektrik cereyanından istifade mümkün olduğu neticesine varılabilir.
Kokunun ‘rîh’ lâfzıyla ifadesi de dikkat çekicidir. Bunda îsâl (bir yere ulaştırma) mânâsı daha ağırlıklıdır.” (IV, 2921-2922)
3. Görüntünün Nakli
İnsanoğlu, radyo telefon gibi âletlerle sesi naklettiği gibi, televizyonlarla da görüntüyü nakletmeye muvaffak olmuştur. Hamdi Yazır, “Görmedin mi, Rabbin gölgeyi nasıl uzattı? Dileseydi elbette onu hareketsiz kılardı…” (Furkan, 45) âyetinde görüntünün nakline bir işaret hisseder. Şöyle ki:
“Âyette geçen medd, ‘çekip uzatmak, mekânda veya zamanda uzama ve genişleme vermek veya başlangıçta uzanmış olarak yaratmak’ manalarını ifade eder. Rü’yet karinesiyle gölgenin uzatılması, cisimlerin hayalleriyle uzak mesafelerden göze verilmesi manasına da hamlolunabilir.
…Gölgenin görünüp bilinmesi ziya vasıtasıyla olur. Ziya olmasa idi, gölgenin mevcudiyeti bilinmezdi… O halde görülenler, eşyanın ziya ile çizilen resimleri, ziya ile göze uzatılan gölgeleri, hayalleridir.” (V,3597)
Televizyon gibi aletlerde meydana gelen görüntü, bir aslın gölgesi durumundadır. Mesela, gerçekte bir deniz vardır, biz televizyon gibi aletlerde bunun gölgesini görürüz. Ayette “gölgenin uzatılması”, onun uzak yerlere gönderilebilmesine bir işaret olarak dikkat çekmektedir.
4- Maddenin nakli
Sesi ve görüntüyü uzaklara nakledebilen insanoğlu, acaba günün birinde maddenin kendisini de nakledebilecek midir? Gayb âlemi bize kapalı olduğundan bu sorunun cevabını net olarak bilmemekle beraber, Kur’an’a dayanarak böyle bir şeyin mümkün olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Şöyle ki:
Neml suresinde Hz. Süleyman’ın Sebe Melikesi Belkıs’ın tahtını bir anda Şam’a getirtmesi anlatılır. (Neml, 38-40) Bu, maddenin naklinden başka bir şey değildir. Hamdi Yazır, bu konuda şu yorumu yapar:
“Bir yıldırımda, bir telgrafta görülen sür’at, bir kütlede de görülebilir. Yakından tesirini gördüğümüz iradenin bir telsiz gibi uzakta da âmil olabildiğini gösteren misâller de yok değildir. Bir cazibe ile yıldızların fezada uçuştuğu, bir irade ile âzânın bedende oynadığı gibi, bir irade ile âfaktaki bir cismin tayy-ı mekân etmesi de Kitab’ta, Levh-i Mahfuz’da sabit olan ilimdendir.” (V, 3681)
İlim dünyası, bunu “ışınlama” denilen bir kavramla ifade etmekte ve gerçekleştirmeye çalışmaktadır.
5. Her şeyin çift olması
Kur’an-ı Kerîm her şeyin çift yaratıldığını ifade eder. (Yasin, 36) Hamdi Yazır bununla ilgili şu noktalara dikkat çeker:
“Âlemdeki şeylerin hepsi, bir zıddı veya mümasili veya herhangi bir terkip ve tekabülü bulunmak haysiyetiyle çifttirler. Meselâ cisim ve ruh, madde ve kuvvet, cevher ve araz, nefis ve âfak, arz ve sema, zulmet ve nur, dünya ve âhiret gibi… ki, elektrik bile artı ve eksi şeklinde ikiye ayrılmaktadır.” (VI, 4028)
“Allah bütün meyvelerden yeryüzünde birer çift yarattı” (Ra’d, 4) âyeti de konumuzla ilgilidir. Hamdi Yazır, âyeti şu şekilde açıklar:
“Hurma ve incir gibi bazı meyvelerin erkeği dişisi bulunduğu ve meyve hâsıl olmak için bunların telkihi lâzım geldiği eskiden beri bilinmekteyse de, her meyvenin, her çiçeğin de birer eşi olduğu yakın zamanlara kadar bilinmiyordu… Binaenaleyh, bu günkü botanik ilminin şehadetiyle anlıyoruz ki, bu âyetin bu cümlesinde başlı başına ilmî bir mûcize vardır. Bu hakikatin bin bu kadar sene evvel Kur’anda haber verilmiş olması, Kur’an’ın Kitabullah ve bunu getirenin hak peygamber olduğuna, doğrudan doğruya parlak bir delil teşkil eder.” (IV, 2956-2957)
6. Aşılayıcı rüzgârlar
Kur’an-ı Kerim, Cenâb-ı Hakk’ın kâinattaki haşmetli tasarruflarını devamlı nazara verir. Cenâb-ı Hakk, her an kudretini tecelli ettirmekte, icraatta bulunmaktadır. Bizim rastgele oluyor zannettiğimiz kâinattaki olaylar, Allah’ın birer tasarrufudur. İşte o tasarruflardan birini ifade eden şu âyete bakalım:
“Aşılayıcı rüzgârlar gönderdik.” (Hicr, 22)
Hamdi Yazır, bu âyetle ilgili şöyle der:
“Bu âyetin mazmunu başlı başına ilmî bir mûcizedir. Âyet, rüzgârın bulutları, bitkileri aşılaması olaylarına işaret eder. Gerçi ağaç aşılamak, eskiden beri bilinen bir şey ise de, bununla rüzgârın bir münasebeti yoktu. Bitkilerde rüzgârın yapabileceği bir aşılama, yakın zamanlara kadar bilinmiyordu. Kur’an’ın haber verdiği her şeyin çift olduğu bilinip, bitkilerin çiçeklerinde erkek-dişi çifti bulunduğu ve erkeğin dişiyi aşılamakla meyveler meydana geldiği anlaşıldıktan sonradır ki, rüzgârların bir aşıcı hizmetini îfa ettikleri ortaya çıktı.” (V, 3053-3054)
7. Bire Yedi yüz Mahsül
Kur’an-ı Kerim mallarını Allah yolunda infak edenlerle ilgili şöyle bir temsil verir:
“Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hâli, yedi başaklı ve her başağında yüz dane bulunan bir habbe gibidir. Allah dilediğine daha da kat kat verir.” (Bakara, 261).
Hamdi Yazır, âyetin yorumunda şöyle der:
“Âyet, insanların fesadı bertaraf edip ziraat ilmini ilerletmeleri hâlinde bire yedi yüz mahsul alabileceklerini müjdeler. O zaman ‘yeryüzünün mahsulü bize yetmiyor’ diye kavga etmezler, ‘yetişmeyecek’ diye ümitsizliğe düşmezler.” (II, 898)
Keza, bu noktayı belirttikten sonra, şunu da hatırlatmakta yarar görür:
“Lakin misâle dalıp da asıl maksadı unutmayalım. Maksat buğday toplamak değil, onları yerinde fi sebilillâh (Allah yolunda) sarfetmektir. Bu ekinin hâsılatı ise, asıl cennette biçilecektir.” (II, 898)
8. Elektrik
Kur’an-ı Kerim tabiattaki İlâhî birer tasarruf olan olaylardan bahsederken, ilmî bir takım sırlara da işaret eder. Meselâ, öldükten sonra dirilmeye delil olarak serdedilen şu âyete bakalım:
“O Allah ki yeşil ağaçtan size ateş verdi de, siz ondan tutuşturup duruyorsunuz.” (Yasin, 80)
“Meşhur olan, bu ağaç merh ile afer denilen iki ağaçtır ki, ikisi de yemyeşil suları damlarken merh çakmak makamında afere sürtülmek suretiyle ateş çıkarılır… Bazı müfessirler demişlerdir ki, ağaçtan murat cinstir. Merh ve afar temsil yoluyla zikrolunmuştur. Ancak burada dikkate şayan olan nokta şudur ki, bununla maksut ağaçtaki odun veya kömürü göstermek değil, sürtmek ve temas ile yeşil ağaçtan zuhura gelen hararet ve tutuşmayı anlatmaktır. Bu ise, şimdi bildiğimize göre bir elektrik olayıdır.” (VI, 4042)
9. Parmak Uçlarındaki Sır
İnsan, kabir tüneliyle ahirete giden bir yolcudur. Fakat pek çok insan, hayatı dünya hayatından ibaret sanır ve ahireti inkâr eder. Kur’an-ı Kerîm’de onların inkârlarını ortadan kaldıracak deliller zikredilir, âhiret anlatılır. İşte o âyetlerden birisi:
“İnsan, kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanıyor? Hayır, biz onu parmak uçlarına kadar diriltmeye kadiriz.” (Kıyame, 3-4)
Hamdi Yazır, âyetle ilgili şu açıklamaları yapar:
“Yâni, sadece o iri kemikleri değil, bedenin en ince teşkilâtına varıncaya kadar hepsini, gövdesinin etrafının en ince uçları olan parmaklarını, uçlarındaki inceliklere varıncaya kadar tamamıyla tesviye etmek şartıyla derleyip toplamaya kadiriz. Parmakların uçlarının yaratılışında bu şekilde inceliğe işaret edilmiş olması, zahirî ve basit bir şey değil, onların hilkatinde göründüğünden çok derin ve ehemmiyetli incelikler bulunduğuna delâlet eder.
Evvelâ, insan en mühim işlerini elleriyle yapar… Elin bütün kıymeti ise, parmaklardadır. El ile yapılan bütün işler parmakla alâkadardır… Parmakların bütün incelikleri de uçlarındadır. Parmaklarda ve parmak uçlarında öyle acip bir sanat ve öyle ince bir hassasiyet vardır ki, anatominin ve nesc ilminin incelikleri bile, onu ihataya yeterli gelmez. Dokunma kuvvetinin hemen hemen bütün incelikleri onlarda toplanmıştır…” (VIII, 5475-5476)
Yapılan araştırmalar, her insanın parmak uçlarındaki İlâhî nakşın farklı olduğunu göstermiştir. İnsanların simaları birbirinden farklı olduğu gibi, parmak işaretleri de aynı şekilde farklıdır. Yani, sima, göz ve ses bir kimlik olduğu gibi, parmak uçları da bir kimliktir.
10. Ölü Arz
Her varlık Allah’ı bize tanıtan bir ayettir. İçinde yaşadığımız yeryüzü de ilahi ayetlerle doludur. Kur’an bunlardan birini şöyle anlatır:
“Arzı da yanmış, kül olmuş görürsün. Üzerine su indirdiğimiz zaman ihtizaz eder, kabarır da her güzel çiftten bitkiler bitirir.” (Hacc, 5)
“Bu ihtar, gerçi ilk bakışta yazın güneşin harareti karşısında arzın kuruduğu hâli gösterir. Bununla beraber, bunu teşbih yoluyla değil de hakikati üzere anlamak, hem maksadı isbatta daha açıktır, hem de zamanımızın ilmî nazariyeleri bu mânâya muvafıktır.” (V, 3383-3384)
Yâni, günümüz fenlerinin de kabul ettiğine göre, yeryüzü bir zamanlar kızgın bir ateş kütlesi hâlindedir. Cenâb-ı Hak, bu ölü arza gökten su göndererek hayatı başlatmıştır. “Her canlıyı sudan yarattık” âyeti de bu mânâyla alâkadardır. (Enbiya, 30)
