Yahudi, Hristiyan gibi semavî din mensuplarına “ehl-i Kitap” denir. Kur’an-ı Kerîm’de ehl-i Kitaptan çokca bahisler vardır. Ehl-i Kitap, Peygamberimizi kabul etmediklerinden kâfir sayılmakla beraber, “Allah’ı inkâr eden” anlamında kâfir değillerdir.
Kur’an-ı Kerîm, ehl-i Kitaba bazı konularda, kâfirlere nisbetle ayrıcalık tanır. Mesela, onlardan kız almak caizdir ve kestiklerini yemek helaldir.1 Onlara tanınan bu ayrıcalık, ehl-i küfre nisbetle imana daha yakın olmalarındandır. Kur’an, onlara şöyle seslenir:
“Ey ehl-i Kitap! Bizimle sizin aranızdaki müşterek bir kelimeye gelin! Ancak Allah’a ibadet edelim. Hiç bir şeyi O’na ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp bazımız bazısını Rab edinmesin.”2
Yani, “birbirimizi Rab, Mevlâ, Hâkim-i mutlak tanımayalım. Bütün hareketlerimizi bir Hakk’ın emriyle ve Allah’ın rızasıyla ölçelim… Hepimiz Allah’a kul olalım. Kendimizi ancak O’na mahkûm bilelim. Birbirimize de ancak bu nokta-i nazardan tabi ve bağlı olalım.”3
Kur’an, ehl-i Kitabın kendi âlim ve ruhbanlarını Rab edindiklerini bildirir. Hristiyanlıktan İslâm’a geçen Adiy Bin Hatem, “Ya Rasulullah, biz onları Rab edinmiyorduk” deyince Hz. Peygamber şu açıklamayı yapar: “Onlar, Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal yapıyor, siz de onlara uyuyordunuz. İşte bu, onları Rab edinmektir.”4
Öyle görülüyor ki, Hamdi Yazır’ın da dediği gibi, herhangi birini Rab edinmek için illa ona “Rab” namını vermek şart değildir.5
Şu ayet, ehl-i kitapla mücadelede izlenecek yolu ifade eder:
“Onlardan zalim olanlar dışında, ehl-i kitapla en güzel bir şekilde mücadele edin. Ve şöyle deyin: Biz, hem bize indirilene, hem de size indirilene iman ettik. Bizim de, sizin de İlahımız birdir. Ve biz, yalnız O’na teslim olmuş kimseleriz.”6
Bu ayette, ehl-i kitap, iki kısımda mütalaa edilmektedir:
1-Zalim olanlar.
2-İnsaflı olanlar.
İnsaflı olanlarla en güzel bir mücadele yapılması emredilir. Bu tarz yaklaşım, onları İslâm’a çekecek, İslâm’a girmekte zorlanmayacaklardır. Çünkü İslâm’a girdikleri zaman Hz. Musa’yı, Hz. İsa’yı reddetmeleri gerekmiyor… Böylece, son peygamberin dinine uyacaklar ve muharref bir dinin mensubu olmaktan kurtulacaklardır.
“…Ehl-i Kitabla en güzel bir şekilde mücadele edin!” ayetine, “mensuhtur” (yani, hükmü lağvedilmiştir) diyenler olmuşsa da, bu tarz bir yaklaşım tatmin edici olmaktan uzaktır. Beydavî’nin de işaret ettiği gibi, onlarla cizye verinceye kadar savaşmak, “ahiru’d-deva”dır, yani son çaredir.7
Kur’an, “ehl-i Kitabın hepsi bir değildir.” der.8 Onların hepsini aynı kategoride görmek, Kur’anî ve tarihî realiteye muhaliftir.
“Yahudî ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Allah zalim topluluğa hidayet etmez”9 ayeti, onlarla diyaloğa ve beşerî ilişkilere mani değildir. Nitekim ehl-i Kitaptan kız almak, Kur’an’ın hükmüyle sabit bir vakıadır.10
Hamdi Yazır, üstteki ayetle ilgili şöyle der:
“Mü’minler, Yahudi ve Hristiyanlara iyilik etmekten, dostluk yapmaktan, onlara idareci olmaktan menedilmemiş, onları veli ittihaz eylemekten, yardaklık etmekten nehy edilmişlerdir. Çünkü onlar, mü’minlere yar olmazlar.”11
Fıkıh usulündeki “hüküm müştak üzerine olsa, me’haz-ı iştikak hükmün illetini gösterir”12 esasının, üstteki ayeti doğru yorumlama noktasında hatırdan uzak tutulmaması gerekir. Mesela, “hırsızlık yapanlara şu cezayı uygulayın” denildiğinde, hükmün illetinin hırsızlık olduğu aşikârdır. Onun gibi, üstteki ayetteki nehiy dahi, Yahudi ve Hristiyanlarla, Yahudilik ve Hristiyanlık cihetleriyle ilgilidir.
Hem de bir adam zâtı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat veya san’atı içindir. Her bir Müslümanın her bir sıfatı Müslüman olması lazım gelirken, her zaman bunun gerçekleştiğini söyleyemeyiz. Onun gibi, her bir kâfirin her bir sıfatı kâfir değildir. Dolayısıyla, onlarda bulunan Müslüman sıfatlar veya faydalı san’atlar noktasından muhatap olmak niçin caiz olmasın? Nitekim Müslüman bir kişinin ehl-i kitaptan bir hanımı olsa, onu sevmesi gayet normal bir durumdur.13
Meseleyi şu şekilde özetlemek mümkündür: Onlarla beşeri ilişkilerde bulunmak ayrı, onların din-örf ve adetlerine hayran kalmak ayrıdır. Birincisi Kur’an’ın nehyine dâhil değilken, ikincisi kesinlikle yasaklanmıştır.
Kur’an-ı Kerîm, Hıristiyanların Yahudilere nisbetle İslâm’a daha yakın olduğunu bildirir:
“Yahudi ve müşrikleri mü’minlere en çok düşmanlık yapan kimseler olarak bulacaksın. ‘Biz Hristiyanız’ diyenleri de, mü’minlere sevgide en yakın kişiler olarak bulacaksın. Çünkü onların içinde bilgin keşişler ve ruhbanlar var ve bir de onlar büyüklenmezler.”14
Tarih, mezkûr ayetin bir ispatıdır. Yahudilerden İslâm’a girenler parmakla gösterilecek kadar azdır. Fakat pek çok Hristiyan, araştırmaları neticesinde İslâm’ı seçmişlerdir. Bugün Avrupa’da Hristiyan asıllı Müslümanların sayısı, yüzbinleri geçmektedir. Yine Avrupa’da pek çok kilise, cami haline getirilmiştir ve buralar İslâmî faaliyet merkezleri olarak hizmet vermektedirler.
Hristiyan ülkelerde İslâmî faaliyetlerin güzel neticeleri gözle görülen bir realite olduğu gibi, bu ülkelerin idarecilerinin İslâm aleyhinde tutumları da yine bir realitedir. Tarih boyunca devam eden “haçlı zihniyeti”, günümüzde de bütün şiddetiyle devam etmektedir.
İnsaflı ehl-i Kitapla en güzel bir mücadeleyi emreden Cenab-ı Hak, şu ayetle de onların zalim kısmıyla ilgili hükmü bildirir:
“Ehl-i Kitaptan Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Rasulünün haram kıldıklarını haram kabul etmeyen ve Hak dini din olarak seçmeyenlerle, onlar zelil vaziyette kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.”15
“Ayette sayılan özellikler, bütün ehl-i kitabı içine alır mı, yoksa almaz mı?” meselesi zaman zaman tartışma konusu olmaktadır. Ayetin “ehl-i Kitabın hepsiyle, onlar cizye verinceye kadar savaşın” demeyip, “ehl-i kitaptan şu özellikte olanlarla savaşın!” demesi, herhalde gözden uzak tutulmaması gerekir. Rasulullah’ın uygulaması da bu tarzda olmuştur. Hz. Peygamber, İslâm’ın Mekke döneminde bazı Müslümanları Hristiyan bir ülke olan Habeşistan’a göndermiş, orada rahat edeceklerini söylemiştir. Medine döneminde ise, hem Yahudi hem de Hristiyanlarla diyaloğa girmiş, onlara Allah’ın dinini anlatmış, kendilerini iknaa çalışmıştır. Bunun neticesinde ehl-i Kitaptan İslâm’a girenler olmuştur.
Bu mühim noktalara temastan sonra, ayette geçen cizye konusuna da kısaca değinmekte yarar görüyoruz:
Cizye, gayr-i müslim azınlığın İslam Devletine verdiği verginin adıdır. Bununla, belli bir muhtariyete ve özel bir statüye sahip olurlar, korunurlar. İslâm hükümetindeki gayr-i müslim vatandaşlara zimmî denir. Zimmîler hakkında, “bizim için olan haklar onlara da vardır. Bize düşen vazifeler, onlara da vazifedir” denilmiştir.
Tarihi realitedir ki, zimmînin istifadesi, ödediğinden fazladır. Zimmî, cihadla, zekâtla mükellef değildir. Askerlik görevinden muaftır. Zekâtla mükellef olmayan zimmî, zekâttan yararlanabilir. Çünkü zekât, fakirin hakkıdır.
Ehl-i kitap azınlık, inançta, ibadette, kendi şeairlerini ikamede hürdürler. Mabedlerini tamir edebilirler, yenisini yapabilirler. Çanları çalar, bayramlarında haçlarıyla gezebilirler. Müslümanların, ehl-i Kitabın mabedlerini yıktıkları veya onları İslâm’a zorladıkları vâki değildir. Müslümanların, İslâm Devleti bünyesindeki azınlıklara tavrıyla, diğer milletlerin idareleri altındaki azınlıklara tavrı incelendiğinde, aralarında büyük bir mesafe olduğu görülecektir. Gayr-i müslim milletler, azınlıkları ya imha etmeye, ya da onları daimi bir esaret içinde bırakmaya çalışmışlardır.
Müslümanların, gayr-i müslim azınlığa tavrıyla ilgili bazı numuneler zikretmekte fayda görüyoruz. Hz. Peygamber şöyle der:
“Kim bir zimmiye zulmetse veya gücünün üstünde bir mükellefiyet yüklese, ben onun hasmıyım.”16
Hz. Ömer, yaşlı-âmâ bir dilenci görür. Onun ehl-i kitap bir Yahudi olduğunu; cizyeden, ihtiyaçtan ve ihtiyarlıktan dolayı dilendiğini anlayınca, elinden tutar, evine götürür. Ona bir şeyler verir. Sonra onu beytü’l-mal‘e (hazineye) gönderir. Oradaki görevliye, “bu ve emsallerine yardımcı ol, der. Gençliklerinde onlardan yararlanıp, ihtiyarlıkta yüzüstü bırakırsak, insafsızlık etmiş oluruz.”17
Humus Hristiyanlarından vergi alınmaktadır. Halid Bin Velid, Rumların hücumunu önleyemeyeceklerini anlayınca, “sizi koruma karşılığı olarak sizden cizye almıştık. Bugün sizi koruyamayacak durumdayız” der ve cizyelerini iade eder.18
Selahaddin Eyyubî de, Şam’dan çekilmeye mecbur kaldığında, Halid Bin Velid’in yaptığını yapar.19
Emevi hükümdarlarından Mervan, gayr-i Müslimlerden İslâm’a girenlerden de cizye alır. Ömer Bin Abdülazîz halife olunca, Irak valisine şu talimatı verir: “Şüphesiz Allah, Hz. Muhammedi (asm) bir davetçi olarak gönderdi, bir vergi toplayıcısı olarak değil! Bu mektubum sana ulaştığında, ehl-i kitaptan Müslüman olanlardan vergiyi kaldır!”20
1 Maide, 5
2 Âl-i İmran, 64
3 Yazır, II, 1132
4 Râzî, XVI, 37
5 Yazır, IV, 2512
6 Ankebut, 46
7 Beydavî, II, 211
8 Âl-i İmran, 113
9 Maide, 51
10 Maide, 5
11 Yazır, III, 1712
12 Abdülkerim Zeydan, Veciz, Mektebetu’l-İslami, İst. 1979, s.178
13 Bkz. Nursî, Asar-ı Bediiyye,, s. 390
14 Maide, 82
15 Tevbe, 29
16 Ebu Yusuf, Kitabu’l- Harac, Matbaatu’s- Selefiye, 1397 h. Kahire, s. 135
17 Ebu Yusuf, s. 136
18 Abdurrahman Azzam, Ebedi Risalet, Ter. H. Hüsnü Erdem, Sönmez Neş. İst. 1962, s. 154
19 Azzam, s. 154
20 Ebubekir Cessas, Ahkamu’l-Kur’an, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1993, III, 150
