8. DERS: GAYBA İMAN

اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ

Onlar gayba iman ederler ve namazı ikame ederler ve rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.” (Bakara, 3)

اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ “Onlar gayba iman ederler.”

Bil ki: Muhassal olanın muhassıl olanla nazm ciheti, Kur’ân’ın medhinden, mü’minlerin medhine geçilmesi ve onunla insicamıdır.1

Çünkü:

-Mü’minler, Kur’ân’ın bir neticesidir.

-Ve ona bir burhan-ı inni’dir.2

-Ve onun hidayetinin bir meyvesidir.3

-Ve ona bir şahittir.

-Ayrıca ayet, “Onlar gayba iman ederler” diyerek teşviki tazammun etmesi sebebiyle, bu ayetin hidayetten hissesi cihetine ve hidayete bir misal olmasına işarettir.

Önceki ayette “müttakiler” denilmişti. Bu ayette ise “o müttakiler şöyledir…” denildi. Bu, تَخْلِيَة tahliyeden sonra onun daimi arkadaşı olan تَحْلِيَة tahliyenin (zararlı şeylerden arındırdıktan sonra faydalı şeylerle donatmanın) gelmesi kabilindendir. Çünkü tezyin tenzihten sonradır.4

Görmez misin, Kur’ân, seyyielerden uzak kalmak olan takvayı üç mertebe olarak zikreder:

-Şirki terk

-Günahları terk

-Allah’ın masivasını terk.5

تَحْلِيَة ise güzel ameller işlemektir. Bunlar da:

-Ya kalp ile,

-Ya beden ile,

-Veya mal ile olur.

Kalbî amellerin güneşi, imandır.

Bedenle yapılan amellerin cami’ fihristesi, dinin direği olan namazdır.

Mal ile yapılan amellerin kutbu ise zekâttır. Çünkü o, İslâmın köprüsüdür.

اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ “Onlar gayba iman ederler.”

Bil ki: Bu kelâma baktığında muktezay-ı hale göre veciz olmakla beraber, müradifi (eş anlamlısı) olan “mü’minûn” kelimesiyle muvazene ettiğinde onu ıtnab (uzun) zannedersin. Kısaca اَلْ demek yerine, sanki başka sıfatı yokmuş da sadece o özelliği varmış gibi, sıla ile zâta işaret eden اَلَّذ۪ينَ getirilmiştir. Bu, imana teşvik ve onun şanını yüceltmek içindir. Ayrıca, müttaki insanlarda en önemli özelliğin iman olup, diğer özelliklerinin bunun yanında cılız kaldığına bir remizdir.

يُؤْمِنُونَ “İman ederler.”

اَلْمُؤْمِنُونَ şeklinde isim olarak değil, يُؤْمِنُونَ şeklinde fiil olarak gelmesi, hayalin nazarında bu güzel hâleti izhar etmek, afakî ve enfüsi delillerin ardarda gelip yenilenmesine ve daha açık ve gözle görülür hâle gelmesine işaret içindir.6 Böylece deliller daha zahir oldukça, onların imanı da artmaktadır.

بِالْغَيْبِ “Gayba”

-Onlar kalpten iman ederler, yani ihlasla, nifaksız inanırlar. Keza

-Gaibiyetle beraber,7

-Gaib olana,8

-Gayb âlemine inanırlar.9

Bil ki: İman, Hz. Peygamberin (asm) getirdiklerinden dinin zaruriyatından olanları tafsilen, diğerlerini de icmalen tasdik etmekten hâsıl olan bir nurdur.10

Eğer desen: Avamdan iman hakîkatlerini tabir edebilen ancak yüzde birdir?

El-cevap: Tabir edememek olmamaya delil değildir. Nasıl ki lisan, aklın tasavvur ettiği şeylerden ince olanlara tercümanlık yapmaktan çoğu kere aciz kalır, aynı şekilde bazı zaman vicdanda olan sırlar akla görülmez, kapalı kalır, nerde kaldı onda olan her şeye tercüman olabilsin?

Görmez misin, Sekkakî11 gibi dâhi bir belâğat imamının zekâsı, İmrü’l- Kays12 veya bir başka bedevi şairin fıtrî seciye ile ortaya koyduğu incelikleri kavramaktan aciz kalmıştır. Buna binaen, avamdan birinde iman olup olmadığı, hem inkâra, hem isbata açık soru sormak yoluyla sabit olur. Mesela, böyle birine, “ey âmi, âlem altı cihetiyle kabza-ı tasarrufunda olan Allah, bu altı cihetten birinde midir, yoksa değil midir?” diye sorulduğunda, “hayır, bir mekânda değildir” dese, ciheti nefyetmesi sabit olur ve bu ona kâfidir. Buna diğerlerini kıyas et.13

Sonra iman, Sa’d-ı Taftezaninin14 açıkladığı gibi, Allah’ın dilediği kulunun kalbine, onun cüz-i ihtiyarisini sarfından sonra bıraktığı bir nurdur. Öyleyse iman:

– İnsan vicdanı için bir nurdur.

-Şems-i Ezelden15 vicdanın bütün melekûtunu birden ışıklandıran ve böylece ona bütün kâinatla ünsiyet neşreden bir şuadır.

– Vicdanla her şey arasında bir münasebet tesis eder.

– Kalbe manevi bir kuvvet bırakır, kişi bununla bütün olaylara ve musibetlere göğüs gerer.

– İman insana mazi ve müstakbeli yutan bir genişlik verir.

– İman, Şems-i Ezelden bir nur olduğu gibi, ebedi saadetten yani haşirden de bir lem’adır. Vicdandaki bütün ümit tohumları ve istidat çekirdekleri bu lem’anın ziyasıyla gelişir, ebede doğru uzanarak büyür, böylece istidat çekirdeği bir tûba ağacı gibi olur.

Namaz

وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ “Onlar namazı ikame ederler.”

Bil ki: Bunun nazm ciheti gün ortasındaki güneşten daha zahirdir. Bedenle yapılan haseneler arasından namaz seçilmiştir. Çünkü namaz,

-Fatiha’nın Kur’ân’a, insanın âleme numune olması gibi, bütün hasenelerin fihristesi, numunesi ve onların ma’kesidir.

– Namaz; oruç, hac, zekât ve benzeri ibadetleri içinde bulundurur.

– Rükûdaki, secdedeki, kıyamdaki melekler, secde eden taşlar, ayaktaki ağaçlar, rükûdaki hayvanlar gibi bütün varlık çeşitlerinin fıtrî ve ihtiyarî ibadetlerini içine alır.

Onlar namazı ikame eden kimselerdir” anlamında ism-i fail getirmek yerine, geniş zaman sığasıyla “Onlar namazı ikame ederler” denilmesi, İslâm âlemindeki bu hayatî, geniş hareketi ve İlâhî, ruhanî uyanışı muhatabın nazarına getirmek, insanlık âleminin her tarafındaki bu güzel vaziyeti ve muntazam hâleti hayal gözünün önüne dikmek içindir. Ta ki onlara uymak için muhatabın meyelanını coştursun ve uyandırsın. Çünkü borazan nidasının diğer insanlar arasında münteşir ve karışık bulunan askerlerde tesirine, nidanın birden onları harekete geçirmesine, onları intibaha sevketmesine, güzel bir vaziyete koyup, tatlı bir nizam altında onları toplamasına dikkat eden biri, içinde onlara katılmak için bir iştiyak görür. وَ لِلّهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلَى En yüce mesel, Allah içindir.”16 -Temsilde hata olmasın- Ezan-ı Muhammedî de âlem sahrasındaki insanlar arasında bunun gibidir.

Kur’anın, veciz bir şekilde “namaz kılarlar” demeyip “namazlarını ikame ederler” şeklinde bunu tamamlaması,

-Namazdaki tadil-i erkân,17

-Devam,

-Muhafaza,

-Ciddiyet

-Ve âlem çarşısında ona rağbet uyandırmak18 gibi ikame manalarına işaret içindir. Dikkat et!

Sonra namaz, abd ile Sultan-ı Ezel arasında âli bir nisbet, kıymettar bir münasebet ve nezih bir hizmettir. Her ruhu kendine âşık etmek bu nisbetin şanındandır.

Namazın erkânı, “Fütuhat-ı Mekkiye”19 ve emsalinin açıkladıkları gibi, pek çok sırları tazammun eder. Her bir vicdanın namazı sevmesi, bu sırların muktezasındandır.

Keza namaz, ezel Saniinin bir nev’i mirac olan münacatı için gündüz ve gecede beş defa huzur-u divanına davet etmesidir. Her kalbin buna müştak olması, o davetin şanındandır.

Keza namazda, adalet-i İlahiye kanununa itaati tesis etmek ve nizam-ı Rabbaniye uymayı sağlamak için Saniin azametinin kalplerde tasavvurunu devam ettirmek ve akılları o azamete yönlendirmek vardır. İnsan, insan olması itibariyle bu manayı devam ettirmeye muhtaçtır, çünkü fıtraten medenidir.20

Durum böyle olunca, onda gevşeklik gösteren ne kadar da zarardadır!

Onun kıymetini takdir etmeyen ne kadar da cahildir!

Veyl olsun onu terk edene!

Yazıklar olsun onu istihsan etmeyen nefse!

Allah yolunda infak

وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ “Ve onlar, rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.”

Nazm Ciheti

Nasıl ki namaz dinin direğidir ve kıvamı onunladır, zekât dahi İslâm’ın köprüsüdür, Müslümanlar arasındaki yardımlaşma onunla olur.

Sonra, sadakanın layıkı vecihle yapılabilmesi için bazı şartlar vardır:

– Sadaka verirken israf etmemek… Yoksa kınanmış bir şekilde oturur kalır.21

– Şundan alıp buna vermek şeklinde değil de, kendi malından vermek.

– Minnet edip bir beklenti içine girmemek.

– “Verince fakir olacağım” diye korkmamak.

– Sadece maldan tasaddukta bulunmayıp, ilmen, fikren ve fiilen de sadaka vermek.

– Alan kişinin bunu sefahette kullanmayıp nafakasında ve zarurî ihtiyaçlarda kullanmak.

İşte bu nükteleri fehimlere ihsanda bulunmak, bu şartları hissettirmek için Kur’ân “onlar tasaddukta bulunurlar” veya “onlar zekât verirler” demek yerine “Onlar, rızık olarak verdiklerimizden infak ederler” demeyi tercih ederek tasaddukta bulundu.

Baziyet bildiren مِنْ ile israfın reddine,22

وَمِمَّاnın öne alınması ile kendi malından vermeye,23

رَزَقْنَا “Rızık olarak verdik” diyerek minneti kesmeye işaret etti. Yani, “veren Allah’tır, sen ise sadece vasıtasın.”

Rızkı Allah nisbet ederek “Arşın sahibi azaltır diye korkma” manasına,24

Neyi infak edeceklerini belirtmeyerek sadakanın ilim ve fikir gibi çeşitli şekillerde olabilmesine,

يُنفِقُونَ “İnfak ederler” derken kelimenin “nafaka” kökünden gelmesi itibariyle, sadakayı alan kimsenin bunu nafakada ve zarurî ihtiyaçlarda kullanmasına işarette bulundu.

Sahih hadiste bildirildiği gibi, “zekât İslâmın köprüsüdür.”25 Yani, Müslüman Müslüman kardeşine bu köprüden geçerek yardımını yapar. Çünkü zekât,

– Emredilen yardımlaşmayı yapmaya vasıta,

– Hatta nev’-i beşerin heyet-i içtimaiyesinin nizamında sırat,

– İnsanlar arasında madde-i hayatın cereyanı için bağ,

– Hatta beşerin terakkiyatına arız olan zehirlere bir tiryaktır.

Evet, zekâtın farz ve faizin haram kılınmasında büyük bir hikmet, âli bir maslahat ve geniş bir rahmet vardır. Çünkü şayet âlem sayfasına tarihi bir nazarla baksan ve beşer cemiyetinin kötü hâllerine dikkat etsen, bütün ihtilal ve fesatların üssü’l-esasını ve toplumdaki bütün rezil ahlâkın kaynağını sadece iki kelime görürsün:

Birinci kelime: “Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölsün, bana ne!”

İkinci kelime: “Sen çalış ben yiyeyim. Sen yorul, ben rahat edeyim.”

İşte gaddar, doymaz, şeni’ olan birinci kelime, insanlık âlemini zelzeleye verdi, neredeyse harab etti. Bunun kökünü kesecek, ancak zekâttır.

Zâlim, hırslı, çirkin olan ikinci kelime, insanlığın ilerleyişine zarar verdi, neredeyse herc ü merc ateşine yuvarlanmaya doğru götürdü. Bunu kökünden halledecek, bu derde deva olacak, ancak faizin haram kılınmasıdır. Bunu dikkatle teemmül et!

Bil ki: Heyet-i içtimaiyenin intizamının şartı, insan sınıfları arasında bir boşluk kalmaması, havas tabakasıyla avam tabakasının birbirinden uzaklaşmamaları, zenginlerle fakirler arasında bağın kopmamasıdır. Hâlbuki vücub-u zekât ve hurmet-i ribanın (zekâtın farz ve faizin yasak oluşunun) ihmaliyle, bu tabakalar arasında mesafe artmış, havas tabakası avam tabakasından aralarında bir bağ kalmayacak şekilde uzaklaşmıştır. Bunun sonucu olarak aşağı tabakadan yukarı tabakaya hürmet, itaat ve sevmek yerine ihtilal sadaları, haset sayhaları, kin ve nefret bağırtıları yükselmektedir.

Yukarı tabakadan aşağı tabakaya ise, merhamet, ihsan ve taltif yerine zulüm ve tahakküm ateşi ve gök gürler gibi tahkir sadaları gelmektedir. Bundan dolayı, tevazu ve şefkat sebebi olması gereken havassın meziyeti, -maatteessüf- tekebbür ve gurura sebep olmuştur. Fukaranın aczi ve avamın fakrı kendilerine merhamet ve ihsanı celbetmesi gerekirken, esaret ve sefaletlerine sebep olmuştur.

Eğer buna şahit istersen, işte sana medeni(!) dünyanın hâlindeki fesat ve rezalet! Sana onda çok şahitler vardır.

Tabakalar arasında sulhu gerçekleştirecek ve onları birbirine yaklaştıracak çare, ancak ve ancak İslâmın erkânından bir rükün olan zekâtı, heyet-i içtimaiyenin tedvirinde yüksek ve geniş bir düstur yapmaktır.

1 Muhassal olan, mü’minlerin elde etmiş oldukları imandır. Muhassıl olan ise Kur’ân’dır. Mü’minler, Kur’ân sayesinde böyle bir imanı elde etmişlerdir.

2 Dumanı görünce hemen ateşe intikal etmemiz gibi, mü’minlerin güzel hâlini görünce de Kur’ân’ın hak olduğuna intikal ederiz.

3 Meyvenin kalitesi, ağacının hayattar olmasına şahittir. Bu ayet, Kur’ân’ın hidayetine bir misaldir. Mü’min’ler, Kur’ân vasıtasıyla gayba inanırlar, Kur’ân’ın emriyle namaz kılarlar, O’nun talimatıyla infak ederler.

4 Müttaki, “takva sahibi” demektir. Takva ise, günahlardan ve zararlı şeylerden sakınmayı ifade eder. Takvayı salih amel takip etmelidir. Mesela bir bahçeden verim almak istediğimizde önce zararlı bitkileri oradan kaldırır, ardından faydalı şeyleri dikeriz. Benzeri bir şekilde Kur’ân-ı Kerim, zararlı şeyleri terk etmeyi nazara verdiği gibi, peşinde bunların yerine konulması gerekenleri de anlatır.

5 Masiva, “Allah dışındakiler” demektir. Allah dışında ne varsa, eğer Allah namına sevilmezse vebal olur. Mesela insan dünyayı sever, ama Allah namına sevmezse, o sevgi Allaha ulaşmaya perde olur.

6 Afakî ve enfüsi deliller, Cenab-ı Hakkın âlemde ve insanda gösterdiği ayetlerdir. Bir harf kâtibini göstermesi misali, her bir varlık çok cihetlerle yüce yaratıcıyı gösterir. Mesela insanda bulunan yüz trilyon hücrenin her biri bir fabrika ve laboratuvar gibi faaliyet halindedir. Bunları anlamak, insanı Allaha yöneltir, Ona ibadete sevk eder. İşte, kişi bu ayetleri farkettikçe imanını hem tazeler, hem de kuvvetlendirir. Öyle görülüyor ki iman bir defa “iman ettim” demekle biten bir olay değil, hayat boyu devam eden bir süreçtir.

7 Münafıklar, müminlerin yanında “iman ettik” derler, yalnız kaldıklarında ise inkar ederlerdi. Müttakiler ise, başkalarıyla beraber olmadıkları durumlarda da iman ederler.

8 Bütün iman esasları gaybtır. Allahı doğrudan görmeyiz, melekleri görmeyiz. Ahiret daha gelmemiştir. Kader proğramı gözümüz önünde değildir. Peygamberin peygamberlik yönü gaybtır. Kur’anın Allah kelamı olma ciheti yine gayba imana dâhildir.

9 Gayb âlemi, görülmeyen âlemdir. Pozitivizm ve Materyalizm akımları eşyayı görülenden ibaret göstermek istemişse de, artık eşyanın görülenlerden ibaret olmadığı son derece bariz bir hale gelmiştir.

10 Temel imani meseleler dinin zaruriyatıdır. Ama bunların ayrıntıları da vardır. Bir mü’min bu ayrıntıları tek tek bilip, birer birer inanmakla mükellef değildir. Mesela “kitaplara iman” dinin zaruriyatındandır. “Bu kitaplarda neler olduğu” ise, işin ayrıntısıdır. Bir mü’min bu ayrıntıları bilse güzel olur, ama mutlaka bilmesi gerekmez. Kur’ân’da cinlerin varlığından bahsedilir. Onlara inanmak “Kitaplara imanın” bir gereğidir. Ama “cinler ne yer, ne içer, ömürleri ne kadardır?” gibi ayrıntılar imana dâhil değildir.

11 Tanınmış Arap dili ve belâğatçisi olan Sekkâkî, 1131’de Harezm’de doğdu, 1229 yılında vefat etti.

12 Şiirleri Kâbe’nin duvarlarına asılan Muallaka şairlerindendir. Hz. Peygamber’in (asm) doğumundan 30 yıl kadar önce vefat etmiştir.

13 Allah’ın mekândan münezzeh oluşu derin bir meseledir. Avamdan nice insan bu derin meseleyi tam anlamaz ve dolayısıyla ifade edemez. Ama ifade edemeyişi imanına bir zarar vermez. “Allah mekândan münezzehtir” demesi yeterlidir.

14 Büyük İslâm âlimlerindendir. 1322 yılında Horasan bölgesinde bulunan Taftezan kasabasında doğdu. Arkasında çok sayıda eser bırakarak 1390 yılında vefat etti.

15 “Şems-i Ezel”, “ezel güneşi” anlamındadır. Cenab-ı Hakkın isimleri tevkîfî olarak kabul edilmekle beraber, bazı âlimler Cenab-ı Hakkın şanına halel vermeyecek güzel tabirlerin kullanılmasında beis görmemişlerdir. “Şems-i Ezel” tabiri de böyle bir kemâl unvanı ifade etmektedir. Nasıl ki, güneş Cenab-ı Hakkın Nur isminin kesif bir ayinesidir, âlemi aydınlatıyor, öyle de Ezel Güneşi olan Allah, bütün âlemleri aydınlatmaktadır. Bu mana, aslında -bir cihetle- Nur isminin açılımı gibidir. Allah ezeli ve ebedidir. Yeryüzündeki bütün aynalara parlaklık güneşten geldiği gibi, bütün varlık aynalarına yansıyan özellikler de Allah’tan gelir. Kalplere gelen hidayet nurları O’nun Hâdî isminden yansımalardır.

16 Nahl, 60

17 Tadil-i erkân: Namazın bütün rükünlerini ve esaslarını usulüne uygun olarak yerine getirmektir. Meselâ, secdeyi sükûnetle yapmak ve iki secde arasında “Sübhânallah” diyecek kadar doğrularak oturmak. Rükû’dan sonraki kıyamda sükûnet üzere olmak ve namaz içindeki duâları dikkatle okumak, namazın her rüknünü yerine getirmek, acele ile kılmamak…

18 Yani onlar sadece namaz kılmakla iktifa etmezler, başkalarının da kılması için gayret sarfederler.

19 Fütuhat-ı Mekkiye, Muhyiddin İbnu Arabînin en meşhur eseridir.

20 İnsanın fıtraten medeni olması, sosyal bir varlık olduğu cihetle başkalarına karşı sorumlu olmasını ifade eder.

21 Ayette şöyle bildirilir: “Elini boynuna asıp bağlama. Onu büsbütün de açma. Yoksa kınanmış ve pişman bir şekilde oturur kalırsın.” (İsra, 26)

22 Yani, onlar bütün mallarını vermezler, mallarından verirler.

23 Yani, başkasından değil, onlara verdiklerimizden verirler.

24 Rivayete göre Peygamber Efendimiz Hz. Bilal’in yanına varır. Bilal’in yanında bir miktar hurma vardır. Peygamberimiz “Ya Bilal, bu ne?” diye sorar. Bilal, “bunu Size ikram için saklıyordum” deyince Peygamberimiz şöyle der: “Bunun sana cehennem ateşinde bir duman olmasından korkmuyor musun? Ey Bilal, infak et, arşın sahibi azaltır diye korkma!” Camiu’s- Sağir, Hadis No: 1508

25 Aclûni, Keşfu’l- Hafa, I, 439. Hadis No: 1416

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir