İnsan, ruh ve cesetten meydana gelmiştir. Ruh, bir mevcud-u meçhuldür. Yani, varlığını bilmemize rağmen, nasıl olduğunu bilemiyoruz. “Sana ruhtan sorarlar. De ki: Ruh Rabbimin emrindedir ve ilimden size çok az bir şey verilmiştir”1 âyeti, ruhun hem mevcudiyetine ve hem de meçhuliyetine işaret eder.
Ruh, canlıdır. Şuur sahibidir. Nuranidir. Gerçek bir vücudu vardır. Kapasitelidir. Bir vehim olmayıp, gerçektir. Külliyet kesbetmeye kabiliyetlidir. İnsanın bedeni maddî âlemdendir. Ruhu ise, doğrudan doğruya Allah’ın “Kün: Ol” emrinden gelmektedir. “Dikkat edin yaratma da, emir de Allah’ındır” âyeti, bir yönüyle beden ve ruhun kaynaklarının farklılığına işaret eder.2
Beden, ruhun ülkesidir. Bu ülkede ruh sultanı hükmeder. Bütün azalar, duygular ruhun tasarrufundadır. Meselâ, “göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder.”3 Yani ruh sultanı dış dünyayı göz penceresinden seyretmektedir.
Binlerce farklı elektrik cihazının beraber çalıştığı bir fabrika farzedelim. Bu fabrikadaki bütün faaliyetler elektrikle olduğu gibi, vücut fabrikamızdaki bütün faaliyetler de ruh vasıtasıyladır. Ölüm olayında ruh cesetten ayrılır ve bütün faaliyetler sona erer. Ölüm, ruhun cesetten irtibatının kesilmesidir. Bir ampulü parçaladığımızda o ampul artık ışık vermez, fakat elektriği parçalayamayız. Bunun gibi, ölüm cesedin parçalanmasını netice verir, fakat ruh, berzah âleminde yaşamasına devam eder.
İnsan, hem ruhuyla hârikadır, hem de cesediyle. İnsanın ahsen-i takvim üzere en güzel kıvamda yaratıldığını düşünürken, her iki yönden de harika olduğuna dikkat etmek gerekir. Meselâ, cesedimiz en antika bir san’at eseridir. Gelişen tıb ilmi, insan vücudunun mükemmelliğini gözler önüne sermektedir. Kan, ilk bakışta kırmızı bir sıvı görülürken, gerçekte o bir âlemdir. Onun tahlîliyle, insanın pek çok özelliklerini okumak mümkündür. İnsanın sadece dişi için üniversitede beş yıl okunmakta, ayrıca on binlerce doçent ve profesör gibi araştırmacılar dişi daha iyi anlamak için yoğun bir gayret göstermektedir. İnsanın bütün azaları aynı şekildedir. İnsan bedeninin bu şekilde incelenmesi, bizi şu Kur’ânî hakikata ulaştıracaktır:
“Onlara âyetlerimizi hem âfakta, hem de nefislerinde göstereceğiz. Nihayet onun (Kur’ân’ın) hak olduğu kendilerine zahir olacak.”4
Âyette geçen “âfak”, insanın haricindeki âlemdir. Jeoloji, biyoloji, astronomi gibi ilimler, Allah’ın âfakta tecelli eden âyetlerini araştırır. Tıp ilmi ise, insanı incelemektedir. İşte, hem insanda, hem de âlemdeki sırları bulmaya çalışan ilimler, Kur’ân’ın hükümlerinin gerçek olduğunu âleme ilan edecektir.
Bedeniyle harika olan insan, ruhî yönüyle apayrı bir harikadır. Bedene göz, kulak, el, ayak takan İlâhî kudret; ruha da his, merak, sevgi, korku gibi duygular takmıştır. Bu duyguları maddeye irca etmek mümkün değildir. Meselâ, insanda sadece merak olmasaydı, ilimler ortaya çıkmazdı. Nitekim merak duygusu olmayan hayvanlar, yaratıldıkları günden bu güne, hiçbir ilmî keşif yapamamışlardır. Onların ilgi alanları, son derece sınırlıdır. Meselâ, ot yiyen hayvanlar sadece yeşile ilgi duyarlar.
Fakat insan, ayaklarıyla yerde gezerken akıl ve hayaliyle semalarda uçar. Hatta kâinat bile dar gelir, “acaba daha ötesinde ne var?” diye merak eder.
1 İsra, 85.
2 A’raf, 54.
3 Nursî, Sözler, s. 25.
4 Fussilet, 53.
