Aydın Bey İlahiyatta bir doktora öğrencisi… Doktora dersleri için geldiği Erzurum’da derslerini tamamlar, görev yeri olan Diyarbakır’a dönmek üzere terminale gelir, otobüste yerine yerleşir. Birazdan kırk yaşlarında bir yolcu yanına oturur. Karşılıklı merhabalaştıktan sonra koyu bir sohbete dalarlar. Yol arkadaşının Erzurum’un bir ilçesinde savcılık yaptığını öğrenen Aydın Bey sorar:
“Bir hukukçu olarak İslam Hukukunu inceleyebildiniz mi?”
Savcı Gökhan Bey, kendi dünya görüşünü yansıtan şu cevabı verir:
“İncelemedim ve inceleme lüzumu da hissetmedim. Çünkü on dört asır önce uygulanan bir sistem günümüzün problemlerine çözüm olamaz.”
Aydın Bey aldığı cevap karşısında şaşırmıştır. Ama şaşkınlığı fazla sürmez, muhatabına şu soruyu yöneltir:
“Beyefendi, şu an ülkemizde ve Avrupa’da uygulanan hukuk sistemi acaba nereye dayanıyor?”
Bu defa şaşırma sırası Gökhan Beydedir, çünkü yürürlükte olan günümüz hukukunun milattan önceki Roma hukuk sistemine dayandığını çok iyi bilmektedir.
Aydın Bey, muhatabının iç dünyasındaki dalgalanmaların farkındadır, sözüne şöyle devam eder:
“Bilirsiniz, yasalar başlıca iki şekildedir: Anayasa ve diğer kanunlar. Anayasanın maddeleri çok olmaz, ama genel esasları ve çerçeveyi belirler. Diğer yasalar ise, anayasaya ters düşmemek zorundadır. İşte, İslam Hukukunda Kur’anın ve hadislerin bir kısım esasları anayasa hükmündedir. Bu esaslar çerçevesinde kıyamete kadar meydana gelecek tüm olaylara çözüm üretmek mümkündür. Âlimler içtihatlarıyla her yeni meseleye çözüm üretebilirler. Dolayısıyla İslam Hukuku bir kısım donmuş kanunlar manzumesi değildir, bütün yeni durumlara ve meselelere çözüm üretebilecek bir hareketliliğe sahiptir.”
Otobüs Bingöl’e doğru ilerlerken, tartışma ortamından samimiyet ortamına geçilir. İki taraf da birbirini rencide etmemeye özen göstermektedir.
Söz döner dolaşır, ölüm konusuna gelir. Savcı Gökhan Bey “aman hocam der, o tatsız konuya hiç girmeyelim.”
Aydın Bey “niye” diye sorar.
Gökhan Bey, “ölüm çok soğuk bir olay, hayal etmek bile istemiyorum” der.
Aydın Bey problemi teşhis etmiştir. Muhatabı, ölümü bir yokluk olarak görmektedir. Şefkatli bir üslupla şöyle der: “Biz ölümü unutsak bile o bizi asla unutmayacak, bir gün gelip bizi bu güzel dünyadan ayıracak. Ama ölüme çare varsa onu araştırmak gerekir ve ben ölüme çareyi biliyorum.”
Aydın Beyin bu derece kendinden emin konuşması Gökhan Beyi şaşırtır, biraz da titrek bir sesle “var mı ölüme çare?” diye sorar.
Aydın Bey “evet var, der. Allaha iman ve ahirete iman ölüme çaredir. Allaha inanan biri kendini bu dünyada bir misafir olarak görür. Ölümle bu misafirhaneden alınacak, Rahmanın bir başka misafirhanesine gönderilecektir. Bunu “kabir tüneli” misaliyle daha iyi anlayabiliriz. Tünele dıştan baktığımızda içine giren tüm arabaları yuttuğunu zannederiz. Ama arabalar tünelin diğer ucundan çıkmakta, yollarına devam etmektedir. Bizler yokluk karanlıklarından bu âleme gönderildik. Ana rahminde dokuz ay kaldık, sonra bu güzelim dünyaya gözlerimizi açtık. Bu dünyayı da terk edeceğiz, ardından ‘ahiret’ denilen ebediyet diyarına gideceğiz. Böylece hayat güneşimiz artık hiç batmayacak, ebediyet kazanacak.”
Gökhan Bey hayli rahatlamıştı. Bunu fark eden Aydın Bey “istersen dedi, bu konuda bir yazıyı size aktarayım. Ben okudum hayran kaldım, böyle güzellikleri başkalarıyla da paylaşmak bana mutluluk veriyor.”
Gökhan Bey “memnun olurum” deyince çantasından çıkardığı yazıyı okumaya başladı:
Rahimdeki çocuk için doğmak oradan ayrılmaktır. Lakin bu, onun için yeni bir hayata açılmaktır. Bir internet öyküsünden uyarlama olarak bu şöyle anlatılır:
Karanlıktaymışlar. İki embriyo, bir ana rahminde…
Her şeyden habersiz bekleşiyorlarmış, sudan bir beşiğin içinde…
Sarılıp birbirlerine, karanlıkta uyumuşlar öylece…
Haftalar geçmiş, ikizler gelişmiş.
Elleri, ayakları belirginleşmiş.
Gözleri çıktıkça meydana,
İkisi de çevrede olup biteni fark etmiş…
Ne rahat, ne güvenli bir dünyaymış bu…
Sıcak, ıslak, sevgi dolu…
“Öyle güzel bir dünyada yaşıyoruz ki, demişler, …bize ne mutlu…”
Gel zaman git zaman, çevreyi keşfe girişmişler.
Bu karanlık dünyayı ve hayatın kaynağını deşmişler.
Onları besleyip büyüten kordonu fark edince
O kordonla kendilerini var eden Annelerine şükretmişler.
Sonra başlamış bir varoluş tartışması:
“Buraya nereden geldik, biz nasıl olduk” diye sormuş ikizler…
“Annemiz, demiş biri, O bizi var etti, bize can verdi.”
“Ne biliyorsun, diye itiraz etmiş öteki, sen hiç anneni görmedin ki…
Belki de o sadece zihnimizdedir.
Anne inancı bizi rahatlattığı için uydurduğumuz bir şeydir.”
Süredursun ana rahmindeki tartışma, ikizler büyüyüp gelişmişler.
Rahme sığmaz olup tekmeleşmişler.
Artık parmakları ve kulakları varmış kerataların…
Büyüdükçe anlamışlar ki, yolun sonu yakın…
Gün gelecek, bu güzelim hayat bitecek;
Karanlık bir yolculuk, onları bir başka diyara çekecek.
“Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz” diye fısıldamış ikizlerden biri efkârla…
“Ben gitmek istemiyorum, diye diretmiş öteki; doyamadım ki daha hayata…”
“Ama mukadderat alnına yazılandır; dua et, belki doğumdan sonra hayat vardır.”
Sormuş karamsar olan: “Bir gün bize hayat veren kordon kesilecek.
Ondan sonra başımıza neler gelecek?”
Şiirle cevaplamış iyimser olan:
“Birçok giden memnun ki yerinden,
Çok seneler geçti, dönen yok seferinden…”
Ve günlerden bir gün, yer sarsılmış, duvarlar kasılmış.
Dayanılmaz sancılarla ikizler beklenen günün geldiğini anlamış.
Buruşuk kollarıyla birbirlerine son kez sarılıp vedalaşmışlar.
Ve “ömrümüz bitti” diye çığlık çığlığa ağlaşmışlar.
Azrail sandıkları bir el kesmiş onları hayata bağlayan kordonu,
Ağlaya ağlaya karanlık bir koridordan öbür hayata çıkmışlar.
