V. Bölüm İŞARİ TEFSİRDE İHTİLAF, TASAVVUF YOLU

Bir kısım insanlarda akıl, bir kısım insanlarda kalp hakimdir. Aklı esas alarak gerçeği bulmaya çalışanlar olduğu gibi, aynı gerçeklere kalp ile ulaşmaya çalışanlar da vardır. Birinci grupta yer alanlar felsefe ve kelam yoluyla giderler. İkinci grupta yer alanlar ise, tasavvufi ekolleri, mistik akımları meydana getiriler.

İslam tasavvufu, kalp ağırlıklı şahsiyetlerin İslam’ı yorumudur.

Tasavvuf, İslam’ı deruni bir şekilde yaşamaktır. Ruhi ve vicdani bir duyuşun mahsulüdür. Şekilden manaya geçmek, kabuktan öze ulaşmaktır. Kâlin hâl olmasıdır.1 İslam öncesi tasavvufi hareketlerde İslam tasavvufunun esaslarını gören bazı kimseler, bundan hareketle İslam tasavvufunu onlara dayandırmak istemişlerse de, onun menşeini Hint’te, İran’da değil, doğrudan doğruya Kur’anda ve Rasululllahın hayatında aramak gerekir.2

Gazali, ehl-i tasavvufun bir kısım özelliklerine şöyle dikkat çeker:

-Talimî değil, ilhamî ilimlere meyletmek. Yazılan kitaplara, meseleler hakkındaki farklı görüşlere iltifat etmemek.

-Nefisle daimi bir mücadele.

-Kötü sıfatları ortadan kaldırmaya çalışmak.

-Bütün alakaları kesip bütünüyle Allaha yönelmek.

-Dünyadan zühd.

-Dünyevî meşguliyetlerden kalbi boşaltmak.

-Nefsi tam bir tathir ve tasfiye ve ciladan sonra, ilhama kabiliyet kazanmak ve onu beklemek.3

Gazalinin ifadesiyle “ehl-i tasavvuf erbab-ı ahvaldir, yoksa ashab-ı akval değillerdir.”4 Şüphesiz, sağlıklı olmanın ve doymanın tarifini bilmekle, gerçekten sağlıklı olmak ve doymak farklı şeylerdir. Keza, sarhoşluğun ne demek olduğunu bilmekle fiilen sarhoş olmak da aynı değildir. Hatta sarhoş kişiye sarhoşluğun ne olduğu sorulsa tarifini bilmez. Sarhoş olmayan kişi ise, sarhoşluğun tarifini, erkânını bildiği halde, kendisinde sarhoşluktan hiçbir eser görülmez.5 Onun gibi, ehl-i tasavvuf işin ilminde değil, uygulamasındadırlar. Zevkî ve halî bir vaziyettedirler.

Riyazet, her mistik akımın temel bir özelliğidir. “Riyazet, şehvetlerle ve nefs-i emmare ile mücadele planıdır. Az yemek ve bu suretle ruhu inceltmek ve rahat çalışabilmek için yapılan beden ve ruh terbiyesidir.”6

Ehl-i tasavvuf nefisle mücadeleye büyük önem verirler. Hatta pek çok ayeti bu noktadan hareketle yorumlarlar. Mesela, “ey iman edenler! Yakınınızdaki kâfirlerle savaşın”7 ayetinin işari bir tefsiri olarak “bundan murat nefistir. Çünkü insana en yakın şey odur” derler.8

Tasavvufta daimi bir seyr u süluk vardır. Seyr u süluk, kemalat mertebelerinde yol kat etmektir. Bedenin seferi olduğu gibi, kalbin de bir sıfattan bir başkasına yükselmek şeklinde manevi bir seferi vardır.9

Bu sefer esnasında kalp ve ruh pek çok hayret verici hallerle karşılaşırlar. Bilinmeyen bir ülkeye yapılan seyr ü sefer unutulmaz hatıralarla dolu olduğu gibi, kalp ve ruhun bu seyahatleri de pek çok acaip ve garaiplerle doludur. Bir kısım ehl-i tasavvuf bu sefer esnasında keşfiyata mazhar olur, pek çok perdeleri aşar, nice sırlara ulaşır.

İbn Haldun meseleye şu şekilde açıklık getirmeye çalışır:

Ruh, zahiri histen batıni hisse döndüğünde dış duyular zayıflar, ruh kuvvetlenir. Zikir buna yardım eder. Zikir, ruhun gelişmesi ve büyümesi için gıda gibidir. Bunun neticesinde ilmen bilinen şeyler şuhut haline gelir, gözle görülür. Bu kişiler Rabbani mevhibelere, ledünni ilimlere, İlahi fütühata mazhar olurlar. Başkalarının idrak edemediği varlık gerçeklerini idrak ederler. Keza, daha meydana gelmeden önce pek çok olayları keşfederler. Himmet ve nefeslerinin kuvvetiyle süfli varlıklarda tasarrufta bulunurlar.10

Riyazet, zikir, tefekkür gibi esaslarla erbab-ı tasavvufun kalbi berraklaşır, şeffaflaşır. Bunun neticesinde son derece hassas, duyarlı bir alıcı haline gelir. Artık o kalp, hem Rahmani, hem şeytani ilhamlara duyarlı bir antendir ve o kalbe dört şekilde esinti gelir:

1-Melekin ilkası.

2-Günaha sevkeden şeytani vesvese.

3-Şehvete çağıran, tekebbüre sevkeden nefsin konuşması.

4-Doğrudan Allah’tan bir ilham.11

Maneviyat sultanlarından Abdülkadir Geylani ile ilgili şöyle bir olay anlatılır:

Abdülkadir Geylani çok susadığı bir günde birden bir bulut görünür. Bulut ona doğru gelmektedir. Buluttan çisenti şeklinde hafiften bir yağmur yağar. Ardından şöyle bir nida gelir: “Ey Abdülkadir Geylani! Ben senin rabbinim. Haramları sana helal kıldım.”

Abdülkadir Geylani “git ey mel’un” der.

Bunun üzerine bulut ortadan kaybolur. Abdülkadir Geylani’ye “onun iblis olduğunu nasıl anladın?” diye sorarlar. “Haramları sana helal kıldım.” deyişinden” der.12

Şarani bu noktada şu mühim ölçüyü nakleder:

“Kişi, hakikati şeriatı te’yit edici olarak görmedikçe marifet ve ilim makamında kemale eremez. Tasavvuf, Sünnet-i Muhammediyeye zaid bir şey olmayıp, bizzat onun kendisidir.”13

Keza, Aliyyü’l- Havas’tan şunu nakleder:

“Her kim hakikatin şeriata veya şeriatın hakikate muhalif olduğunu zannederse, cehaletini ilan etmiş olur. Çünkü muhakkikler indinde asla hakikate muhalif bir şeriat yoktur. Muhakkikler şöyle demişlerdir: Hakikatsiz şeriat âtıl, şeriatsız hakikat batıldır.”14

1Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Yay. İst. 1994, s. 85

2Bkz. Eraydın, s. 60

3Gazali, İhya, III, 19-20

4Gazali, el- Munkız mine’d- Dalal, Müessesetu Kitabi’s – Sekafiyye, Beyrut, 1991, s. 45

5Gazali, el- Munkız mine’d- Dalal, s. 45

6 Mahir İz, Tasavvuf, Rahle Yay. İst. 1969, s. 10

7Tevbe, 123

8Zerkeşi, II, 170

9 Abdülkerim Kuşeyri, Risaletu’l- Kuşeyriye, Daru’l- Hayr, Beyrut, 1993, s. 289

10İbn Haldun, Mukaddime, Daru İhyai’t- Türasi’l- Arabi, Beyrut, 1988, s. 469-470

11Kuşeyri, s. 48

12Şatıbi, el- Muvafakat, II, 210

13Alûsî, VI, 192

14Alûsî, VI, 192

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir