MÜTEŞABİHAT

Kur’an’ın bir kısım ayetleri muhkem, bir kısım ayetleri müteşabihtir. Muhkem, manaya delaleti vazıh olan; müteşabih, manaya delaleti kapalı olan ayetler için kullanılır.1 Muhkemin te’vili bilinir, mana ve tefsiri kolay anlaşılır. Müteşabihte ise, işkâl ve tereddüt vardır. Mananın çok vecihlere ihtimali söz konusudur. Muhkem asıl, müteşabih fer’dir.2 Yani muhkem ayetler, Kur’an ağacının kökü, müteşabih ayetler ise, o ağacın dalları durumundadır.

Cenab-ı Hak, şu ayette muhkem ve müteşabihin esaslarını bildirir:

“Sana Kitab’ı indiren O’dur. Onun bir kısmı muhkem ayetlerdir, bunlar Kitab’ın anası (esası)dır. Diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde şüphe bulunanlar, fitne niyetiyle ve te’viline gitmek için müteşabih ayetlere uyarlar. Hâlbuki onun te’vilini ancak Allah bilir ve ilimde rasih (kökleşmiş) olanlar ‘ona inandık, hepsi rabbimizin katındandır’ derler. Bunları ancak akıl sahibi olanlar düşünürler.”3

Müteşabih ayetler, aklı işlettirmek, taklit zulmetinden kurtarmak içindir. Muhataplarına, köklü bir anlayışa ulaşmaları için lugat, fıkıh gibi ilimlerin tahsiline lüzum hissettirir.4 Bu tür ayetler, insan aklının daha çok çalışmasını sağlamış, âdeta onu aklını kullanmaya zorlamıştır.5

Müteşabihat ufuk açıcıdır. Ulaşılan her ufuktan ilerde bir başka ufuk kendini gösterir. Böylece, idrak bir ufuktan bir başka ufka açılır, düşünce monotonluktan kurtulur, Kur’ana yönelenler “ufuk-u âlâ” yani en yüce ufka doğru yol alırlar.

Müteşabih ayetler hususunda iki yol izlenmiştir:

1. Selef “bunlara inanmalı, fakat onların gerçek bilgisini Allah’a havale etmeli” der.

2. Sonra gelenler ise, zahiri anlamına yormak mümkün olmayan ayetleri te’vil cihetine giderler.

Selef bilginleri üstteki ilgili ayetin “…onun tevilini ancak Allah bilir” kısmında dururlar. “Ve ilimde râsih olanlar…” kısmını müstakil cümle kabul ederler. Müteşabihatı te’vil edenler ise, “…Onun te’vilini ancak Allah bilir ve ilimde rasih olanlar (bilir) şeklinde vakıf yaparlar.6

Kanaatimizce bir orta yol bulmak mümkündür. İlimde kökleşmiş olan rasihun’un bütün müteşabihatı bilmesi elbette mümkün değildir. Ama bazı müteşabihatı bilmeleri ve salt imanın ötesinde, bu müteşabihatla ilgili bazı yorumlarda bulunmaları hiç de garipsenecek bir durum değildir. Müteşabih ayetler sadece iman edilmek için değil, aynı zamanda anlaşılmak için gelmiştir. İslâmi düşüncenin inkişafı, müteşabihatın muhkem ayetler rehberliğinde yorumuyla gerçekleşecektir.

“Doğrusunu Allah bilir” kaydıyla “bu müteşabih ayetten murat bu olabilir” diye göstermek, “Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa bazı kalplerde kilitler mi var”7 ayetinin mucibince amel etmektir. Müteşabihatı bütünüyle yorum dışı bırakmak ise, aynı surede beş defa tekrarlanan “Biz Kur’an’ı zikr (öğüt) için kolaylaştırdık. Yok mu düşünen?”8 ayetine aykırıdır.

Muhkem ayetler “ümmü’l kitab“tır. Yani, ana kitap veya kitabın anası ve esasıdırlar. Mesela, Allah’a el,9 vecih,10 gelmek…11 isnat eden ayetler müteşabih; O’na denk bir şey yoktur.”12 ayeti ise muhkemdir.

Keza, “Meryem oğlu İsa ancak Allah’ın elçisi ve kelimesidir. O’nu Meryem’e ilka etmiştir ve O’ndan bir ruhtur”13 ayeti müteşabih; “Allah’ın bir çocuk edinmesi olur şey değildir”14 ayeti ise muhkemdir.15

Hz. İsa’nın Allah’tan bir kelime ve O’nden bir ruh olması, -haşa- Hristiyanların iddia ettikleri gibi, Hz. İsa’nın Allah’tan bir cüz ve ulûhiyetten bir rükün olmasını gerektirmez.

Hz. İsa’nın Allah’ın bir kelimesi, olması, babasız bir şekilde doğrudan “kün: ol” emriyle yaratılmış olduğu cihetledir.16 Ondan bir ruh olması ise, teb’iz için değil, teşrif içindir.17 Yani, her ne kadar bütün ruhlar Allah’ın yaratmasıyla olsa da, Hz. İsa’da özel bir durum olduğundan, Cenab-ı Hak, O’nu doğrudan zatına nisbet etmiştir. Bu şekilde nisbet etmesi, Kâbe’ye “beytim: evim” demesi kabilinden bir yücelik payesi vermek içindir.

Kur’an-ı Kerim’de “Allah gökleri ve yerde olanları size musahhar kıldı” ayetinin devamında “hepsi O’ndandır.”18 denilmesi konumuza açıklık getirmektedir.19 Gökler ve yerdekiler Allah’tan bir parça olmadığı gibi, Hz. İsa da O’ndan bir cüz değildir.

Sözün burasında şu noktaya da dikkat çekmekte yarar görüyoruz: Muhkem ayetler tefsir, müteşabih ayetler te’vil edilir.

Te’vil, “bir delile müstenit olarak, lafzın muhtemel manalarından birini tercih etmektir.”20 Te’vilde bir katiyet olmayıp, “mümkün bir ihtimal” söz konusudur.21 Bu cihetten, müteşabih ayetlerle ilgili te’viller, kanaat verebilirse de kesinlik ifade etmezler. Bunlarla ilgili nihai hüküm ve söz, Cenab-ı Hakk’ındır.

Üç misalle müteşabihat konusunu noktalamak istiyoruz:

1- Hz. İsa’nın ahir zamanda nüzulü, hadislerde kıyamet alametlerinden biri olarak bildirilir.22 “O, kıyamet için bir ilimdir (alamettir)23 ayeti de genelde bu muhtevada yorumlanır.24 Fakat aynı ayetin yorumunda, “zuhuru, ölüleri diriltme mu’cizesi ve ölülerin kıyamını haber vermesi itibariyle kıyametin vaki olacağına bir delildir”25 denildiği gibi; “O” zamirini Kur’an’a raci kılanlar da olmuştur. Çünkü Kur’an kıyametin gelişinin yakınlığına delalet eder. Veya onunla kıyametin halleri ve dehşetli durumları bilinir.26

Kurtubi, zamiri Hz. Peygambere raci görür. Çünkü Hz. Peygamber, işaret ve orta parmaklarını gösterip “ben ve kıyamet bu ikisi gibiyiz”27 demiştir.28

İşte, bu tür farklı yorumlara açık olması sebebiyle, mezkûr ayetin Hz. İsa’nın nüzulüne delaleti katiyetten düşer, ancak bir kanaat bildirebilir.

Zaten, Hz. İsa’nın nüzulüne inanmak, akideye dâhil değildir. İlgili ayetler ve hadisler te’vile açık olduğundan “ben Hz. İsa’nın ahir zamanda bedenen tekrar nüzulüne inanmıyorum” diyen birisi, asla tekfir olunamaz. Zira bu tür bir ifade, ayet veya hadisi inkâr olmayıp, onların muhtemel bir tevilini reddetmektir. Aynı ayet ve hadislerin başka yorumları da vardır.

Hz. İsa ile ilgili olarak bir de şu ayete bakalım:

Allah Onu kendisine yükseltti.”29

Bu ayet, pek çok müfessir tarafından Hz. İsa’nın semaya yükseltilmesi şeklinde açıklanmıştır. Rivayetlere göre, Beni İsrail, Hz. İsa’nın bulunduğu evi kuşatırlar. İçeri girdiklerinde, birisi Hz. İsa şekline çevrilir. Cenab-ı Hak, Hz. İsa’yı göğe yükseltir. İçeri girenler, İsa şeklindeki kişiyi çarmıha gererler.30

Süleyman Ateş, tefsirinde olayı şöyle değerlendirir:

“Ayet, İsa’nın bedeniyle göğe çıkarıldığını göstermez. Çünkü burada gökten söz edilmiyor “Allah İsa’yı kendisine yükseltti” deniyor. Yani, “O’nu kurtardı, derecesini yükseltti, düşmanları O’na erişemediler, onu yakalayamadılar” manası ifade ediliyor.31

İşte, Hz. İsa’yla ilgili verdiğimiz bu yorumlarda görüldüğü gibi, müteşabih ayetlerde nihai söz Cenab-ı Hakk’ındır. “O gün sırlar ortaya çıkacak”32 ayetinin hükmüyle, sırlar kıyamet günü bildirilecek, Allah, kıyamet günü hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda hüküm verecektir.33 ayetinin manası görülecektir.

2-Arş ile ilgili ayetler, hakkında en fazla konuşulan müteşabihattandır. Arş, kelime olarak, taht anlamındadır.34 Esasen “sakf” demektir ki, bir binanın veya yerin ulvi muhitini teşkil eder. Çadır ve çardak gibi yükselen ve gölge veren her şeye de ıtlak olunur.

Eski Türklerde “otağ” kelimesi de arş gibi bir kullanıma sahiptir.

“Arş” kelimesi Kur’an’da yirmi altı defa geçer. Bunlardan yirmi biri Allah’ın tasarrufuyla, beşi de beşerî arşla ilgilidir. İnsanların arşından bahseden bu beş ayetten biri Hz. Yusuf’un, dördü de Belkıs’ın tahtı ile alakadardır.35 İlgili kısımda nazara verildiği üzere “Belkıs’ın büyük bir tahtı vardır, ama asıl büyük taht, Allah’ındır.”36 Yani Belkıs’ın bir saltanatı vardır, ama asıl saltanat her şeye hükmeden sultanlar sultanınındır.

Mücessime, Arş’ı cismani bir taht ve Rahman’ın Arş’a istivasını maddi bir oturuş olarak anlamak istemişlerse de, ilgili ayetlerin bu tarz yorumu Kur’an’ın esaslarına ve muhkematına aykırıdır. Hamdi Yazır’ın ifadesiyle “aklen ve şer’an pek büyük bir cehalettir.”37

Keza, Hamele- Arş’tan bahseden ayetlerden hareketle, İlahi Arşı meleklerin omuzuna yükleme gayreti, haktan inhiraftır. Arş, genelde müfessirler tarafından ilahi saltanattan kinaye olarak değerlendirilmiştir.38 Yani, nasıl ki bir hükümdar tahtına oturur, emir ile ülkesini idare eder. Cenab-ı Hak dahi, emir ve iradesiyle âlemde hükmeder, tasarrufta bulunur.

Bu konuda Hamdi Yazır şu açıklamaları yapar:

“Arşta cismiyetin zaruriyeti iddia olunamaz… Bir hükümdarın tahtına cülus edip kurulması mefhumunda bile asıl maksut olan mana, cismanî bir cülus değil, hükümdarlık sıfatıyla ittisafıdır. Bu öyle bir manadır ki, hükümdarın taht sayesinde değil, tahtın hükümdar sayesinde kıyamını ifade eder ve bir hükümdarın tahtında istikrarı, cismen taht üzerinde oturup kalması değil, hâkimiyetinde devam ve bekası demek olur.”39

“Arşa hamele olan (Hamele-i Arş) ve Arş’ın etrafında olanlar, hamd ile Rab’lerini tesbih ederler ve O’na inanırlar.”40 ayetini Mücessime kendi görüşlerine delil olarak kullanır. Müfessir Zemahşeri, ayetle ilgili şu yorumda bulunur:

“Şayet Allah Arş’a oturmuş olsaydı Hamele-i Arş ve Arşın çevresinde olan melekler O’nu görürlerdi. Ayetin “Ona inanırlar” kısmı durumun böyle olmadığına bir tembihtir.”41

Fahreddin Razi bu yorumla ilgili olarak şöyle demekten kendini alamaz:

“Allah Keşşaf sahibini rahmetine mazhar kılsın. Kitabında sadece bu nükte bile olsa, ona fahr ve şeref olarak kâfi gelirdi.”42

3-Kalem‘den bahseden şu ayet de, müteşabihattan sayılabilir.

“Kalem’e ve onların yazdıklarına yemin ederim.”43

Ayette, “onların yazdıklarına” ifadesinin, Âdemoğullarının amellerini yazan melekler veya doğrudan insanlar olduğu söylenmiştir.44 Melekler insanların amellerini yazdıkları gibi, insanlar da kalem vasıtasıyla devamlı bir şeyler yazmaktadırlar. Hatta şairler bu ayetle istidlalde bulunarak kalemleriyle iftihar etmişler, kalemi kılıçtan üstün görmüşlerdir.45

Ancak Hz. Peygamber kalem’in bir başka yönünden bahseder. Allah’ın en önce kalem’i yarattığını söyler ve “Allah’ın emriyle nurdan bir kalemin nurdan bir levhaya olacak her şeyi yazdığını” bildirir.46 Bu İlahi kaleme “kader kalemi” denilmiştir.47

Bu son misalde de görüldüğü gibi, müteşabihat düşünce ufkumuzu açmakta, çok iyi bildiğimizi zannettiğimiz bir kelime bile, birden bizi farklı bir mana boyutuyla karşı karşıya getirmektedir.

1Salih, s. 282

2Kurtubi, IV, 8-9

3Âl-i İmran, 7

4Râzî, VII, 172

5Kırca, s. 42

6Râzî, VII, 176; İbn Kesir, II, 7-8; Kurtubi, IV, 12-14; Salih, s. 284-285; Kırca, s. 45-46

7Muhammed, 24

8Kamer, 15, 17, 22, 32, 40

9Maide, 64; Yasin, 71; Sad, 75; Fetih, 10; Hadid, 29…

10Bakara, 115, 272; Ra’d, 22; Rum, 38; Rahman, 27…

11Fecr, 22

12Şûra, 11

13Nisa, 171

14Meryem, 35

15Râzî, VII, 173

16Sabuni, Safvetu’t- Tefasir, I, 322-323

17Râzî, XI, 115; İbn Kesir, II, 431; Kurtubi, VI, 17

18Casiye, 13

19Kurtubi, VI, 17

20Zehebi, I, 22

21Nursi, Şualar, Envar Neş. İst. 1988, s. 387, 416; Zehebi, I, 122; Sabuni, Tibyan, s. 103

22Mesela, bkz. Buhari, Büyu’, 102, Enbiya, 49; Müslim, İman, 242; Tirmizi, Fiten, 54; İbn Hanbel, II, 240, 294, 538; İbn Mace, Fiten, 33…

23Zuhruf, 61

24Zemahşeri, III, 424; Râzî, XXVII, 222; İbn Kesir, VII, 222-223; Süyuti, Dürrü’l- Mensur,V, 729; Ebu’s- Suud, VIII, 52-53; Yazır, VI, 4281

25Yazır, VI, 4281

26Kurtubi, XVI, 70-71

27Buhari, Rikak, 39

28Kurtubi, XVI, 71

29Nisa, 158

30Râzî, XI, 100; İbn Kesir, II, 400-402; Beydâvî, I, 247; Ebu’s- Suud, II, 250

31Ateş, Tefsir, II, 711-712

32Tarık, 9

33Hacc, 69

34İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, Daru Sadır, Beyrut, VI, 313; Alûsî, XIX, 190; Ebu’l-Berekat Nesefi, Medariku’t-Tenzil ve Hakaiku’t- Te’vil, Kahraman Yay. ist. 1984, II, 238; Bursevi, IV, 320; Yazır, III, 2126-2127

35İlgili ayetler için M. Fuad Abdülbaki’nin Mu’cemu’l- Müfehres “arş” maddesine bakılabilir.

36 Bkz. Neml, 24-26

37Yazır, III, 2184

38 Râzî, XIV, 115; Beydâvî, I, 342; Alûsî, VIII, 134; Seyyid Şerif Cürcani, Ta’rifat, Daru’l- Kütübi’l- İlmiyye, Beyrut, 1983, s. 150; Yazır, III, 2177; Nursi, Sözler, s. 362; Seyyid Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, Daru’ş-Şuruk, 1980, III, 1767

39Yazır, III, 2178-2179

40Mü’min, 7

41Zemahşeri, III, 361

42Râzî, XXVII, 32-33

43Kalem, 1

44Kurtubi, XVIII, 148

45Kurtubi, XVIII, 146-147

46Aclûnî, I, 263-264; İbn Kesir, VIII, 210-212

47Râzî, XXX, 78; İbn Kesir, VIII, 213

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir