Gönülsüz iş yapmak, o işi benimsemeyişin bir göstergesidir.
Bir işi severek, isteyerek yapanla gönülsüz olarak istemeden yapan kimse hemen ayırt edilir. Severek yapan kimse, aşkla şevkle işine sarılır. Gönülsüz yapan kimse ise, tembel tembel iş yapar, hatta iş yapmayıp yapar gibi görünür.
Medine İslam toplumunda münafıkların namaza karşı tutumları buna güzel bir misaldir. Kur’an onların namazını şöyle anlatır:
“Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar.”1
Bir başka ayette ise, onların hâli şöyle ifade edilir:
“Namaza ancak tembel tembel gelirler ve ancak istemeye istemeye verirler.”2
Savaş gibi çetin durumlar, insanların karakterlerini net bir şekilde açığa çıkarır. Peygamber Efendimizin son seferi olan Tebük, bunun en güzel örneklerindendir. Bizans’a karşı düzenlenen bu seferde gerçi savaş olmamıştır, ama bu vesileyle insanların dereceleri, kalitesi, seviyesi veya seviyesizliği tezahür etmiştir. Yirmi bir sayfalık Tevbe suresinin yarısından fazlası bu seferle alakalıdır. “Onlardan bir kısmı da şöyledir…” şeklinde anlatımla insan sınıfları ortaya konulmuştur.
İşte bu anlatımda yer alan insan gruplarından biri de münafıklardır. Kur’an-ı Kerim, başka yerlerde olduğu gibi burada da münafıkları ismen değil, vasfen anlatır. Bu, Kur’an’ın evrensellik özelliğiyle alakalıdır. Zira Kur’an’da tasvir edilen münafık tiplerini, hemen her devirde ve hemen her toplumda görmek mümkündür.
Tebük Seferi’ndeki münafıkları iki kısımda ele alabiliriz.
1- Sefere katılmayanlar.
2- Sefere katılanlar.
1- Sefere katılmayanlarla ilgili olarak önce şunlar nazara verilir:
“Şayet kolay elde edilir bir dünya menfaati ve orta halli bir yolculuk olsaydı, sana hemen uyarlardı. Lakin meşakkatli yol, onlara çok uzun geldi. ‘Gücümüz yetseydi, sizinle beraber çıkardık’ diye Allah’a yemin edecekler, nefislerini helake sürükleyecekler. Allah biliyor ki, onlar yalancıdır.”3
Münafık, menfaatinin takipçisidir. Allah yolunda sefere katılmak, gerekirse bu uğurda can vermek gibi yüce ideallerden mahrumdur. Sefere katılmakla, kesin bir menfaat elde edeceğini bilse, hiç durmaz, hemen gelir. Fakat ganimet gibi bir menfaat garantisi yoksa, mümkünse geride kalmaya çalışır.
Nitekim münafıklardan pek çoğu Rasulullaha gelip izin istemişler, Rasulullah da bunlara izin vermiştir. Cenab-ı Hak, latif bir itabla Rasulüne şöyle seslenir:
“Allah seni affetsin, niye onlara izin verdin? Ta ki sadık olanlar sana tebeyyün etseydi ve yalancıları bilseydin.”4
Bu ayet, peygamberler için içtihadın caiz olduğuna delalet eder. Yani, vahiyle bildirilmeyen hususlarda, peygamber kendi içtihadıyla amel eder. Buradaki itab, efdali terkten dolayıdır.5
“Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeleri hususunda senden izin istemezler. Allah, müttakileri bilendir.”6
Kamil iman sahipleri, böyle bir sefere seve seve katılırlar. Cihad realitesini göz ardı etmezler. Emredilen cihadı ifaya çalışırlar.
“Senden ancak, Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri şüphe içinde olanlar izin isterler. Onlar, şüpheleri içinde bocalayıp dururlar.”7
Ortada hayatî bir seferberlik hâli varken, bir takım bahanelerle geri kalmak, münafıklık alametidir. Kalplerinde iman kökleşmiş olanlar, böyle bir vasatta ” Ya Rasulallah, bize izin ver, biz geride kalalım” demezler.
“Gücümüz yetseydi sizinle beraber çıkardık” diyenler samimi değillerdir. Çünkü,
“Şayet çıkmak isteselerdi buna bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların çıkmasını kerih gördü de, onları alıkoydu. Kendilerine ‘oturanlarla beraber siz de oturun’ dendi.”8
Seferden geri kalan bu grup, sefere katılsa ne olurdu? Kaleler mi fethederlerdi? Destanlar mı yazarlardı? Müslümanların kuvvetine kuvvet mi katarlardı? Hayır… Hayır…
“Şayet çıksalar ve içinizde olsalardı, bozgunculuktan başka bir faydaları olmazdı. Fitne çıkarmak için aranızda dolaşırlardı. İçinizden onlara kulak verecek bulunurdu. Allah, zalimleri bilendir.”9
Nitekim sefere katılan münafıklar, bozgunculuk yapmış, fitne peşinde koşmuştur. “İçinizden onlara kulak verecek bulunurdu” ifadesi, beşerî bir zaafa işaret eder. Çünkü yalan haberin daima dinleyicileri olmuştur. Özellikle savaş ortamında yalan bir haber, kısa zamanda kulaktan kulağa yayılacaktır. Sözgelimi, “Bizans, 200.000 askerle üzerimize geliyormuş” diye bir şayia çıksa, bu yalan habere pek çok mü’min inanırdı.
Fitne peşinde koşmak, nifakın temel karakterlerindendir. Rasululahın daha önceki savaşlarında da fitne çıkarmak isteyenler olmuştur.
“Doğrusu bunlar, daha önce de fitne peşinde koştular. Sana, türlü türlü işler çevirdiler. Ta ki, onlar hoşlanmasalar da hak geldi. Allah’ın emri üstün oldu.”10
“Onlardan bir kısmı da şöyle der: ‘Bana izin ver, beni fitneye düşürme.’ İyi bil ki, fitneye zaten düşmüşlerdir. Cehennem, kâfirleri kuşatıcıdır.”11
Rasulullah savaşa giderken, geri kalma manevraları yapmak fitnenin ta kendisidir. Bazı rivayetlere göre, bu şekilde söyleyen Cedd Bin Kays’tır. Hz. Peygamber’e “Ensar bilir ki ben kadınlara düşkünümdür. Rum kızlarıyla beni fitneye düşürme. Malımla yardım edeyim, beni bırak” demiştir.12
Münafıklar, kederde ve sevinçte Müslümanlarla tam bir tezat hâlindedir.
“Sana bir iyilik gelirse bu, onları üzer. Eğer sana bir musibet gelirse ‘biz tedbirimizi almıştık’ derler, sevine sevine döner giderler.”13
Faraza Müslümanlar savaştan galip gelse ve ganimetle dönseler, bu hâl münafıkları rahatsız eder. Fakat İslam ordularının mağlup olduğunu duysalar, “iyi ki biz katılmadık” deyip, memnun kalırlar.
“De ki: Bize, Allah’ın yazdığından başkası isabet etmez. O, bizim Mevla’mızdır. Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etsinler.
De ki: Bizim için gözetlediğiniz şey (bizim açımızdan) iki güzelden biridir. Biz ise, ya Allah’ın kendi katından veya bizim elimizle size bir azap indirmesini gözetliyoruz. Haydi, bekleyin bakalım. Biz de sizinle beraber bekliyoruz.”14
Ayette “iki güzelden biri” şeklinde ifade edilen husus, “ya şehâdet, ya zaferdir.”15 Mü’min, savaşta zafer için çalışır. Bazan da önüne şehâdet çıkar. Her ikisi de mü’min için güzeldir. Münafık ve kâfirler ise, böyle güzelliklerden mahrumdur. “Ölürsek şehit olacağız” şeklinde bir beklentileri yoktur. Şöyle veya böyle belalarını bulacaklardır. Ya doğrudan Allah onları cezalandıracak, ya da mü’minlerin eliyle belalarını verecektir.
Münafıklar, sefere katılmadıklarından dolayı sevinç içindedirler. Kur’an, onların bu hâlini şöyle değerlendirir:
“Geride kalanlar, Rasululah’a muhalefet etmek için oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten hoşlanmadılar. Dediler ki: ‘Bu sıcakta sefere çıkmayın!’ De ki: ‘Cehennem ateşi daha sıcaktır!’ Keşke anlasalar.”16
Onlar, günlük sevinçlerle teselli bulmaktalar. Seferin sıcağından kurtuldular, ama Cehennem ateşinden kurtulamayacaklar.
Kur’an-ı Kerim, onları bu şekilde uyarır, akıllarına, hislerine hitap eder ve ardından çıkış yollarını gösterir:
“Artık, yaptıkları şeyler yüzünden az gülsünler, çok ağlasınlar.”17
Şu ayetler ise, sefere katılmayan münafıkların sefer sonrası hâlini anlatır:
“Onlara döndüğünüz zaman size özür beyan edecekler. De ki: Özür beyan etmeyin. Size asla inanmayacağız. Doğrusu, Allah bize durumlarınızdan haber verdi. Allah ve Rasulü yaptıklarınızı görecek, sonra gaybı ve şehâdeti (gizli ve açık her şeyi) bilene döndürüleceksiniz. O da size yaptıklarınızı haber verecek.”
Onlara vardığınızda, kendilerinden yüz çevirmeniz için Allah’a yemin edecekler. Siz de onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar pistir. Yaptıklarına karşılık varacakları yer, Cehennemdir.
Kendilerinden razı olmanız için yemin edecekler. Siz onlardan razı olsanız da, Allah o fasık topluluktan asla razı olmayacak.”18
2- Tebük Seferi’ne katılan münafıklar da olmuştur. “Herkes kendi şâkilesine (seciyesine) göre amel eder”19 ayetinin hükmünce, bunlar sefer esnasında münafıkane hareket ederler. Münafıkların genel karakterinde görülen istihza, korku, fitne çıkarmak… gibi hâller bunlarda da görülür. Mesela, Hz. Peygamberin toleransını yanlış değerlendirip, ” O, her söyleneni dinleyen bir kulaktır” derler. “İstediğimizi deriz, sonra da O’na varırız. O da söylediğimizi tasdik eder” diye düşünürler.20 Kur’an, bu hâli şöyle anlatır:
“Onlardan bir kısmı da var ki, Peygamberi incitiyorlar ve ‘O bir kulaktır’ diyorlar. De ki: O, sizin için bir hayır kulağıdır.”21
Evet, o bir kulak. Lakin ne güzel bir kulak!22 Allah’tan gelen vahyi duyan bir kulak. Mü’minlerin görüşlerini dinleyen, onlara önem veren bir kulak…
Münafıklar, Rasulullah’ı ve ehl-i imanı küçük görme küçüklüğü içindedirler. Sefer esnasında Rasulullah’ı kastedip, “şu adama bakın. Şam kalelerini, köşklerini fethe gidiyor! Heyhat, heyhat!” şeklinde konuşurlar. Rasulullah, onların bu sözlerine muttali olur. Bu şekilde konuşanları huzuruna getirtir, “şöyle, şöyle konuştunuz” diye onlara söyler. “Ey Allah’ın Nebisi, bizim konuşmamız senin ve ashabın hakkında değildi. Yolu kısaltmak için birbirimizle şakalaşıyorduk” diyerek durumu kurtarmaya çalışırlar.23 Onların bu hâline işaret olarak, Kur’an’da şöyle denir:
“Münafıklar, kalplerinde olanları haber veren bir sure inmesinden korku içindedirler. De ki: Alay edin bakalım. Allah, korktuğunuzu ortaya çıkaracaktır.
Eğer onlara sorsan, ‘biz ancak lafa dalmış, şakalaşıyorduk’ derler. De ki: ‘Allah’la, O’nun ayetleriyle ve Rasulüyle mi dalga geçiyorsunuz?
Boşuna özür dilemeyin. İmanınızdan sonra küfre düştünüz. Sizden bir topluluğu bağışlasak bile, diğer bir topluluğu, suçlu olduklarından dolayı cezalandıracağız.”24
İki ay süren Tebük Seferi esnasında, Rasulullah’a zaman zaman ayetler inmekte, seferden geri kalanların durumu haber verilmektedir. Münafıklardan Cülas Bin Süveyd, arkadaşlarına, “Muhammed’in Medine’deki arkadaşlarımız hakkında söyledikleri doğru ise, biz eşekten daha adiyiz” der. Medine’li Müslümanlardan Amir Bin Kays, bu sözleri duyunca, “evet der. Vallahi Peygamber doğru söylemektedir ve sen eşekten daha adisin!”
Bu tartışma Rasulullah’a ulaşır. Cülas’ı çağırtır, sözlerini hatırlatır. Cülas, yemin ederek söylemediğini anlatır. Şu ayet, bu olaya işaret eder:25
“Söylemediklerine dair Allah’a yemin ediyorlar. Hâlbuki küfür kelimesini söylediler. İslam’a girdikten sonra, küfre düştüler. Ve ulaşamadıkları şeyi planladılar.”26
Ayetin “ulaşamadıkları şeyi planladılar” kısmı, Rasulullah’a yapılan bir suikastle alakalıdır. Tebük Seferi dönüşü on beş münafık, gecenin karanlığında Rasululah’a suikast teşebbüsünde bulunurlar. Teşebbüsleri neticesiz kalır. Karanlıktan istifadeyle, ordunun içinde kaybolurlar, yakalanamazlar.27
Rasulullah’dan istifade etmek yerine, bu gibi fitneler peşinde koşmak ne büyük bir bedbahtlıktır! Hâlbuki o yüce Peygamber, onlara en değerli hakikatleri, en kıymetli esasları getirmiştir.
“Allah ve Resulü kendilerine imkân verdi diye intikam almaya kalkıştılar. Eğer tevbe ederlerse, haklarında hayırlı olur. Eğer yüz çevirirlerse, Allah onları dünya ve ahirette can yakıcı bir azapla cezalandırır. Artık onlara yeryüzünde ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.”28
Ayette “eğer tevbe ederlerse, haklarında hayırlı olur” denilerek, onlara bir çıkış yolu gösterilmiştir. Gerek bu ayette ve gerekse münafıkların iç yüzünü anlatan başka ayetlerde, onları tevbeye sevk edecek, dillerindeki imanı kalplerine indirecek ikazlar, hatırlatmalar mevcuttur. Bu ikaz ve hatırlatmalar, neticesini göstermiş, meyvesini vermiştir. Başlangıçta sayıları hayli fazla olan münafıklar, zamanla azalmıştır. Mesela, biraz önce bahsi geçen Cülas Bin Süveyd, tevbe edip samimi Müslüman olmuştur.29
1 Nisa, 142
2 Tevbe, 54
3 Tevbe, 42
4 Tevbe, 43
5 Nesefi, Medârik, II, 128
6 Tevbe, 44
7 Tevbe, 45
8 Tevbe, 46
9 Tevbe, 47
10 Tevbe, 48
11 Tevbe, 49
12 Razi, Mefatihu’l-Gayb, XVI, 83 – 84; Nesefi, Medârik, II, 129
13 Tevbe, 50
14 Tevbe, 51-52
15 Beydâvî, I, 408
16 Tevbe, 81
17 Tevbe, 82
18 Tevbe, 94-96
19 İsra, 84
20 Beydâvî, I, 410; Nesefi, Medârik, II, 132
21 Tevbe, 61
22 Nesefi, age. II, 132
23 Beydâvî, I, 411; Razi, Mefatihu’l-Gayb, XVI, 122; Nesefi, age. II,133-134
24 Tevbe, 64-66
25 Razi, age. XVI, 136
26 Tevbe,74
27 Beydâvî, I, 412
28 Tevbe, 74
29 Razi, Mefatihu’l-Gayb, XVI, 136
