Şia, İslam Dünyasında % 20 civarında bir nüfusun mezhebidir. Kökleri ilk dört halife zamanına kadar uzanır. Şöyle ki:
Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra İslam âleminde büyük çalkantılar yaşanır. Şam valisi Muaviye, Hz. Osman’ın katilleri bulunana kadar Hz. Aliye biat etmeyeceğini söyler. Gelişen olaylar zinciri sonucunda, Müslümanlar arasında Cemel ve Sıffin savaşları olur. Bu savaşlarda binlerce Müslüman hayatını kaybeder.
İşte bu çalkantılar, fitneler içinde Hz. Ali yanında yer alanlara, “taraftar” anlamında “Şii” denilmiştir. Bu ilk Şiilerin (Şia-i ûla) Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’i reddetme gibi bir durumları yoktur. Fakat daha sonra Şiilik yeni bir boyut kazanarak, ehl-i sünnet ve cemaatten ayrı müstakil bir fırka, hatta fırkalar görünümünü kazanmıştır. Bu fırkalardan bir kısmı Hz. Alinin nübüvvetine, hatta ilahlığına kadar işi götürmüşlerdir. Bunlara ğulat-ı Şia denir.
İmamiye Şiası “imamet nassla olur” görüşünü kabul eder. Onlara göre, Hz. Alinin ilk halife olması gerekirdi. Fakat bu hak kendisinden gasbedilmiştir. Günümüz Şiileri ekseriya bu grupta yer alır.
Zeydiye, Şii fırkalarının en mutedilidir. Bunlar Hz. Alinin ilk halife olması gerektiğini söylemekle beraber, diğer üç halifenin hilafetini reddetmezler. “Efdal varken mefdulün imameti caizdir” derler. Ehl-i sünnete en yakın Şii fırkası olan Zeydiye, günümüzde Yemende devam etmektedir.1
Şia’ya göre “imamet halka havale edilecek küçük bir maslahat meselesi olmayıp, bir usül meselesidir, dinin bir rüknüdür. Peygamberin böyle bir meseleden gaflet etmesi veya bunu ümmete havale etmesi caiz değildir. Dolayısıyla Hz. Peygamberden sonra yerine geçecek halife muayyendir ve bu nassla sabittir.”2
İslam âlimlerinin çoğu bu konuda nass olmadığını söylerler. Bazıları, Hz. Ebubekir hakkında hafi veya celi (gizli veya aşikâr) nass olduğunu kabul eder ve Hz. Peygamberin vefatı öncesi namazda Hz. Ebubekir’i imam yapmasını buna bir alamet olarak görürler. Şüphesiz bu büyük meselede açık bir nass olsa meşhur olurdu ve Hz. Peygamberin yakınında bulunan sahabelerce bilinirdi. O zaman bu meselede bir tereddütleri kalmaz, ihtilafa düşmezlerdi.3
Hz. Alinin ilk halife olması gerektiğini iddia eden Şia, bazı nassları buna delil olarak kullanırlar. Bunlardan beş tanesine dikkat çekmek istiyoruz:
1- Hz. Peygambere bunun emredildiği iddiası
Bununla alakalı olarak şu âyet delil getirilir:
“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Şayet yapmazsan O’nun risaletini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.”4
Aslında ayetin ifadesinde Hz. Alinin hilafetiyle ilgili açıktan bir şey yoktur. Şevkaninin de belirttiği gibi, ayet umum ifade etmektedir.5 Yani, “Rabbinden sana ne indirilmişse, hepsini tebliğ et” demektir. Nitekim Hz. Aişe, “her kim ‘Muhammed kendisine indirilenlerden bir şey gizledi’ derse, yalan söylemiş olur” demiş ve üstteki ayeti okumuştur.6
Durum böyle iken, Şia bazı zayıf ve uydurma rivayetlere dayanarak,7 mezkûr ayetin Hz. Alinin hilafetini bildirdiğini söyler. Hâlbuki bu iddialarıyla Hz. Peygamberi görevini tam yapmamakla itham etmektedirler. Zira ayet eğer onların anladığı gibiyse, Hz. Peygamber bunu tebliğ etmeden gitmiş demektir.
2- Hz. Peygamber Hz. Aliyi bazen yerine bırakması
Hz. Peygamber Tebük seferine giderken yerine Hz. Aliyi bırakır. Hz. Ali, “beni kadın ve çocuklarla mı bırakıyorsun?” deyince Hz. Peygamber şu cevabı verir: “Benimle Hz. Musa ve Harun misali olmak istemez misin? Ancak şu var ki, benden sonra peygamber yoktur.”8
Hz. Peygamberin cevabında Hz. Musa’nın Tura gidiş olayına işaret vardır. Hz. Musa, yerine kardeşi Harun’u bırakarak Tura gitmiştir. Hz. Harun da kardeşi Musa gibi bir peygamberdir.
Üstteki rivayetten Hz. Alinin faziletine istidlalde bulunmak son derece makuldür ve buna kimsenin bir itirazı da yoktur. Fakat bu rivayetten “ilk halife Hz. Ali olmalıydı” neticesine varmak tekellüflü (zorlamalı) bir te’vildir. Zira Hz. Peygamber sefere giderken Hz. Aliden başkalarını da yerine bırakmıştır. Âmâ Abdullah İbn Ümmi Mektum bunlardan biridir.9
3- Ğadir-i Hum olayı
Bera Bin Azib anlatıyor: Bir seferde Ğadir-i Hum’da konakladık. Namaza nida olundu… Namazdan sonra Hz. Peygamber Hz. Alinin elini tuttu. “Ben kimin efendisiysem Ali de onun efendisidir. Allahım, ona dost olana dost, düşman olana düşman ol” dedi.”10
Bu rivayet Şia kaynaklarında yer aldığı gibi, sünnî kaynaklarda da yer almıştır. Ancak buradan Hz. Alinin ilk halife olması lüzumunu anlamak mümkün değildir.11 Çünkü Hz. Ali gerçekten Müslümanlar içinde en seçkin kimselerden biridir. Cesaretiyle, “Allah’ın Aslanı” unvanını taşır. Şah-ı velayet makamına sahiptir. Bunlar gibi seçkin özellikleri sebebiyle tarih boyunca bütün Müslümanların efendisi olmuştur. Âlûsi’nin dediği gibi, şayet Hz. Peygamber yerine halife olarak Hz. Aliyi bırakmak istese, “ey insanlar! Bu, benden sonra idareciniz, emirinizdir. Dinleyin itaat edin” derdi.12 Böyle bir emir ise, havada kalmaz, mutlaka yerine getirilirdi. “Anam babam sana feda olsun” diyen sahabilerin böyle ciddi bir konuda Peygamberin sözünü dinlememeleri elbette düşünülemez. Nitekim “benden sonra size Ömer’i tavsiye ederim” diyen Hz. Ebubekir’in isteği yerine getirilmiş, Müslümanlar Hz. Ömer’e biat etmişlerdir.13
4- Kırtas hadisi
Şia’nın temessük ettiği rivayetlerden biri de şudur:
“Hz. Peygamber, vefatı öncesi hastalığı ilerlediğinde ‘bana kalem kâğıt getirin, size benden sonra sapmamanız için vasiyet yazdırayım’ der. Hz. Ömer, ‘peygamberin rahatsızlığı şiddetlendi. Allah’ın Kitabı bize kâfidir’ deyince ileri geri konuşmalar olur. Hz. Peygamber, ‘kalkın yanımdan, der. Benim yanımda niza (çekişmek) yakışmaz.”14
Şia’nın iddiasına göre Hz. Peygamber yerine Hz. Alinin geçmesini yazdırmak istemiş, Hz. Ömer ise buna engel olmuştur.15 Hâlbuki mezkûr rivayette asla buna bir delalet yoktur. Rivayeti o tarzda değerlendirmek, tekellüftür, zorlamadır. Neyi yazdırmak istediği bizce meçhuldür. Kaldı ki Hz. Peygamber bu olaydan sonra birkaç gün daha yaşamıştır. İsteseydi yazdırırdı, Allah kendisine bu dileğini yerine getirecek fırsatı verirdi.
5- Meveddet ayeti
“De ki: Yaptığım tebliğe karşı ben sizden yakınlık sevgisi dışında bir ücret istemiyorum.”16
Bir rivayette, ayet nazil olunca Hz. Peygambere “ya Rasulallah, sevmemiz vacip olan yakınların kimlerdir?” diye sorulmuş, Hz. Peygamber, “Ali, Fatıma ve oğulları” cevabını vermiştir.17
Bu ayet Şia tarafından Âl-i Beyt sevgisine bir delil olarak zikredilir. Bunu işari bir mana olarak kabul etmek mümkün olmakla beraber, ayetin sarih manasında buna bir delalet yoktur.
İbn Abbas’a bu ayetten sorulur. Daha cevap vermeden, orada bulunanlardan Said Bin Cübeyr, “Âl-i Muhammed” deyince, İbn Abbas “acele ettin, der. Çünkü Kureyşin hiçbir ailesi yoktur ki Hz. Peygamberin onlara akrabalık bağı olmasın. Ayetin manası ‘hiç olmazsa yakınlık hakkını gözetin’ demektir.”18
İbn Kesir, ayetin yorumunda şu manaya dikkat çeker: “Bana yardım etmiyorsanız, hiç olmazsa aramızda olan akrabalık sebebiyle eziyet etmeyin.”19
Kendisinin şu yorumu da gerçekten zikre şayan bir incelik arzeder:
“Ayetten muradın ‘Hz. Ali, Fatıma ve oğullarıdır’ şeklindeki rivayet senet olarak zayıftır. Ayrıca, sure Mekki surelerdendir. Mekke’de ise Hz. Fatıma’nın çocukları yoktu. Hz. Ali ile evlilikleri hicretin ikinci yılında Bedir Savaşı sonrası olmuştur. Ancak bu rivayeti kabul etmemek, Âl-i Muhammede sevgi beslememek anlamında değildir. Çünkü onlar temiz bir zürriyetten, fahr, hasep ve nesep noktasında yeryüzündeki en şerefli evden gelmişlerdir.”20
Ehl- i Beyt, Hz. Peygamberin aile efradıyla ilgili kullanılan bir ifade olup, “hane halkı” manası taşır. Bu kelime Kur’anda iki ayette geçer: Bunlardan birisi Hz. İbrahim’in hane halkıyla ilgilidir.21 İkincisi ise, Hz. Peygamberin hanımlarına hitap eden ayetlerin devamında gelir ve şöyle der:
“Evlerinizde oturun ve evvelki cahiliyye tarzında açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin. Allah’a ve Rasulüne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”22
Hamdi Yazır, ayetin açıklamasında Şia’nın ifrat bir durumuna şöyle dikkat çeker:
“Şia, ayetin mevzuunu teşkil eden ezvac- ı tahiratı (Hz. Peygamberin hanımlarını) dahi hesaba almayarak, Ehl-i Beytin Hz. Peygamberin kendisiyle, Hz. Ali, Hasan, Hüseyin ve Fatıma’dan ibaret olduğunda ısrar etmek istemişler ve bu yüzden İslam tarihinde çok büyük gürültüler çıkarmışlardır. ‘Selman Bendendir, ehl-i beytimdendir’23 hadisiyle özel intisapla Selman-ı Farisi bile Ehl-i Beytten sayıldığı halde, Peygamberle beraber beytutet eden hanımlarının Ehl-i Beytten hariç sayılması ne garip bir taassuptur!”24
Fahreddin Razi, şu iki rivayeti nazara verip kıymetli yorumlarda bulunur:
“Ehl-i Beytim Nuh’un gemisine benzer. Binen kurtulur.”
“Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine uysanız hidayete erersiniz.”25
“Şimdi biz mükellefiyet denizindeyiz. Şüphe ve şehvet dalgaları bize çarpmaktadır. Denizde yol alan iki şeye muhtaçtır:
1-Sağlam bir gemi.
2-Işık saçan yıldızlar.
İşte, böyle bir gemiye binen ve yıldızlara bakarak yol alanların kurtulma ümidi fazla olur. Ehl-i Sünnet, Ehl-i Beyte muhabbet gemisine binmiş, sahabe yıldızlarına bakarak yol almaktadır.”26
Ehl-i Sünnetin Ehl-i Beyti sevmeme diye bir problemi yoktur. Her namazın teşehhüdünde onlara dua ederiz ve onları ciddi severiz.27 Ehl-i Sünnet arasında “Ali, Hasan, Hüseyin, Fatıma, Zehra…” gibi isimler son derece yaygındır.
İmam-ı Şafii bir beytinde şöyle der:
“Âl-i Muhammedi sevmek şayet rafizilikse, bütün ins ve cin şahit olsun ki, ben rafiziyim.”28
Fakat Âlûsî’nin de dikkat çektiği gibi, insanların çoğu Ehl-i Beyt konusunda ya ifrat veya tefrittedir. Ortası ise, sırat-ı müstakimdir.29
Hz. Peygamber, Ehl-i Beytiyle ilgili bir sözünde şöyle der:
“Size iki şey bıraktım. Onlara sarıldığınız müddetçe asla sapmazsınız:
Allah’ın Kitabı ve Ehl-i Beytim.”30
Said Nursi, risalet vazifesi noktasında Ehl-i Beytten muradın Hz. Peygamberin sünnet-i seniyyesi olduğunu söyler. “Çünkü sünnet-i seniyyeye ittibaı terkeden hakiki Âl-i Beytten olmadığı gibi, Al-i Beyte hakiki dost da olamaz.”31
Hz. Peygamberin, kızı Fatıma’ya “ey Fatıma! Amelinle kendini ateşten kurtar. Yoksa ben de seni kurtaramam” şeklindeki hatırlatması unutulmamalıdır.32
Nitekim Hz. Nuh ve Hz. Lut’un hanımları iman etmedikleri için kurtulamamışlardır.33
Keza, Nuh’un oğullarından biri iman etmeyince, Tufanda boğulanlardan olmuştur. Cenab-ı Hak, Hz. Nuh’a “o senin ehlinden değildir” der.34 Şüphesiz bu, nesep itibariyle değil, inanç ve amel yönündendir. Peygamber hanımı ve oğlu olmak kurtulmak için yeterli değilse, sadece Âl-i Beytten olmakla insanların kurtulacağı elbette iddia edilemez.
Not: Ehl-i sünnet ve Şia’nın akide, amel ve olayları değerlendirmede farklı olmaları tarihi bir realitedir. Bununla beraber her iki tarafın Müslüman olmakta müşterek oldukları unutulmamalıdır. Şia’nın hayli öne çıkardığı Hz. Ali ve Ehl-i Beyt, Sünniler açısından da en büyük dini değerlerdendir. Bununla beraber, Sünnî dünyanın kendi arasında farklılıkları olduğu gibi, Sünnilikle Şiilik arasında da bir kısım farklılıklar vardır. Her iki tarafa düşen görev, bu farklılıkları tartışma ve sataşma konusu yapmadan “din kardeşi” olduklarının farkına varmak, ortak düşmanlarına karşı birlikte hareket edebilmektir.
1Bkz. Eşari, I, 65-66, 88-89 ve 131; İrfan Abdülhamid, İslamda İtikadi Mezhepler ve Akaid Esasları, Ter. M. Saim Yeprem, Marifet Yay. İst. 1981, s. 16-57; Saim Kılavuz, İslam Akaidi ve Kelama Giriş, Ensar Neş. İst. 1993, s. 308-311
2Muhammed Bin Abdulkerim Şehristani, el-Milel ve’n- Nihal, Tashih ve Ta’lik: Ahmed Fehmi Muhammed, Daru’l- Kütübi’l- İlmiyye, Beyrut, 1992, s. 144-145
3Taftezani, Şerhu’l-Makasıd, Alemü’l- Kütüb, Beyrut, 1989, V, 258-259
4Maide, 67
5 Muhammed Şevkani, Fethu’l- Kadir, Daru İhyai’t- Türasi’l- Arabi, Beyrut, ts. II, 59. Ayrıca bkz. Kurtubi, VI, 157
6Buhari, Tefsir, 5/7; Şevkani, II, 59
7Bkz. Şevkani, II, 59-60
8Tirmizi, Menakıb, 20; Süyuti, Tarihu’l Hulefa, Daru’l- Kütübi’l- İlmiyye, Beyrut, 1988, s. 133
9Bkz. Muhammed Hamidullah, İslamın Hukuk İlmine Yardımları, İst. 1962, s. 142-143
10İbn Hanbel, IV, 281; Süyuti, Tarihu’l- Hulefa, s. 134; Alûsî, VI, 192-193
11Bkz. Hasan Onat, Emeviler Devri Şii Hareketleri ve Günümüz Şiiliği, TDV. Yay. Ankara, 1993, s. 24
12Alûsî, VI, 195
13Süyuti, Tarihu’l – Hulefa, s. 62-64
14Buhari, Merda, 17; Müslim, Vesaya, 22; İbn Hanbel, I, 325
15 Ahmet Naim, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, Diyanet Yay. Ankara, 1982, I, 108. Ahmet Naim, ilgili rivayetleri burada ve devamında çok güzel bir şekilde tahlil etmektedir. Geniş bilgi için oraya bakılabilir.
16Şura, 23
17Beydâvî, II, 362
18Kurtubi, XVI, 15-16; İbn Kesir, VII, 187; Süyuti, Dürrü’l- Mensur, V, 699
19İbn Kesir, VII, 187
20İbn Kesir, VII, 189
21Hud, 73
22Ahzab, 33
23İbn Hişam, Siretu’n-Nebeviyye, Daru İhyai’t-Türasi’l-Arabi, Beyrut, 1971, III, 224; Ebu Abdullah Hakim, ( Nisaburi) Müstedrek, Matbaatu’l- İslamiye, Beyrut, II, 416
24Yazır, VI, 3892
25Aclûnî, I, 132
26Râzî, XXVII, 167
27Râzî, XXVII, 166
28Âlûsî, XXV, 32
29Âlûsî, XXV, 32
30Tirmizi, Menakıb, 31; İbn Hanbel, III, 14, 17
31Nursi, Lemalar, s. 22
32Müslim, İman, 348
33Tahrim, 10
34Hud, 45-46
