Cihad

Hayat bir faaliyet ve harekettir. Cihad ise, bu faaliyet ve hareketin Allah yolunda yönlendirilmiş şeklidir. Pek çok insan, cihadı savaşla eş anlamlı görür:

Hâlbuki “cihad, kılıç ve savaştan daha umumîdir.” (IV, 2591)

Hamdi Yazır bu manayı “Kâfirler ve münafıklarla cihad et” âyetlerinin açıklamasında ifade eder. (Tevbe, 73 ve Tahrim, 9) Hz. Peygamber, kâfirlerle savaştığı halde, münafıklarla doğrudan savaşmamış, fakat onlara karşı cihad etmiştir.

Münafıklara karşı cihad:

-onlara delil göstermek,

-hadleri uygulamak şeklinde tefsir edilmiştir.

Buna göre cihad, kılıç, dil vs… herhangi bir vasıta ve suret ile olursa olsun, gayret göstererek çalışıp uğraşmak, mücahede eylemek demektir. Savaş bunun özel bir şeklidir.” (IV, 2591)

Yâni Allah yolunda yapılan her savaş, bir cihaddır. Fakat her cihadın illâ savaş şeklinde olması lâzım değildir. Dille de olur, ilimle de olur, malla da… olur.

Mekkî sûrelerden olan Furkan sûresinde “O kâfirlere boyun eğme ve bununla (Kur’an’la) onlara karşı büyük bir cihad yap!” (Furkan, 52) denilmesi de, cihadın savaştan daha umumî olduğuna bir işarettir. Hamdi Yazır, âyeti şöyle yorumlar:

Bu sûre Mekkî olduğu için henüz kıtal (savaş) emri verilmezden evvel olan bu “büyük cihad” emri, her mücahedenin başı olan bir mücahededir. Düşünmeli ki, bu ne büyük emirdir! Buna memur olan peygamberin elinde Kur’an’dan başka bir silâh yokken, o kelâmullah mûcizesi, o büyük cihadı yapmaya kâfi geliyor ve Mekke’den başlayan bu cihad, bütün cihana yayılıyor.” (V, 3601)

Cihadın mertebeleri vardır. Ama hepsinin temelinde ilim olması gerekir. Hamdi Yazır’ın ifadesiyle, “kılıç ile cihadın dayanağı ilim ile cihaddır. Bunun esası da, haricî düşmandan evvel, nefsin cehaletine, şehevatına karşı cihaddır ki, buna “cihad-ı ekber” adı verilmiştir.” (IV, 2548-2549)

Bazı rivayetlerde Hz. Peygamberin Tebük Seferi dönüşünde “küçük cihaddan büyük cihada döndük” diyerek nefisle cihada dikkat çektiği zikredilir. (Meselâ, bkz. Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, I, 424) Bir kısım çevreler, hadisin zayıf olduğunu söyleyip, bu manayı inkâr etmek isterler. Hâlbuki nefisle cihadın bir cihad-ı ekber olduğu sahih bir manadır. Zira nefsiyle cihad etmeyen düşmanla da cihad edemez. Nefsine mağlup olan, düşmana da mağlup olur. Düşmanla cihad daimî değildir. Ama nefisle cihad her an devam etmektedir. Düşmanla cihadda mağlup olup hayatını kaybeden şehid olur, cennete gider. Hâlbuki nefisle cihadda mağlûp olan cehenneme düşer… İşte, bu gibi noktalardan dolayı, nefisle cihad bir cihad-ı ekberdir ve düşmanlara karşı yapılacak büyük cihadın da esasıdır.

Umumî bir dünya barışını sağlayabilmek için Müslümanların kuvvetli olması ve savaşa hazır olması gerekir. Hamdi Yazırın yorumuyla:

Zira, Allah yolunda olmayan öldürmelerin, tecavüzlerin önüne, ancak Allah için savaşa hazırlanmakla geçilebilir.” (VI, 4367)

İslâm’da müdafaa savaşı olduğu gibi, tecavüzî harb de vardır. Tecevüzî savaş, temelde iki esasa dayanır:

1-Allah rızası için mazlumları zalimlerin pençesinden kurtarmak.

2-Halk üzerinde Allah u Teâlâ’nın adalet ve rahmet hükümlerini uygulamak.” (II, 1393)

Cihadda gaye, Müslüman olmayanları imha etmek değildir. Meselâ şu âyete bakalım: “Olur ki aranızda düşmanlık olanlarla Allah bir sevgi meydana getirir.” (Mümtehine, 7)

Hamdi Yazır, âyetin açıklamasında şöyle der:

Cihaddan asıl maksad düşmanlık değil, meveddeti (dostluğu) tâmimdir.” (VII, 4903)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir