Dünyadan sonraki beka âleminin iki menzili vardır: Cennet ve cehennem.
Cennet ve cehennem yaratılış ağacından ebed tarafına uzanıp eğilerek giden bir dalın iki meyvesi,
-Kâinat silsilesinin iki neticesi,
-Olaylar selinin ve arzın manevi mahsullerinin iki mahzeni,
-Ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan seyyal mevcudatın iki havuzu,
-Lütuf ve kahrın iki tecelli yeridir.1
Cennet ehl-i iman, cehennem ehl-i küfür ve isyan içindir.
Şimdi, bunlardan bahseden Kur’ân ayetlerinin konumuzla ilgili olanlarına ana hatlarıyla bakmak istiyoruz. Cennet ve cehennem bizce gaybî olup görülmediklerinden, Kur’ân-ı Kerim bildiğimiz, gördüğümüz şeyleri müstear olarak cennet ve cehennem için kullanmıştır.2
Cehennem Hayatı
Cehennem, Allah’ı tanımayan veya tanıdığı halde isyan edenler için bir ceza mahallidir. Kur’ân-ı Kerimde cehennemle ilgili son derece dikkat çekici temsiller getirilmiştir. Bu cümleden olarak şunlara bakabiliriz:
1-Yedi Kapılı Zindan
“Onların hepsinin varacakları yer şüphesiz cehennemdir. Onun yedi kapısı vardır. Her kapıya onlardan bir kısım taksim olunmuştur.”3
Ayet, şeytana tabi olan azgınların akıbetini beyan etmektedir. Şu dünyada ceza yeri olan hapishanelerin “açık hava, kapalı, hücre…” şeklinde değişik görünümleri vardır. Onun gibi, cehennemin de yedi kapısı ve bu kapılardan her biri için belirlenmiş bir grup olduğu ayetten anlaşılmaktadır. Mesela, Firavun gibi küfrün önde gelen liderleri, azabı en şiddetli olan bölümde olacaktır. Zira böylelerinin küfürleri kendileriyle sınırlı kalmamış, başkalarını da etkilemiştir. Kur’ân bunu şöyle bildirir:
“(Firavun) kıyamet günü kavminin önüne düşer, derken onları suya götürür gibi ateşe götürür. Ne kötü sudur o varılan ateş! Hem burada, hem de kıyamet gününde lânete uğradılar. Onlara verilen bu destek, ne fena bir destektir!“4
Ayette cehennem ateşine su (vird), lanete ise destek (rifd) denilmesi tehekküm maksadıyla yapılmış gayet beliğ bir istiaredir.5 Kavmini ateşe götüren Firavun için bu tabirlerin kullanılması hayale şunu getirir: Su arayan bir kavim var. Firavun bunların önüne geçip “benim peşimden gelin, sizi suya götüreceğim” diyor. Fakat sonunda onları çılgın bir ateşe teslim ediyor.6
Firavun ve peşinden gidenler dünyada meşhur oldu, kendilerinden hep bahsedildi. Diğer âlemde de meşhur olacaklar, kendilerinden yine bahsedilecek… Ama bu bahsediş lanetle bahsetmek tarzında olacak…
Alûsî, cehennemin yedi kapısının işarî bir manasına şöyle dikkat çeker: İnsandaki beş duyuyla beraber şehvet ve gadap kuvvetleri, cehenneme birer kapı olabilir.7 Yani, insan bu duyular ve bu kuvvetlerle cehennemi kazanır. Göz, kulak gibi duyular haramda kullanılınca sahibini cehenneme gönderirler. Keza, şehvet ve gadap kuvveleri, nice insanı yoldan çıkarır, haramlara sevkederler. Böylece, onların cehenneme yuvarlanmasına sebep olurlar.
2-Unutulan İnsanlar
“Derken, yaptıkları amellerin kötülükleri kendilerine görünmüş ve alay edip durdukları şey kendilerini kuşatıvermiştir. Ve denilmiştir ki: ‘Sizin bugüne geleceğinizi unutmanız gibi, biz de bugün sizi unutacağız. Yatağınız ateştir ve sizin için hiç bir yardımcı da yoktur. Çünkü siz Allah’ın ayetlerini eğlence yerine tuttunuz ve dünya hayatı sizi aldattı.’ Artık bugün ateşten çıkarılmazlar ve kendilerinden özür de kabul edilmez.”8
Ayet, cehennem ehliyle ilgili bir tabloyu bize sunar. Ayetteki “bugün sizi unutacağız” ifadesinin hakikat anlamında olması elbette düşünülemez. Zira “Rabbim şaşmaz ve unutmaz”9 ayetinin bildirdiği gibi, Cenab-ı Hak unutmaktan münezzehtir.
Ayette “Yatağınız ateştir” denilmesinde onlar için bir tehekküm vardır. Zira normal şartlar altında yatak, bir istirahat yeridir. Ama yatağı ateş olana elbette bir rahat olamaz.
Sabuni, ayeti şöyle yorumlar: Azap içinde terkedilmeleri, hapse atılan ve gardiyan tarafından unutulan kimseye benzetilmiştir. Böyle bir kimse yiyip içemeyeceği için helak olacaktır. Ayet şunu ifade etmektedir: Biz sizi azap içinde terk eder ve unutan kimsenin muamelesiyle size muamele ederiz.10
Şu ayetler de üstteki ayetin üslubuyla gelmiştir:
“Her kim zikrimden yüz çevirirse ona dar bir geçim vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz. ‘Ya Rabbi, beni niçin kör olarak haşrettin? Hâlbuki ben görür idim’ der. Allah buyurur: Evet, dediğin gibi, ama ayetlerimiz sana geldi de onları unuttun. Bugün de böyle unutulacaksın.”11
Buradaki “bugün de böyle unutulacaksın” ifadesinde, “böyle körlük ve azap içinde terkedileceksin” manası vardır.12
3-Öfkeli Ateş
“Fakat onlar kıyameti yalanladılar. Biz ise o kıyameti yalanlayanlara çılgın bir ateş hazırladık. Ateş onları uzaktan gördüğünde, o ateşten öfke dolu ve homurtulu bir ses işitirler. Elleri boyunlarına bağlı olarak o ateşte dar bir yere atıldıkları zaman, orada ‘ey helak yetiş, neredesin!’ diye bağırırlar…”13
Ayette, cehennem ateşine “teğayyüz ve zefir” yani öfkeli ve homurtulu bir ses nisbet edilmiştir. Bu hakikat de olabilir, bununla zebanilerin kastedilmesi de mümkündür.14
Benzeri bir üslubu, şu ifadelerde görmekteyiz:
“Rablerini inkâr eden/ O’na nankörlük yapanlar için cehennem azabı vardır. Ona gidiş ne kötü bir akıbettir! Oraya atıldıklarında onun feveran eden iç geçirişini işitirler. Öfkesinden neredeyse çatlayacak hale gelir…”15
Bu ayetlerde cehenneme beşerî bir şahsiyet verilmiştir. O cehennemin vicdanî tepkileri var. Mesela iç geçiriyor, öfkeleniyor, feveran ediyor. Ehl-i cehennemi cezalandırmak için âdeta yerinde duramıyor.16
Mevlana Celaleddin Rumi, “bize göre bîruh olanların ind-i ilahide ziruh olduğunu” söyler.17 Yani nice şey cansız görülmekle beraber, bunlar Allah nezdinde akıl ve ruh sahibi bir konumdadır. Kur’ân ayetlerine dikkat ettiğimizde bunun çok misallerini görebiliriz. Mesela, Cenab- ı Hak arz ve semayı yaratmayı istediğinde “ikiniz de ister istemez gelin” demiş, onlar da, “isteyerek geldik” demişlerdir.”18 Keza, her sema’ya yapacağı şeyleri emretmiş;19 arz ve semanın ehl-i küfrün ardından ağlamadığını bildirmiştir.20
4. Ateşten Elbiseler
“Küfredenler (Allah’ı inkâr veya nimetlerine nankörlük yapanlar) için ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarının üzerinden kaynar sular dökülür. Bununla karınlarındakiler ve derileri eritilir. Ayrıca onlara demirden kamçılar vardır. Her ne zaman maruz kaldıkları bir gamdan dolayı oradan (cehennemden) çıkmak isteseler, geri döndürülürler.”21
Ayetler, bütün unsurlarıyla azabın dehşetini anlatmaktadır. “Ateşten elbiseler” ifadesi, ateşin onları ihatası olarak değerlendirilmiştir.22 Yani, nasıl ki elbise vücudu kuşatır; öyle de, ateş dahi her taraftan onları kuşatmıştır.
“Onlara ateşten bir döşek ve üstlerinden de ateşten örtüler var. İşte mücrimleri biz böyle cezalandırırız.”23
ayeti de benzeri bir yorumla açıklanmıştır.24 Yani, “ateşten bir döşek ve ateşten örtüler”, ateşin her taraftan onları kuşattığını anlatır.
Böyle şiddetli ateşte olan elbette susayacaktır. Ama cehennem ehlinin suyu, hiç de öyle serinletici bir su değildir. Ayet bunu şöyle beyan eder:
“Biz zalimler için öyle bir ateş hazırladık ki, onun kalın duvarları kendilerini kuşatmaktadır. Eğer yardım isterlerse, yüzleri kavuran mühl gibi bir su ile yardım edilirler. O ne fena bir içecektir. O ateş de ne kötü bir konaklama yeridir.”25
Ayette geçen “mühl”, maden eriyiği anlamındadır. Böyle kaynar bir su ile gerçek anlamda yardım etme olmayacağı aşikârdır. Dolayısıyla, ehl-i cehenneme böyle bir suyun verilmesi de, azaplarının bir parçasıdır.
Şu ayet, ehl-i cehennemin azabının bir başka yönünü anlatır:
“Kötülük yapmış olanlara gelince, kötülüğün cezası, aynıyladır. Bir zillet onları kaplar. Allah’tan onları kurtaracak yoktur. Sanki yüzleri gecenin karanlığından bir parçayla örtülmüş gibidir. İşte onlar cehennem ashabıdır. Orada ebedidirler.”26
Ayette, cehennem ehlinin yüzlerinin siyahlığı geceye benzetilmiştir. Dünyada karanlık fikirler taşıyan, karanlık işlerle uğraşan bu kimseler, yaptıklarının karşılığını görecek ve siretleri suret olacaktır. Yani, iç âlemlerindeki karanlık, maddeten de simalarına yansıyacaktır.
5-Zakkum Ziyafeti
“Sonra siz ey hakkı yalanlayıp doğru yoldan sapanlar! (Cehennemde) bir ağaçtan, zakkum ağacından mutlaka yiyeceksiniz. Karınlarınızı ondan dolduracaksınız. Üstüne de kaynar sudan içeceksiniz. Kanmak bilmez susamış develerin suya saldırışı gibi. İşte bu, onların hesap günü ‘nüzül’leri (ziyafetleri).”27
Zakkum ağacı, tadı acı ve yakıcı, kokusu nahoş, görünümü siyah son derece çirkin bir ağaçtır.28 Türkçede kullanılan “zıkkım” ifadesi bu kelimenin dilimizde kazandığı bir görünümdür. Mesela içki içen birine beddua eden kimse, “zıkkım içesice!” der.
Ehl-i cehennem, açlıklarından zakkum gibi en nahoş bir yiyecekten yemeye mecbur kalacaklar, susuzluklarından, bağırsakları parçalayan “hamim”den, yani kaynar sudan, suya kanmaz develerin içişi gibi içeceklerdir.29
Ayette, ehl-i cehennemin bu yedikleri ve içtiklerine “nüzül” denilmesi de manidardır. Zira nüzul, misafire daha gelir gelmez ikram edilen şeye denir.30 İlk konuklukları böyle olursa, onlara çekilecek ziyafetin(! ) şiddeti kendiliğinden ortaya çıkar.31
“İşte bu onların hesap günü nüzulleri” ifadesi, “onları elim bir azapla müjdele!”32 ayetinde olduğu gibi tehekküm ifade eder.33
Gelen ayetler, cehennem ehline yönelik olarak zakkum ağacını nazara verir:
“Nasıl, nüzül (ziyafet) olarak bu mu hayırlı, yoksa o zakkum ağacı mı? Biz onu zalimler için bir fitne kıldık. O, cehennemin kökünde çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları şeytanların başları gibidir. Şüphesiz ondan yiyecekler ve karınları ondan dolduracaklardır. Sonra onlara, bunun üzerine kaynar sudan bir içecek var…”34
“Şüphesiz zakkum ağacı, günahkâr yemeğidir. Maden tortusu gibi olup, kaynar suyun kaynaması gibi karınlarda kaynar.”35
Son ayet, iki teşbihle zakkum ağacını anlatmaktadır: Maden tortusu gibi nahoştur ve karınlarda suyun kaynaması gibi kaynar, rahatsızlık verir.
Bir önceki ayetin başı olan “nasıl, nüzül (ziyafet) olarak bu mu hayırlı, yoksa o zakkum ağacı mı?” ifadesi, önceki ayetlerle alakalıdır. Çünkü önceki ayetlerde ehl-i cennetin durumları anlatılmaktadır.
Ehl-i cennete yapılan bu ikramlar için “nüzul” (konukluk) denilmesi, onların daha ne ikramlara mazhar olacaklarına işaret eder.36 Aynı durum, -biraz önce işaret edildiği gibi- ters istikamette ehl-i cehennem için de geçerlidir.
Zakkum ağacı için başlıca iki görüş vardır:
– Bu, dünyada bilinen bir ağaçtır. Çölde yetişir, meyvesi acıdır, çirkin bir görünümü vardır.
– Bilinmeyen bir ağaçtır.37
Rivayete göre, zakkumla ilgili ayeti duyunca Kureyş kâfirleri “biz bu ağacı tanımıyoruz” demişler. Afrikalı biri yanlarına gelince ona sormuşlar. O da, “zakkum bizde tereyağı ve hurmaya derler” cevabını vermiş. İbn Za’berî isimli kâfir, mestehziyane “Allah evlerimizde zakkumu artırsın!” demiş. Bunun üzerine Ebu Cehil de cariyesine “haydi bizi zakkumlandır” diye emretmiş. Cariye, tereyağı ve hurma ile geline Ebu Cehil arkadaşlarına “haydi demiş; zakkumlanın! İşte bu, Muhammed’in bizi kendisiyle korkuttuğu şey! Ateşte ağaç biteceğini zannediyor, hâlbuki ateş ağacı yakar!”38
Ayette bir başka teşbih, zakkumun tomurcuklarının şeytanların başlarına benzetilmesidir. Bu, genelde “muhayyel bir teşbih” olarak yorumlanır. Nitekim son derece güzel olana “melek gibi”, son derece çirkin olana da “şeytan gibi” denir.39 Hâlbuki ne melek ne de şeytan insanlarca görülmemiştir.
Ayetin yorumunda, çirkin suratlı, korkunç yılanlara da “şeyatin” denildiğine dikkat çekilmiştir.40
Hamdi Yazır, şöyle bir yorumla meseleye yaklaşır: “Zalimleri en çok aldatan, meftun eden nokta, ağacın çiçek açıp meyvesini verecek olan noktalarıdır. Varidat (gelir) menbaları gibi görünen o noktalar, öyle iğfalkardır ki, sanki şeytanların başları yahut reisleri gibidir.”41
6-Saray Gibi Kıvılcımlar
“Haydi, gidin o yalan dediğinize! Haydi, gidin o üç çatallı gölgeye! Hâlbuki o, ne gölgelendirir, ne alevden korur. O, öyle kıvılcımlar atar ki, her biri bir saray gibi. Sanki o kıvılcımlar sarı deve sürüleri. Yalanlayanların o gün vay haline!”42
Ayet, cehennem azabının gayet hareketli ve renkli bir tasviridir. “Haydi, gidin o üç çatallı gölgeye!” ifadesinde tehekkümî bir istiare vardır.43 Çünkü bu gölge, bir başka ayette sarih olarak ifade edildiği gibi,44 cehennem dumanının gölgesidir. Ateşin gölgesinin ise ateşten koruyamayacağı aşikârdır.
Bu gölgenin “üç çatallı” oluşu değişik açılardan yorumlanmıştır. Mesela İbn Abbas, bu ifadeyi “teslis’e inanan Hristiyanlar içindir” şeklinde değerlendirmiştir.45 Yani, “baba, oğul, ruhu’l Kudüs” şeklinde bir inanca sahip Hristiyanlar, “ceza, amelin cinsindendir” esasınca böyle üç çatallı bir azapla cezalandırılacaktır.
Keza, üç çatallı gölge; alttan, üstten ve her yandan olmak üzere azabın ihatasını anlatır.46 “Onlar için üstlerinden ateşten gölgeler ve altlarından ateşten gölgeler vardır.”47 ayeti, bu manaya kuvvetli bir karinedir.
Ayette sadece “gölge” demeyip “üç çatallı” denilmesi de dikkat çeken bir husustur. Gölgenin çatallanması, dumanın büyük oluşundandır.48 Bu gölgenin “üç” şeklinde sınırlandırılması ise, şu şekillerde açıklanmıştır:
-Leheb, kıvılcım, sonra duman.
-Dari’, zakkum, ğıslîn.49
Dari, Ğaşiye suresinde ifade edildiği üzere ehl-i cehennemin yemeğidir. Ancak ne besler, ne açlıktan kurtarır.50 Ğıslîn ise “irin” anlamında olup, yine ehl-i cehennemin yemeğidir.51
-Bu üç çatallı gölge, nefsin mukaddes nurlardan hicabı olabilen üç perdeye işarettir: His, hayal ve vehim.
-Veya dimağdaki vehim, kalbin sağında şehvet, solunda gadap kuvvetleri insanın azabına sebep olabilmektedir.52
İşte, bu üç çatallı gölgenin kıvılcımları vardır. Bu kıvılcımlar birer kasr (saray), veya sarı deve sürüleri gibidirler. Müfessirlerin beyanına göre, bunların saraya benzetilmeleri son derece iri olmaları, sarı deve sürülerine benzetilmeleri ise renk, çokluk ve hareket itibariyledir.53
7-Ölmeyen Ölüm
“…Arkasından cehennem var. (Ondakilere) irin suyundan verilecek. Kişi, bunu yutmağa çalışacak, ama boğazından geçiremeyecek. Her taraftan ona ölüm gelecek, fakat ölmeyecek. Peşinden de şiddetli bir azap..!”54
Ayetler, ehl-i cehenneme isabet eden elemlerin dehşetini anlatmaktadır.55 Sanki bütün ölüm sebepleri, çeşitleri ona gelmişler, kuşatmışlardır. Fakat o, ölmeyecektir. Ölse belki kurtulacak, fakat azabı tekrar be tekrar tatması için öldürülmeyecek. “Orada (cehennemde) ne ölür, ne de hayat bulur”56 ayeti de bu noktaya dikkat çekmektedir. Gerçi cehennemdeki kâfirin hayatı da bir hayattır. Fakat bu, kâmil manada hayat demeye layık değildir. Zira kâmil manada hayat bir kemaldir, bir harekettir, bir faaliyettir. Bunlar ise, ömürlerini zayi etmiş, hayatlarına kemal kazandıramamış nakıs insanlardır. Keza, bunların cehennemde müsbet bir hareket, bir faaliyet göstermeleri de mümkün değildir. Oradaki hayat, bir feryattır, bir ızdıraptır.
Ayete geçen “ölümün gelmesi” iki cihetle açıklanmıştır:
1. Her cihetten ölüm onlara gelir.
2. Cesedinin saçından tırnağına her tarafından gelir, fakat o ölmez.57 Görüldüğü üzere, bunlardan birincisi afakî, ikincisi enfüsîdir.
Cennet Hayatı
Beka âleminin diğer menzili cennettir. Cennet, Allah’ın ehl-i imana vaat ettiği bir saadet yurdudur. Allah’a inanan ve salih ameller işleyen ehl-i iman, iman ve amellerine bir mükâfat olarak ebedi bir saadete mazhar kılınacaklardır. Bir hadis-i kudside cennet “ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmemiş bir yer” olarak anlatılır.58
İnsanın hafızası levh-i mahfuza, hayali âlem-i misale işaret eder. Onun gibi, şu an insanlar için gayb olan cennetin misali herhalde şu dünyanın güzel manzaralı yerleridir. Mesela, şırıl şırıl akan bir su, etrafta yemyeşil bahçeler o bahçede her türlü meyveler, rengârenk çiçekler, cıvıl cıvıl öten kuşlar, uçuşan kelebekler… cennete âdeta bir pencere oluşturur. Zaten böyle yerler anlatılırken “cennet gibi”, veya “cennetten bir köşe” şeklinde tavsif edilir.
Cenab-ı Hak, cenneti anlatırken iki ayette “Cennetin meseli” diye söze başlar.59
Meselde asıl olan garabettir.60 Dolayısıyla bununla cennetin ğarabeti, dikkat çekiciliği ifade edilmiştir. Zeccac, “bizden ğaip olanlar gördüklerimizle temsil olundu” der.61 Hz. Ali’den “misalü’l-cenne” şeklinde bir kıraat rivayet edilir. Bir şeyin misali, ona mukabil naziri demektir.62
Ana rahmindeki çocuğa dünyayı anlatmak nasıl zorsa, şu dünyadaki insanlara da ahireti, cenneti anlatmak aslında o derece zordur. Çünkü insan, görmediği bir şeyi tasavvur edemez, etse de gördüklerine benzetir. Bu noktadan, bu iki ayette “cennetin meseli” denilmesinde “cennetle ilgili bu anlatılanlar ancak ona bir misal, bir temsil olabilir. Gerçek cennet, sizin bu temsil aynasında gördüğünüzden çok daha fevkalâde, çok daha harikadır” mesajı vardır.
Cennet nimetlerini tavsif eden bir ayette “qavarira min fidda” (gümüşten billurlar)63 ifadesinde de bu manaya bir işaret görülebilir. Çünkü gümüşten billur şu dünyada olmaz. Gümüşse billur değildir, billursa gümüş değildir. İşte, cennetin kaplarını anlatan bu ifadenin “gümüşten billurlar” şeklinde ifade edilmesi bediî bir istiare olarak yorumlanmıştır.64 Yani, cennetin kapları ne camdandır, ne de gümüşten. Bilakis cam şeffafiyetinde ve gümüş parlaklığındadır.
Cennet kadınlarını anlatan bir ayette “sanki onlar saklı yumurtalar”65 denir. Burada cennet kadınlarının son derece parlak ve tertemiz olduğu teşbih üslubuyla anlatılmıştır.66 Bu ise, güzelliğin zirvesine bir işarettir.67
Yine cennet kadınlarını tavsif eden bir ayette “sanki onlar yakut ve mercan”68 denilmiştir. Bununla yanaklarının kırmızılığı, tenlerinin beyazlığı69 veya yakut gibi safi, tertemiz, mercan gibi beyaz oldukları anlatılmıştır.70
Hurilerden bahseden bir ayette ise şöyle denir: “(Onlar) saklı inci timsalleri gibi…”71
Bu ifade de son derece güzellik ifade eder. Onların el dokunmamış, toz konmamış inciler gibi son derece parlak olduklarını anlatır.72 Huriler, bizim hissî idrakimizden, hayalî tasavvurumuzdan uzak oldukları için böyle teşbih ile anlatılmışlardır.73
Asıl konumuz cennetten bahsetmek olmadığından, teşbih ve temsille ilgili üstteki ayetlere bu kısa işaretlerle teması kâfi görüyor, bu dünyada misallerini ve numunelerini gördüğümüz cennetin aslını görmek dileğiyle bahsi burada noktalıyoruz.
1 Bkz. Nursî, Mektubat, s. 10
2 Ebu Zehra, s. 264- 265
3 Hicr, 43-44
4 Hud, 98-99
5 Yazır, IV, 2817
6 Bkz. Zemahşeri, II, 291; Râzî, XVIII, 54; Ebussuud, IV, 239; Sabunî, II, 32
7 Alûsî, XIV, 56
8 Casiye, 33-35. Benzeri ayetler için bkz. Secde, 14; A’raf, 51; Taha, 124-126
9 Taha, 52
10 Sabunî, III, 190. Ayrıca bkz. Râzî, XXVII, 274
11 Taha, 124-126
12 Beydâvî, II, 61; Ebussuud, VI, 48
13 Furkan, 11-13
14 Râzî, XXIV, 56; Ebussuud, VI, 206; Alûsî, XXIX, 10
15 Mülk, 6-8
16 Subhi Salih, s. 325
17 Mevlana, II, 488
18 Fussilet, 11
19 Fussilet, 12
20 Duhan, 29
21 Hacc, 19-22
22 Râzî, XXIII, 22; Sabunî, II, 290
23 A’raf, 41
24 Alûsî, VIII, 119
25 Kehf, 29
26 Yunus, 27
27 Vakıa, 51-56
28 Râzî, XXIX, 174
29 Zemahşeri, IV, 56; Ebussuud, VIII, 196
30 İbn Manzur, XI, 658
31 Beydâvî, II, 462; Alûsî, XXVII, 146
32 Âl-i İmran, 21; Tevbe, 34; İnşikak, 24
33 Kurtubi, XVII, 139
34 Seffat, 62-66
35 Duhan, 43-46
36 Beydâvî, II, 295
37 Kurtubi, XV, 58
38 Kurtubi, XV, 58
39 Râzî, XXVI, 142; Beydâvî, II, 295; Kurtubi, XV, 58; Ebussuud, VII, 194; İbn Kuteybe, s. 388-390
40 Beydâvî, II, 295; İbn Kuteybe, s. 388-389
41 Yazır, VI, 4055-4056
42 Mürselat, 29-34
43 Alûsî, XXIX, 175
44 Vakıa, 43
45 Alûsî, XXIX, 175
46 Râzî, XXX, 275
47 Zümer, 16
48 Alûsî, XXIX, 175; İbn Kuteybe, s. 319-320; Kurtubi, XIX, 106
49 Kurtubi, XIX, 106
50 Gaşiye, 6-7
51 Bkz. Hakka, 36-37
52 Beydâvî, II, 558; Ebussuud, IX, 80; Alûsî, XXIX, 175
53 Râzî, XXX, 277; Beydâvî, II, 558; Ebussuud, IX, 82; Yazır, VIII, 5524-5525
54 İbrahim, 16-17
55 Zemahşeri, II, 371
56 Taha, 74 ve A’la, 13
57 Ebussuud, V, 40; Alûsî, XIII, 202-203
58 Buhari, Bed’ül-Halk, 8; Müslim, İman, 312; Tirmizi, Tefsir, 32/56; İbn Mace, Zühd, 39
59 Bkz. Ra’d 35 ve Muhammed, 15
60 Alûsî, XIII, 162-163
61 Zemahşeri, II, 362; Kurtubi, IX, 213
62 Alûsî XXVI, 48
63 İnsan, 16
64 Bkz. Zemahşeri, IV, 198; Beydâvî, II, 553; Kurtubi, XIX, 91-92; Nursî, İşaratu’l – İ’caz, s. 136-137; Yazır, VIII, 5507
65 Saffat, 49
66 Kurtubi, XV, 55; Ebussuud, VII, 191
67 Râzî, XXVI, 138
68 Rahman, 58
69 Ebussuud, VIII, 185; Alûsî, XXVII, 120
70 Kurtubi, XVII, 118
71 Vakıa, 23
72 Kurtubi, XVII, 133
73 Meydanî, s. 61- 62
