Bu Onuncu Mes’eleye bir hâtime olarak iki haşiyedir.
Birincisi: Bundan oniki sene evvel işittim ki, en dehşetli ve muannid bir zındık Kur’ana karşı sû’-i kasdını tercümesiyle yapmağa başlamış ve demiş ki: “Kur’an tercüme edilsin, tâ ne mal olduğu bilinsin.” Yani, lüzumsuz tekraratı herkes görsün ve tercümesi onun yerinde okunsun diye dehşetli bir plân çevirmiş. Fakat Risale-i Nur’un cerhedilmez hüccetleri kat’î isbat etmiş ki: Kur’anın hakikî tercümesi kabil değil ve lisan-ı nahvî olan lisan-ı Arabî yerinde Kur’anın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisan muhafaza edemez ve her bir harfi, on adedden bine kadar sevap veren kelimat-ı Kur’aniyenin mu’cizane ve cem’iyetli tabirleri yerinde, beşerin âdi ve cüz’î tercümeleri tutamaz, onun yerinde câmilerde okunmaz diye Risale-i Nur her tarafta intişarıyla o dehşetli plânı akîm bıraktı. Fakat o zındıktan ders alan münafıklar, yine şeytan hesabına Kur’an güneşini üflemekle söndürmeğe, aptal çocuklar gibi ahmakane ve divanecesine çalışmaları hikmetiyle, bana gayet sıkı ve sıkıcı ve sıkıntılı bir halette bu Onuncu Mes’ele yazdırıldı tahmin ediyorum. Başkalarla görüşemediğim için hakîkat-ı hali bilemiyorum.
1930 lu yıllar devlet eliyle dine hayli müdahalelerin yapıldığı bir zaman dilimidir. Dünyanın her yerinde ezan orijinal şekliyle okunurken 1932-1950 yılları arasında bizde “Tanrı uludur…” diyerek okunmuştur. Bu müdahalelerden bir de Bediüzzamanın burada bahsettiği durumdur. Yani “Kur’an tercüme edilsin, tâ ne mal olduğu bilinsin” yani, “lüzumsuz tekrarları herkes görsün ve tercümesi onun yerinde okunsun” denilmiştir. Hatta deneme amaçlı olarak Sultan Ahmet Camiinde Türkçe mealle namaz kıldırılmış, ama bu uygulama toplumda bir makes bulmadığından hemen kaldırılmıştır. Türkçe ezan uygulamasına ise, çok partili hayata geçilen 1950 yılında Adnan Menderes hükümeti tarafından son verilmiştir.
Lisan-ı nahvî
“Nahiv”, kelimelerin cümle içindeki görevlerini ve cümle yapılarını inceleyen ilimdir. “Lisan-ı nahvî”, “cümlelerin yapılarını ve cümledeki her kelimenin görevini ve bu görevlere bağlı olarak kelimelerin son harekelerini belirleyen kurallar bütünü olan sentaks ilmine ya da dilbilgisine geniş ve mükemmel derecede sahip dil” manasında olup, Arapçanın önemli bir özelliğini anlatmak için kullanılmıştır. Arabça “lisan-ı nahvî”dir, yani sistematik kuralları olan bir dildir. Bu kurallar, başka bir dilde göremeyeceğimiz kadar ileri düzeydedir. Bundandır ki, Allah, son mesajını bu dille göndermiştir. Bediüzzamanın “elhamdü lillah” cümlesini tahlilde nazara verdiği manalar, Arabçanın “lisan-ı nahvî” olmasına güzel bir misaldir: Şöyle ki:
“Elhamdü lillah” bir cümle-i Kur’aniyedir. Bunun en kısa manası, ilm-i Nahiv ve Beyan kaidelerinin iktiza ettiği şudur:
كُلُّ فَرْدٍ مِنْ اَفْرَادِ الْحَمْدِ مِنْ اَىِّ حَامِدٍ صَدَرَ وَعَلَى اَىِّ مَحْمُودٍ وَقَعَ
مِنَ اْلاَزَلِ اِلَى اْلاَبَدِ خَاصٌّ وَمُسْتَحِقٌّ لِلذَّاتِ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ الْمُسَمَّى بِاللّهِ
Yani: “Ne kadar hamd ve medh varsa, kimden gelse, kime karşı da olsa, ezelden ebede kadar hastır ve lâyıktır o Zât-ı Vâcib-ül Vücud’a ki, Allah denilir.”1
İşte “ne kadar hamd varsa”, “el-i istiğrak”tan çıkıyor. Yani, elif-lamın (harf-i tarifin) manalarından biri, istiğraktır, bütün fertleri içine alır. “Her kimden gelse” kaydı ise, “hamd” masdar olup fâili terk edildiğinden, böyle makamda umumiyeti ifade eder. Yani “ben hamdederim” gibi bir kayıt olmadığından, hamdeden herkesi içine alır.
Hem mef’ulün terkinde, yine hitap makamında külliyet ve umumiyeti ifade ettiği için, “her kime karşı olsa” kaydını ifade ediyor. Yani, burada hamdin mef’ulü zikredilmemiştir. Böyle olunca kim kimi medhetse ve hamd ü senada bulunsa, aslında Allah’ı medhetmiş olur, Ona hamd ü senada bulunur.
“Ezelden ebede kadar” kaydı ise; fiil cümlesinden isim cümlesine intikal kaidesi, sebat ve devama delalet ettiği için, o manayı ifade ediyor. Yani, fiil cümlesinden isim cümlesine intikalde, sebat ve devam manası olur. Mesela, “Ahmet ekmek pişirendir” dediğimizde, onun bu işi devamlı yaptığı, yani fırıncı olduğu anlaşılır. “Ahmet ekmek pişirdi” dediğimizde ise, böyle bir devam hatıra gelmez.
“Has ve müstehak” manasını “Lillah”taki “lâm-ı cer” ifade ediyor. Çünkü o “lâm”, ihtisas ve istihkak içindir. Arabçadaki lâm harfi, Türkçede “için” anlamına gelir. Bu da ilgili cümledeki hamdin sadece Allah’a has olmasını ifade eder.
“Zât-ı Vâcib-ül Vücud” kaydı ise; vücub-u vücud, ulûhiyetin olmazsa olmazı ve zât-ı Zülcelâl‘e karşı bir mülahaza unvanı olduğundan, “Lafzullah” diğer ilâhi isim ve sıfatları cem etmesi ve ism-i a’zam olması itibariyle, iltizam yoluyla delalet ettiği gibi; Vâcib-ül Vücud unvanına dahi, o iltizam delaleti ile delalet ediyor.2
“Vâcib-ül Vücud” ifadesi “elhamdü lillah” ibaresinde geçmez. Ancak “Vâcib-ül Vücud” manası, Allah lafza-i celâlinin bir lazımıdır. Yani, o Allah, Vâcib-ül Vücuddur, varlığı zorunludur. Varlığı başkasına muhtaç olan, Allah olamaz. Nasıl ki “tavan” lafzı duvarı istilzam eder, duvar olmaksızın tavan düşünülemez; öyle de, Allah lafza-i celâli de “Vâcib-ül Vücud” manasını istilzam eder. İşte, “Elhamdülillah” cümlesinin en kısa ve Arapçayla meşgul âlimlerce hakkında ittifak edilen zahirî bir manası şöyle olursa, başka bir lisana o i’caz ve kuvvetle nasıl tercüme edilebilir?
Hamdi Yazır şöyle der: Kur’an, vücud bahçesinde açılmış hakiki ve misâlsiz bir gül farzedilirse, en güzel tercümesi, olsa olsa onun maharetle yapılmış bir resmine benzetilebilir.3
Türkçe Kur’an!
1920 li ve 1930 lu yıllarda “Türkçe ezan”, “Türkçe namaz”, “Türkçe Kur’an” gibi konular sıkça dile getirildi, hatta bazı uygulamalar da yapıldı. “Dinde reform” çerçevesinde dini tahrife yönelik bu çalışmalar, kamuoyunda bir makes bulmadı, neticesiz kaldı. Ulema bu konuda net bir şekilde tavırlarını gösterdi. Mesela Hamdi Yazır şöyle der:
“Bazılarını da duyuyoruz ki “Kur’an tercümesi” demekle iktifa etmiyor da ‘Türkçe Kur’an’ demeye kadar gidiyor. Türkçe Kur’an mı var be hey şaşkın!”4
Şu açıklamaları ise, niçin “Türkçe Kur’an” olamayacağını çok güzel ifade eder:
Kur’an Arabçadır. Çünkü “okuyup anlamanız için biz bu kitabı Arabça bir Kur’an olarak indirdik.”5 nassıyla açıkça belirtilmiştir… Tercüme, Kur’andan mütercimin anlayabildiği kadar bazı şeyleri anlatabilirse de gerçek anlamıyla anlatamaz. Anlattığı şeyler de Kur’an hükmünde ve değerinde olamaz.
Bununla beraber, şunu da unutmamak gerekir ki, Kur’an anlaşılmaz bir kitap değildir. Hatta “Andolsun, düşünüp ibret alınsın diye Kur’anı kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?”6 buyrulduğu üzere, manasını en kolay ve açık bir şekilde anlatan ve tekellüfsüz, tasannusuz, su gibi akan, nur gibi parlayan apaçık bir kitaptır. O, kendisini bütün insanlığa duyurmak ve anlatmak için inmiş ve duyurmuştur.
Ancak onun manaları tam olarak anlaşılıp bitirilemez. Bir manası meydana çıkınca arkasından bir mana daha yüz gösterir. Nurunun parlaklığı içinde gizlilik ortaya çıkar. Mü’mine hitap ederken kâfire bir inzar fırlatır, kâfiri korkuturken mü’mine bir müjde nüktesini uzatır. Avama hitap ederken havassı düşündürür. Âlime söylerken cahile dinletir. Cahile söylerken âlime dokundurur. Geçmişten bahsederken geleceği gösterir. Bugünü tasvir ederken yarını anlatır. En basit müşahedelerden en yüksek hakîkatlere götürür. Mü’minlere gaybı (geleceği) anlatırken, kâfirleri şimdiki zamandan usandırır. Ve bütün bunları duruma, makama, yere, zamana ve konuya göre en uygun, en güzel kelimelerle anlatır…7
İkinci Haşiye: Denizli hapsinden tahliyemizden sonra meşhur Şehir Oteli’nin yüksek katında oturmuştum.
Medrese-i Yusufiye
Bediüzzaman bu meselenin yer aldığı Meyve Risalesini Denizli Hapishanesinde yazmıştır. Hapishane, normal şartlar altında suçluların gönderildiği bir yer olmakla beraber, zaman zaman Hz. Yusuf misali yolu hapishaneye uğrayan masumlar da olmuştur. Bediüzzaman da onlardan biridir. O, her hal ve durumda tebliğini yapmıştır. Ona göre, şimendifer (tren), “medrese-i seyyare” yani seyyar bir medrese olduğu gibi,8 hapishane de bir Medrese-i Yusufiyedir.9 Hapse bu unvanı vermesi, Hz. Yusuf’un zulmen atıldığı hapiste, mahkûmları irşad etmesi sebebiyledir.10 Keza ona göre hapishane,
– Medresetü’z-Zehra’nın bir dersanesi11
– Nur şakirdlerinin en menfaatli bir dershaneleri
– En feyizli bir çilehaneleri12
– Hürriyeti lafızdan ibaret bulunan gaddar bir hükûmetin en rahat mevkiidir.13
Bediüzzaman’a göre, hapse girmek, “Medrese-i Yusufiye kongresine katılmaktır.”14
1950’ye kadar Eskişehir, Denizli ve Afyon’da üç mahkeme gören Bediüzzaman’ın 1944’de Denizli mahkemesinde söylediği şu sözler, hayli orijinal tesbitlerle doludur ve gerçeklerin cesurca haykırılışıdır:
“Sizi iğfal eden ve adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle vatana ve millete zararlı bir surette meşgul eden muarızlarımız olan zındıklar ve münafıklar,
– İstibdadı mutlaka, ‘cumhuriyet’ namı vermekle,
– İrtidad-ı mutlakı, rejim altına almakla,
– Sefahat-i mutlaka ‘medeniyet’ ismi vermekle
– Cebr-i keyfi-yi küfriye ‘kanun’ ismini takmakla; hem sizi iğfal, hem bizi perişan ederek, hakimiyet-i İslâmiyeye ve millete ve vatana ecnebi hesabına darbeler vuruyorlar.”15
“Dünya dönüyor” dediği için kilisenin Engizisyon mahkemesi tarafından idama mahkûm edilen Galile’nin, vefatından yüzyıllar sonra, yine kilise tarafından beraat ettirilmesi gibi; Bediüzzaman’a da vefatından otuz üç yıl sonra 24 Şubat 1993 tarihinde TBMM İnsan Hakları Komisyonunca “iade-i itibar” kararı alınmıştır. Bu karar sevindirici bir gelişme olmakla beraber, şunu da unutmamak gerekir ki: Meclis, bu kararıyla aslında kendisine “iade-i itibar”da bulunmuştur. Tek parti döneminin bir ayıbını, bu şekilde temizlemiştir.
Karşımda güzel bahçelerde kesretli kavak ağaçları birer halka-i zikir tarzında gayet latîf tatlı bir sûrette hem kendileri, hem dalları, hem yaprakları, havanın dokunmasıyla cezbekârane ve cazibedarane hareketle raksları, kardeşlerimin müfarakatlarından ve yalnız kaldığımdan hüzünlü ve gamlı kalbime ilişti. Birden güz ve kış mevsimi hatıra geldi ve bana bir gaflet bastı. Ben, o kemâl-i neş’e ile cilvelenen o nazenin kavaklara ve zîhayatlara o kadar acıdım ki, gözlerim yaşla doldu. Kâinatın süslü perdesi altındaki ademleri, firakları ihtar ve ihsasıyla kâinat dolusu firakların, zevallerin hüzünleri başıma toplandı. Birden hakîkat-ı Muhammediyenin (asm) getirdiği nur, imdada yetişti. O hadsiz hüzünleri ve gamları, sürurlara çevirdi. Hattâ o nurun, herkes ve her ehl-i iman gibi benim hakkımda milyon feyzinden yalnız o vakitte, o vaziyete temas eden imdad ve tesellisi için Zât-ı Muhammediyeye (asm) karşı ebediyen minnetdar oldum. Şöyle ki:
Ol nazar-ı gaflet, o mübarek nazeninleri; vazifesiz, neticesiz, bir mevsimde görünüp, hareketleri neş’eden değil belki güya ademden ve firaktan titreyerek hiçliğe düştüklerini göstermekle, herkes gibi bendeki aşk-ı beka ve hubb-u mehasin ve muhabbet-i vücud ve şefkat-i cinsiye ve alâka-i hayatiyeye medar olan damarlarıma o derece dokundu ki, böyle dünyayı bir manevî Cehenneme ve aklı bir tazib âletine çevirdiği sırada, Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ın beşere hediye getirdiği nur perdeyi kaldırdı; i’dam, adem, hiçlik, vazifesizlik, abes, firak, fânilik yerinde o kavakların her birinin yaprakları adedince hikmetleri, manaları ve Risale-i Nur’da isbat edildiği gibi, üç kısma ayrılan neticeleri ve vazifeleri var diye gösterdi:
Birinci kısım neticeleri, Sâni’-i Zülcelâl’in esmasına bakar. Mesela: Nasıl ki bir usta hârika bir makineyi yapsa; onu takdir eden herkes o zâta “Mâşâallah, bârekâllah” deyip alkışlar. Öyle de: O makine dahi, ondan maksut neticeleri tam tamına göstermesiyle, lisan-ı haliyle ustasını tebrik eder, alkışlar. Her zîhayat ve her şey böyle bir makinedir, ustasını tebriklerle alkışlar.
İkinci kısım hikmetleri ise: Zîhayatın ve zîşuurun nazarlarına bakar. Onlara şirin bir mütalaagâh, birer kitab-ı marifet olur. Manalarını zîşuurun zihinlerinde ve sûretlerini kuvve-i hâfızalarında ve elvah-ı misaliyede ve âlem-i gaybın defterlerinde daire-i vücudda bırakıp, sonra âlem-i şehadeti terkeder, âlem-i gayba çekilir.
Demek sûrî bir vücudu bırakır, manevî ve gaybî ve ilmî çok vücudları kazanır. Evet, madem Allah var ve ilmi ihata eder. Elbette adem, i’dam, hiçlik, mahv, fena; hakîkat noktasında ehl-i imanın dünyasında yoktur ve kâfir münkirlerin dünyaları ademle, firakla, hiçlikle, fânilikle doludur.
İşte bu hakîkatı, umumun lisanında gezen bu gelen darb-ı mesel ders verip, der:
“Kimin için Allah var, ona her şey var ve kimin için yoksa her şey ona yoktur, hiçtir.”
Kavak ağaçlarının zikri
Bediüzzaman, eserlerinde sıkça “vak’a metodu” denilen anlatım tarzıyla şahsi tecrübelerini okuyucuyla paylaşır. Burada da bunun bir misalini görmekteyiz. Kendisi Denizli hapsinden çıktığında Şehir Oteli’nin yüksek bir katındadır. Karşıda bahçelerde gördüğü kavak ağaçlarını seyrederken bunların sonbahar ve kış manzaralarını hayal eder, onların bu güzelliklerini kaybetmelerinden rahatsızlık duyar. Çünkü baharda canlanan yeryüzü, sonbaharda sararıp solacak, o güzelim çiçekler ve ağaçlar kışın soğuğunda ya tümüyle gözden kaybolacak veya geriye sadece iskeleti hükmünde dalları budakları kalacaktır.
Hassas ruhlar böyle manzaralardan rahatsızlık duyar, ızdırap içinde kalır. Bundan kurtuluş, Hz. Peygamberin getirdiği iman nurundadır. Çünkü iman, bu rahatsızlık ve ızdırabı ortadan kaldırır, beşerî düşünceye karanlık gelen o vaziyetleri aydınlatır, her şeyin vazifelerini gösterir. İman gözüyle bakıldığında her bir şeyin görevli varlıklar olduğu görülür. Şöyle ki:
Eşyanın birinci kısım neticeleri, Allahın isimlerine bakar. Çünkü nasıl ki bir usta hârika bir makineyi yapsa; onu takdir eden herkes o zâta “Mâşaallah, bârekâllah” deyip alkışlar. Öyle de, o makine dahi, ondan beklenen neticeleri tam tamına göstermesiyle, hal diliyle ustasını tebrik eder, alkışlar. Her canlı ve her şey böyle bir makinedir, ustasını tebriklerle alkışlar. Mesela bir terzinin ustaca yaptığı elbise, ustasını çok yönlerle tanıtır, maharetini bildirir. Onun gibi, her bir varlık kendisine yüklenen ve kendisinden beklenen görevleri yapmasıyla Allahı tanıttırır, Onun isim ve sıfatlarını gösterir.
Eşyanın ikinci kısım hikmetleri ise, canlıların ve şuur sahiplerinin nazarlarına bakar. Onlara şirin bir mütalaa yeri, birer marifet kitabı olur. Manalarını şuur sahiplerinin zihinlerinde ve sûretlerini hâfızalarında ve misali levhalarda ve gayb âleminin defterlerinde vücut dairesinde bırakıp, sonra şehadet âlemini terk eder, gayb âlemine çekilir.
Böyle olunca her bir varlık gözden kaybolmasıyla görünüşte bir vücudu bırakır, ama manevî, gaybî ve ilmî çok vücutları kazanır.
Dolayısıyla kavak ağaçlarının sonbaharda ve kışta maruz kalacakları sararıp solmalar ve gözden kaybolmalar hakikat noktasında bir yokluk değildir. O yapraklar baharda ve yazda vücut sahasında görülmüşler, sonbaharla yaşlanıp kış ile de aramızdan ayrılmışlardır. Bu, onlar açısından üzülecek bir durum değildir. Bir öğretmenin tahtaya yazdığı yazıları silip ardından başka yazıları yazması misali, bir mana akışından ibarettir.
Elhasıl: Nasıl ki iman, ölüm vaktinde insanı i’dam-ı ebedîden kurtarıyor; öyle de herkesin hususî dünyasını dahi i’damdan ve hiçlik karanlıklarından kurtarıyor. Ve küfür ise, hususan küfr-ü mutlak olsa; hem o insanı, hem hususî dünyasını ölümle i’dam edip manevî Cehennem zulmetlerine atar. Hayatının lezzetlerini acı zehirlere çevirir.
Hayat-ı dünyeviyeyi âhiretine tercih edenlerin kulakları çınlasın. Gelsinler, buna ya bir çare bulsunlar veya imana girsinler. Bu dehşetli hasarattan kurtulsunlar!
Bediüzzaman, bu bahsi iman-küfür muvazenesiyle bitirir. İman, bu dünyada dahi insanı manevi bir cennete alır. Küfür ise, daha bu dünyada sahibine manevi bir cehennem hali yaşatır. Ahiret saadetinin esası iman olduğu gibi, dünyada mutlu ve huzurlu olmanın esası da yine imandır.
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
“Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka
bizim bir ilmimiz yoktur. Şüphesiz sen Alîmsin, Hakîmsin.”16
1 Nursi, Mektubat, s. 392-393
2 Bkz. Nursi, Mektubat, s. 392-393
3 Yazır, I, 14
4 Yazır, I, 15
5 Yusuf, 1
6 Kamer, 17
7 Bkz. Yazır, I, 15-16
8 Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 65.
9 Nursi, Sözler, s. 136; Şualar, s. 193.
10 Nursi, Şualar, s. 193.
11 Nursi, Şualar, s. 313.
12 Nursi, Latif Nükteler, s. 69.
13 Nursi, Divan-I Harb-i Örfî, s. 20.
14 Nursi, Şualar, s. 491.
15 Nursi, Şualar, s. 287.
16 Bakara, 32
