İKİNCİ ZİYA
Hikmet-i Kur’aniyenin karşısında meydan-ı muarazaya çıkan felsefe-i beşeriyenin, hikmet-i Kur’ana karşı ne derece sukût ettiğini Onikinci Söz’de izah ve temsil ile tasvir ve sair Sözlerde isbat ettiğimizden onlara havale edip şimdilik başka bir cihette küçük bir muvazene ederiz. Şöyle ki:
Felsefe ve hikmet-i insaniye, dünyaya sabit bakar; mevcudatın mahiyetlerinden, hasiyetlerinden tafsilen bahseder. Sâni’ine karşı vazifelerinden bahsetse de, icmalen bahseder. Âdeta kâinat kitabının yalnız nakış ve huruflarından bahseder, manasına ehemmiyet vermez. Kur’an ise, dünyaya geçici, seyyal, aldatıcı, seyyar, kararsız, inkılabcı olarak bakar. Mevcudatın mahiyetlerinden, sûrî ve maddî hâsiyetlerinden icmalen bahseder. Fakat Sâni’ tarafından tavzif edilen vezaif-i ubudiyetkâranelerinden ve Sâni’in isimlerine ne vechile ve nasıl delalet ettikleri ve evamir-i tekviniye-i İlâhiyeye karşı inkıyadlarını tafsilen zikreder.
İşte felsefe-i beşeriye ile hikmet-i Kur’aniyenin şu tafsil ve icmal hususundaki farklarına bakacağız ki, mahz-ı hak ve ayn-ı hakîkat hangisidir göreceğiz.
Kur’an ve felsefe
Felsefe, Yunanca “Philosophia” (hikmet sevgisi) kelimesinin Arapçada aldığı biçimdir.1 Felsefe, bilgiyi ve doğruyu arama işidir. Felsefe, başlıca şu konular üzerinde yoğunlaşır:
1. Varlık (Ontoloji)
2. Bilgi (Epistemoloji)
3. Değerler
Değerler felsefesi de başlıca iki kısımdır:
a. Güzel ve çirkini ayırmaya çalışan estetik.
b. İyi ve kötüyü temyize çalışan etik (ahlak.)2
İslâm dünyasında felsefe, “hikmet” sözüyle karşılanır, Hikmet, geniş anlamlı bir kelime olup, konumuzla ilgili bir anlamı, “söz ve fiilde isabettir.”3 Şüphesiz, bütün felsefeleri bu tarif şumulünde değerlendirmek mümkün değildir. Felsefede ideal, söz ve fiilde isabet olarak kabul edilebilirse de, bu hedefe her zaman varıldığı söylenemez.
Nitekim hem batıda hem bizde felsefeye ciddi tenkitler yapılmıştır. Mesela, Jean Jacques Rousseau şöyle der:
“Felsefe nedir? En tanınmış filozofların kitaplarında bulduğumuz nedir? Onları dinlerken insan kendini bir pazar yerinde avaz avaz çağıran bir sürü madrabaz arasında sanır. Her biri ‘bana gelin, bana gelen aldanmaz’ diye bağırır durur.”4
Necib Fazıl ise felsefeyi şöyle değerlendirir: “Oltasına hangi balık gelirse onu hakikat kabul eden bir akıl müessisesi.”5
Değerli mütefekkir Cemil Meriç, hikmetin (felsefenin) vatanını batı değil, doğu olarak görür. Doğu için “hikmetin ezeli vatanı” der ve şu yorumu yapar: “Olemp’in huzurunda biz de saygı ile eğiliyoruz. Ama ondan daha büyük zirveler de var. Güneş önce Himalayadan doğmuş ve bütün Asyayı aydınlatmış. Şimdi de Avrupayı aydınlatıyor.”6
Bediüzzaman, bu kısımda insanın felsefe ve hikmetinin iki görüşüne yer verir: Felsefe,
1- Dünyaya sabit bakar.
2-Varlıkların mahiyetlerinden, özelliklerinden ayrıntılı bahseder, Allaha karşı vazifelerinden pek bahsetmez, bahsetse de kısaca bahseder. Âdeta kâinat kitabının yalnız nakış ve harflerinden bahseder, manasına ehemmiyet vermez.
Buna mukabil Kur’an ise,
1-Dünyaya geçici, akıcı, aldatıcı, seyyar, kararsız, değişken olarak bakar.
2-Varlıkların mahiyetlerinden, maddî özelliklerinden kısaca bahseder. Fakat Allaha ait vazifelerinden, Onun isimlerine ne vecihle ve nasıl delalet ettiklerinden ve Allahın tekvini emirlerine karşı boyun eğmelerinden ayrıntılı söz eder.
İşte nasıl elimizdeki saat, sûreten sabit görünüyor. Fakat içindeki çarkların harekâtıyla, daimî içinde bir zelzele ve âlet ve çarklarının ızdırabları vardır. Aynen onun gibi; kudret-i İlâhiyenin bir saat-ı kübrası olan şu dünya, zahirî sabitiyetiyle beraber daimî zelzele ve tegayyürde, fena ve zevalde yuvarlanıyor.
Evet, dünyaya zaman girdiği için, gece ve gündüz, o saat-ı kübranın sâniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir. Sene, o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetindedir. Asır ise, o saatin saatlerini ta’dad eden bir iğnedir. İşte zaman, dünyayı emvac-ı zeval üstüne atar. Bütün mazi ve istikbali ademe verip, yalnız zaman-ı hazırı vücuda bırakır.
Şimdi zamanın dünyaya verdiği şu şekil ile beraber, mekân itibariyle dahi yine dünya zelzeleli, gayr-ı sabit bir saat hükmündedir.
Çünkü cevv-i hava mekânı çabuk tegayyür ettiğinden, bir halden bir hale sür’aten geçtiğinden bazı günde birkaç defa bulutlar ile dolup boşalmakla, sâniye sayan milin sûret-i tegayyürü hükmünde bir tegayyür veriyor.
Şimdi, dünya hanesinin tabanı olan mekân-ı arz ise, yüzü mevt ve hayatça, nebat ve hayvanca pek çabuk tebeddül ettiğinden dakikaları sayan bir mil hükmünde, dünyanın şu ciheti geçici olduğunu gösterir. Zemin yüzü itibariyle böyle olduğu gibi, batnındaki inkılabat ve zelzelelerle ve onların neticesinde cibalin çıkmaları ve hasflar vuku bulması, saatleri sayan bir mil gibi dünyanın şu ciheti ağırca mürur edicidir, gösterir.
Dünya hanesinin tavanı olan sema mekânı ise, ecramların harekâtıyla, kuyruklu yıldızların zuhuruyla, küsufat ve husufatın vuku bulmasıyla, yıldızların sukût etmeleri gibi tegayyürat gösterir ki; semavat dahi sabit değil; ihtiyarlığa, harabiyete gidiyor. Onun tegayyüratı, haftalık saatte günleri sayan bir mil gibi çendan ağır ve geç oluyor. Fakat her halde geçici ve zeval ve harabiyete karşı gittiğini gösterir.
Dünyanın değişkenliği
İnsan şeklen dünyayı sabit ve hareketsiz görür ve gerçekte de öyle olduğunu zanneder. Hâlbuki elimizdeki saatin sabit görünmekle beraber içinde daimi bir hareketlilik olması gibi; İlâhi kudretin büyük bir saati olan şu dünya da görünüşte sabit olmakla beraber, daima hareket halindedir.
Bediüzzaman bu hareketliliği iki zaviyeden ele alır.
1-Zaman itibarıyla.
2-Mekân itibarıyla.
Zaman itibarıyla gece – gündüz, sene ve asır o büyük saatin saniyeleri dakikaları ve saatleri hükmündedir.
Mekân itibarıyla dahi atmosfer, zemin yüzü, zeminin içi ve gökyüzü daimi hareket halindedir. Bunların her birinde farklı şekillerde ve hızlarda bir hareketlilik gözlenmektedir.
İşte dünya, dünya cihetiyle şu yedi rükün üzerinde bina edilmiştir. Şu rükünler, daim onu sarsıyor. Fakat şu sarsılan ve hareket eden dünya, Sâni’ine baktığı vakit, o harekât ve tegayyürat, kalem-i kudretin mektubat-ı Samedaniyeyi yazması için o kalemin işlemesidir. O tebeddülât-ı ahval ise, esma-i İlâhiyenin cilve-i şuunatını ayrı ayrı tavsifat ile gösteren, tazelenen âyineleridir.
İşte dünya, dünya itibariyle hem fenaya gider, hem ölmeğe koşar, hem zelzele içindedir. Hakikatte akarsu gibi rıhlet ettiği halde, gaflet ile sûreten incimat etmiş, fikr-i tabiatla kesafet ve küduret peyda edip âhirete perde olmuştur.
İşte felsefe-i sakime tedkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşane hevesatıyla o dünyanın hem cümudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz’îf edip Sâni’i ve âhireti unutturuyor.
Felsefe, bu hareketlerin arka planını göremezken Kur’an, bu hareketlerin manasını bize ders verir. Bu hareketler, Allahın kudret kaleminin işlemesidir. Bir öğretmenin tahtayı anlamlı ifadelerle doldurup ardından silmesi ve yeni manaları yazması misali, yüce Allah tekvini âyetlerini yazmakta, görevini tamamlayanları kaldırıp yeni manaları peşinden getirmektedir. İşte dünya, bu açıdan bakıldığında daima tazelenen ve yenilenen aynalar olarak görülecektir.
Amma Kur’an ise, şu hakîkattaki dünyayı, dünya cihetiyle
اَلْقَارِعَةُ مَا الْقَارِعَةُ
اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ
وَ الطّوُرِ وَ كِتَابٍ مَسْطوُرٍ âyâtıyla pamuk gibi hallaç eder, atar.
اَوَلَمْ يَنْظُرُوا فِى مَلَكوُتِ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ
اَفَلَمْ يَنْظُرُوا اِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا
اَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا اَنَّ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا gibi beyanatıyla o dünyaya şeffafiyet verir ve bulanmasını izale eder.
اَللّهُ نُورُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ
وَمَا الْحَيَوةُ الدُّنْيَا اِلاَّ لَعِبٌ وَ لَهْوٌ gibi nur-efşan neyyiratıyla, camid dünyayı eritir.
اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ve اِذَا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ veاِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ
وَنُفِخَ فِى الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِى السَّموَاتِ وَمَنْ فِى اْلاَرْضِ اِلاَّ مَنْ شَاءَ اللّهُ mevt-âlûd tabirleriyle dünyanın ebediyet-i mevhumesini parça parça eder.
يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِى اْلاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا
وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّهِ سَيُرِيكُمْ آيَاتِهِ فَتَعْرِفُونَهَا وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
Gök gürlemesi gibi sayhalarıyla tabiat fikrini tevlid eden gafleti dağıtır. İşte Kur’anın baştanbaşa kâinata müteveccih olan âyâtı, şu esasa göre gider. Hakîkat-ı dünyayı olduğu gibi açar, gösterir. Çirkin dünyayı, ne kadar çirkin olduğunu göstermekle beşerin yüzünü ondan çevirtir, Sâni’a bakan güzel dünyanın güzel yüzünü gösterir. Beşerin gözünü ona diktirir. Hakikî hikmeti ders verir. Kâinat kitabının manalarını talim eder. Hurufat ve nukuşlarına az bakar. Sarhoş felsefe gibi, çirkine âşık olup, manayı unutturup, hurufatın nukuşuyla insanların vaktini malayaniyatta sarfettirmiyor.
Kur’an ise dünyayı, dünya cihetiyle
“Kâria! Nedir o kâria?7
“Yemin olsun Tûr’a ve düzenle yazılmış kitaba…”8
“Vakıa meydana geldiğinde.” 9 gibi sûreleriyle pamuk gibi hallaç eder, atar.
“Onlar göklerin ve yerin melekûtuna bakmazlar mı?”10
“Üstlerindeki göğe bakmadılar mı, biz onu nasıl bina etmişiz?”11
“İnkâr edenler görmedi mi ki, gökler ve yer bitişik idi?”12 gibi beyanatıyla o dünyaya şeffafiyet verir ve bulanmasını izale eder.
“Allah göklerin ve yerin nurudur.”13
“Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir.”14 gibi nurlu hakikatleriyle, donuk dünyayı eritir.
“Sema yarıldığında…”15
“Güneş dürülüp toplandığında…”16
“Sema parça parça olduğunda…”17
“Sûra üfürülür. Ve Allah’ın dilediklerinden başka göklerde kim var, yerde kim varsa düşüp ölür.”18 gibi âyetleriyle dünyanın mevhum ebediyetini parça parça eder.
“O, yere gireni ve yerden çıkanı, gökten ineni ve göğe yükseleni bilir. Nerede olsanız O sizinledir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görür.”19
“De ki: Hamd Allah’a mahsustur; O size âyetlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Senin Rabbin, işlediklerinizden habersiz değildir”20 şeklindeki gök gürlemesi gibi sayhalarıyla tabiat fikrini meydana getiren gafleti dağıtır.
Görüldüğü gibi Kur’an kâinat kitabının manalarını öğretir, harflerine ve nakışlarına ise az bakar. Bizi kabuk ile uğraştırmadan öze ulaştırır. Varlıkların ne olduğunu değil, ne vazife gördüklerini, kimin namına ve hesabına hizmet gördüklerini anlatır.
Not: Üstteki yorumlardan hareketle “öyleyse bu fenlere hiç itibar etmeyelim, onları nazara almayalım, boşuna sırlarını öğrenmeye çalışmayalım” denilmez ve denilmemelidir. Çünkü onların sırlarını öğrenmek de insan olarak görevlerimiz arasındadır. Burada tenkit edilen durum, varlıklara sadece kendi zatları açısından bakmak, Allaha olan delaletini göz ardı etmektir. Bir kitapla alakalı sadece teknik bilgileri bilmek o kitabı okumak olmadığı gibi, kâinat kitabının teknik bilgilerini anlatan fenleri bilmek de onu okumak ve anlamak değildir.
Üç sûre
Üstte ilk âyetleri verilen sûreler, kıyâmet ve insanların hesaba çekilmesiyle alâkalı olması hasebiyle, konunun anlaşılması açısından ilgili diğer âyetlerinin de nazara alınması gerekir. Şöyle ki:
1-) Karia Sûresi
الْقَارِعَةُ
1-“Kâria!”
مَا الْقَارِعَةُ
2-“Nedir o kâria?
وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْقَارِعَةُ
3-“Bildin mi nedir o Kâria?”
Kâria, şiddetle kapıyı vurmaktır. Şiddetle kapısı vurulan kimse dehşet içinde kalır, “ne var, ne oluyor!?” der. İşte bu kelime anlamından hareketle, Kâria, kıyametin isimlerinden biri olmuştur
يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ
4-“O gün insanlar saçılmış kelebekler gibi olurlar.”
Kıyâmet günü insanların saçılmış kelebekler gibi olmaları, sayıca çoklukları, zelil vaziyette olmaları, her tarafa yayılmaları ve şiddetle ızdırap çekmeleri itibariyledir.
وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنفُوشِ
5-“Ve dağlar atılmış renkli yünler gibi olur.”
Bunun sebebi, o gün dağların paramparça olması ve havada uçuşmalarıdır.
فَأَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ
6-“O gün kimin tartıları ağır basarsa.”
Artık o gün kim çeşitli hasenelerinin üstün gelmesiyle, tartıları daha ağır gelirse,
فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ
7-“Artık o, hoşnut olacağı bir hayat içindedir.”
وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ
8-“Kimin de tartıları hafif gelirse.”
Kimin de kayda değer bir hasenesi yoksa veya günahları hasenelerine galip gelmek sûretiyle tartıları hafif çıkarsa,
فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ
9-“Onun varacağı yer hâviye’dir.”
“Hâviye” “yakıcı ateş” demektir ve Cehennemin isimlerinden biridir. Bunun için devamında şöyle bildirdi:
وَمَا أَدْرَاكَ مَا هِيَهْ
10- “Bildin mi nedir o?”
نَارٌ حَامِيَةٌ
11-“O, kızgın bir ateştir.”
2-) Tur Sûresi (1 – 14)
وَالطُّورِ
1-“Yemin olsun Tûr’a.”
Tûr, Süryanice “dağ” demektir. Tûr’dan murat Tur-i Sina’dır. Tûr-i Sina, Medyende bir dağ olup, Hz. Musa Allahın kelâmını burada işitmişti.
Veya “icâdın zirvesinden maddenin çukuruna veya gayb âleminden şehâdet âlemine tayeran eden” demektir.
وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ
2-“Ve yemin olsun düzenle yazılmış kitaba.”
-Bundan murat Kur’andır.
-Veya Allahın levh-i mahfuzda yazdıklarıdır.
-Veya Hz. Musaya verilen Tevrat levhalarıdır.
-Veya Allah dostlarının kalplerinde yazılan marifetler ve hikmetlerdir.
-Veya hafaza meleklerinin yazdıklarıdır.
فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ
3-“Yayılmış ince deri sayfalarda.”
Bundan murat, kitabın yazıldığı sahifelerdir. Elif-lâmsız gelmesi hem tazim hem de bu sahifelerin insanlar arasında bilinen sahifeler gibi olmamasındandır.21
وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ
4-“Andolsun Beyt-i Ma’mur’a.”
Beyt-i Mamur’dan murat,
– Kâbe’dir. Hacılarla ve etrafında yaşayıp ziyaret edenlerle mamurdur.
-Veya dördüncü semadaki meleklerin tavaf ettiği makamdır.
-Veya mü’minin kalbidir. Kalbin mamur olması ise, marifet ve ihlâs iledir.
وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ
5-“Andolsun yükseltilmiş tavana.”
Sakf-ı merfu (yükseltilmiş tavan), semadır.
وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ
6-“Andolsun kabaran denize.”
Bahr-i Mescur, dopdolu denizdir.
Veya “Denizler ateşlendiğinde”22 âyetinde nazara verilen alev almış denizdir. Rivayete göre Allah kıyâmet günü denizleri alev alev yakar, bununla Cehennem ateşini tutuşturur.
Veya bundan murat, dalgalı denizdir.
إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ
7-“Şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.”
مَا لَهُ مِنْ دَافِعٍ
8-“Ona engel olacak hiç bir şey yoktur.”
Yemin edilen bu şeylerin Allahın azabının gelmesine delâleti, bunların
-Allahın kudretinin kemâline,
-Hikmetinin mükemmelliğine,
-Verdiği haberlerin doğruluğuna,
-Kulların amellerinin karşılık vermek üzere zaptedilmesine delâletleri yönündendir.
يَوْمَ تَمُورُ السَّمَاءُ مَوْرًا
9-“O gün sema şiddetle sallanıp çalkalanır.”
O gün sema çalkalanır, gider, gelir.
وَتَسِيرُ الْجِبَالُ سَيْرًا
10-“Dağlar da bir yürüyüş yürür.”
Dağlar, yeryüzünden kaybolur, toz zerreleri hâline gelir.
فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
11-“O gün yalanlayanların vay haline!”
Bu gerçekleştiğinde, vay o yalanlayanların hâline!
اَلَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ
12-“Onlar, daldıkları bir batakta oynayıp duruyorlar.”
Onlar, daldıkları bâtıl şeylerde oynuyorlar.
يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلَى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا
13-“O gün onlar Cehennem ateşine itilip atılırlar.”
Elleri boyunlarına bağlanıp nasiyeleri (alın bölgesi) ayaklarına getirilip Cehennem ateşine atılırlar ve kendilerine şöyle denilir:
هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ
14-“İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!”23
3-) Vakıa Sûresi (1 – 14)
إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ
1-“Vakıa meydana geldiğinde.”
Vakıa’dan murat kıyamettir. Buna “vakıa” denilmesi vukuunun kat’i olmasındandır.
لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ
2-“Onun vukuunu yalanlayacak kimse olmayacaktır.”
Kıyamet koptuğunda, artık Allaha karşı yalan söyleyen bir nefis kalmaz. Veya şimdi kıyameti yalanlayanlar var, ama kıyamet koptuğunda kimse onu yalanlayamaz.
خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ
3-“O, (kimini) alçaltır, (kimini) yükseltir.”
Bu, onun büyüklüğünü takrîrdir. Çünkü bu, büyük vak’aların bir özelliğidir. Veya bu ifade kıyamet esnasında Allah düşmanlarının alçaltılması, dostlarının ise yükseltilmesi şeklindeki durumu beyan etmektedir. Veya yıldızların saçılmasıyla ecramın yerlerinden kaldırılmasını ve dağların havada yürütülmesini beyan eder.24
إِذَا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا
4-“Arz şiddetle sarsıldığında.”
Öyle ki bu sarsılışta üzerinde olan bina ve dağ gibi ne varsa hepsi darmadağın olacaktır.
وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا
5-“Dağlar parça parça dağılıp…”
فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا
6-“Saçılmış toz haline geldiğinde.”
وَكُنتُمْ أَزْوَاجًا ثَلَاثَةً
7-“Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman.”
فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ
8-“Ashab-ı meymene var ya; onlar ne mutlu kimselerdir!”
وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ
9-“Ashab-ı meş’eme var ya; onlar ne mutsuz kimselerdir!”
Ashab-ı Meymene, güzel mertebesi olan, ashab-ı meş’eme ise, düşük konumu olan kimselerdir.
Veya ashab-ı meymene amel defterini sağından alan, ashab-ı meş’eme ise amel defterini solundan alanlardır. Veya bunlar bereket ve uğursuzluk sahibi kimselere isim olmuştur. Çünkü saadet ehli olan kimseler, tâatleriyle nefislerine karşı yümünlü, bereketli olmuşlardır. Şakî olanlar ise masiyetleri sebebiyle nefislerine uğursuzluk getirmişlerdir.
وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ
10-“Sabikun (öne geçenler) ise, (ahirette de) öne geçenlerdir.”
Sabikun (önde olanlar), hakkın zuhurundan sonra, beklemeden ve gevşeklik göstermeden iman ve tâate koşan kimselerdir. Veya bunlar peygamberlerdir. Çünkü onlar dindar insanların önderleri ve öncüleridir. Onların hem hâlleri, hem de akıbetleri gözler önündedir, malumdur.
اُو۬لٰٓئِكَ الْمُقَرَّبُونَ
11-“İşte onlar mukarreb (Allahın kurbiyetine mazhar kıldığı) kimselerdir.”
فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ
12-“Naîm Cennetlerindedirler.”
Cennette bunların dereceleri önlerdedir ve mertebeleri yüksektir.
ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ
13-“Birçoğu öncekilerdendir.”
Hz. Âdemden Peygamber Efendimize kadar pek çok kimse bu zümrede yer almışlardır.
وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ
14-“Birazı da sonrakilerdendir.”25
“Sabikun” olarak burada methedilenler, her hak dinin veya her hayırlı hizmetin saff-ı evvelinde yer alan kimselerdir. Peygamber varisi durumundaki kâmil insanlar da bu zümre çerçevesinde değerlendirilebilir.
1 Gökberk, s. 12
2 Mübahat Türker, Felsefeye Giriş, s. 19
3 Kurtubî, III, 213
4 Rousseau, İlimler ve San’atlar Hakkında Nutuk, Ter. S. Eyüpoğlu, MEB. Yay. Ankara, 1943, s. 41
5 Necib Fazıl Kısakürek, İman ve İslam Atlası, b.d Yay. İst. 1981, s. 207
6 Meriç, Bir Dünyanın Eşiğinde, s. 7-8
7 Kâria, 1-2
8 Tûr, 1-2
9 Vakıa, 1
10 A’râf, 185
11 Kaf, 6
12 Enbiyâ, 30
13 Nur, 35
14 En’âm, 32
15 İnfitar, 1
16 Tekvir, 1
17 İnşikak, 1
18 Zümer, 68
19 Hadid, 4
20 Neml, 93
21 Mesela, Kur’anın tamamını ezberleyen bir hafızın kalbinde altıyüz sayfa baştan sona yazılmıştır. Ama yazıldığı yer, bizim bildiğimiz sahifelere benzemez. Levh-i mahfuzda her şeyin yazılı olması da bizim bildiğimiz türden kalem ve sahifelerle değildir.
22 Tekvîr, 6
23 Beydâvi, III, 419-420
24 Yani, gökteki ecram düşerken, yerdeki varlıklar -velev dağ gibi büyük ve köklü de olsa- yukarıya yükseltilecektir.
25 Beydâvi, III, 463-464
