18. DERS: ÂYET SONLARINDAKİ FEZLEKELER

İKİNCİ NUR

Kur’an-ı Hakîm’in âyetlerinin hâtimelerinde gösterdiği fezlekeler ve esma-i hüsna cihetindeki üslûb-u bedîisinde olan meziyet-i i’caziyeye dairdir.

İhtar: Şu İkinci Nur’da çok âyetler gelecektir. O âyetler, yalnız İkinci Nur’un misalleri değil, belki geçmiş mesail ve şuaların misalleri dahi olurlar. Bunları hakkıyla izah etmek çok uzun gelir. Şimdilik ihtisar ve icmale mecburum. Onun için gayet muhtasar bir tarzda şu sırr-ı azîm-i i’cazın misallerinden olan âyetlere birer işaret edip tafsilâtını başka vakte talik ettik.

İşte Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, âyetlerin hâtimelerinde galiben bazı fezlekeleri zikreder ki; o fezlekeler,

-ya esma-i hüsnayı veya manalarını tazammun ediyor

-veyahut aklı tefekküre sevketmek için akla havale eder

-veyahut makasıd-ı Kur’aniyeden bir kaide-i külliyeyi tazammun eder ki, âyetin te’kid ve teyidi için fezlekeler yapar.

İşte o fezlekelerde Kur’anın hikmet-i ulviyesinden bazı işarat ve hidayet-i İlâhiyenin âb-ı hayatından bazı reşaşat, i’caz-ı Kur’anın berklerinden bazı şerarat vardır.

Şimdi pek çok o işarattan yalnız on tanesini icmalen zikrederiz. Hem pek çok misallerinden birer misal ve her bir misalin pek çok hakaikından yalnız her birinde bir hakîkatın meâl-i icmalîsine işaret ederiz. Bu on işaretin ekserisi, ekser âyetlerde müçtemian beraber bulunup hakikî bir nakş-ı i’cazî teşkil ederler. Hem misal olarak getirdiğimiz âyetlerin ekserisi, ekser işarata misaldir. Biz yalnız her âyetten bir işaret göstereceğiz. Misal getireceğimiz âyetlerden eski Sözlerde bahsi geçenlerin yalnız meâline bir hafif işaret ederiz.

Âyet sonlarındaki fezlekeler

Bu kısım, Kur’an-ı Hakîm’in âyetlerinin sonlarında yer alan fezlekeler ve esma-i hüsna cihetindeki harika üslûbu ve bunda olan i’caz meziyetini ele almaktadır.

Fezlekeler, özlü ifadelerdir. Bu ifadeler, genelde öncesinde ayrıntılı olarak anlatılan durumların özet bir sonucudur. Âyet sonlarındaki esma-i hüsna da aslında birer fezlekedir. Öncesinde bu esma ile ilgili durumlar anlatılmış, sonrasında bu esma nazara verilerek işin özü ve özeti gösterilmiştir.

Bu fezlekeler

1-Ya esma-i hüsnayı veya manalarını tazammun eder.

2-Veyahut aklı tefekküre sevketmek için akla havale eder.

3-Veyahut Kur’anın maksatlarından külli bir kaideyi tazammun eder.

1- Mesela şu âyete bakalım:

Allah, sizi zayıf olarak yarattı, sonra zaafın ardından bir kuvvet verdi, sonra da bu kuvvetin ardından bir zaaf ve yaşlılık verdi. O ne dilerse yaratır. O Alimdir, Kadirdir.”1

Burada insandaki ilahi icraatlar nazara verilmiştir. Bunlar Allahın her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten olmasını netice verdiğinden, âyet “O Alimdir, Kadirdir” denilerek özetlenmiştir.

Şu âyet sonunda ise ilahi bir ismin manası ifade edilmiştir:

Allah, her dişinin neye gebe olduğunu, rahimlerin artırdığı şeyi ve eksilttiği şeyi bilir. Her şey O’nun katında bir ölçü iledir.”2

Allahın rahimlerdeki bu tasarrufları Onun Mukaddir ismiyle alakalıdır. Âyetin “Her şey O’nun katında bir ölçü iledir” kısmı bunu anlatır.

2- Kur’anda en fazla tekrarlanan hakikatlerden biri “aklınızı kullanmıyor musunuz?” âyetidir.3 Âyet sonlarında bir fezleke olarak geçen bu cümlenin evvelinde aklı harekete geçirecek durumlar anlatılmış, ardından “aklınızı kullanmıyor musunuz?” denilerek işin ayrıntıları ve bu durumların emsalleri akla havale edilmiştir.

3- Haşir meselesi Kur’anın temel maksatlarındandır. Bu maksat ayrıntılarıyla âyetlerde anlatıldığı gibi, âyet sonlarında da tekiden ifade edilmiştir. “Ona döndürüleceksiniz.”4 “Dönüş Onadır.”5 “İşte (kabirlerden) çıkış da böyledir…”6 gibi âyetleri örnek olarak verebiliriz.

Birinci Meziyet-i Cezalet: Kur’an-ı Hakîm, i’cazkâr beyanatıyla Sâni’-i Zülcelâl’in ef’al ve eserlerini nazara karşı serer, basteder. Sonra o âsâr ve ef’alinde esma-i İlâhiyeyi istihrac eder veya haşir ve tevhid gibi bir makasıd-ı asliye-i Kur’aniyeyi isbat ediyor.

Birinci mananın misallerinden, mesela:

هُوَ الَّذِى خَلَقَ لَكُمْ مَا فِى اْلاَرْضِ جَمِيعًا

ثُمَّ اسْتَوَى اِلَى السَّمَاءِ فَسَوَّيهُنَّ سَبْعَ سَموَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

İkinci şıkkın misallerinden mesela:

اَلَمْ نَجْعَلِ اْلاَرْضَ مِهَادًا وَ الْجِبَالَ اَوْتَادًا وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًا ilâ âhir… اِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ مِيقَاتًا e kadar…

Birinci âyette âsârı bast edip bir neticenin, bir mühim maksudun mukaddematı gibi; ilim ve kudrete, gayat ve nizamatıyla şehadet eden en azîm eserleri serdeder. Alîm ismini istihrac eder.

İkinci âyette, Birinci Şu’le’nin Birinci Şua’ının Üçüncü Noktasında bir derece izah olunduğu gibi; Cenab-ı Hakk’ın büyük ef’alini, azîm âsârını zikrederek neticesinde yevm-i fasl olan haşri, netice olarak zikrediyor.

Eserlerden esmaya

Allahu Teâla bazı âyetlerde ilahi sanat eserlerini nazara verir, buradan intikal etmemiz gereken ilahi ismi bize gösterir. Mesela:

“O Allah ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra semaya yöneldi de, onları yedi sema olarak tanzim etti. O, her şeye Alîmdir.”7

Bu âyette ilahi sanat eserleri olan yer ve göğün tanziminden söz edilmiş, bunları yapanın Alîm, yani her şeyi bilen olduğu bir fezleke olarak âyet sonunda belirtilmiştir.

Dünyayı yaratan elbette ahireti de yaratır

Ahiret, bu dünyadan sonraki âlemdir. Henüz gelmemiş olan bu âlemi kabul etmek bazı insanlara zor gelir, inanmak istemezler. Kur’an-ı Kerim, diğer âlemin geleceğini çeşitli şekillerde akla yaklaştırır. Bunu yaparken zaman zaman bu dünyadaki ilahi icraatlara dikkat çekerek “dünyada bunları yapan, elbette ahireti de getirir” mesajı verir. Mesela:

Biz yeryüzünü bir beşik yapmadık mı?”

Dağları da birer direk.”

Sizleri çift olarak yarattık.”

Uykunuzu bir dinlenme yaptık.”

Geceyi bir örtü yaptık.”

Gündüzü de bir geçim zamanı yaptık.”

Üzerinize sapasağlam yedi (kat semayı) bina ettik.”

Işık saçan bir lamba astık.”

Yoğunlaşmış bulutlardan şarıl şarıl bir su indirdik.”

Onunla taneler ve otlar çıkaralım diye.”

Ve sarmaş dolaş bağlar bahçeler…”

Şüphesiz o fasıl günü, kararlaştırılmış bir vakittir.”8

Son âyette geçen “fasıl günü”, ahiretin bir unvanıdır. Dünyada iken birbiriyle iç içe ve beraber yaşayan müminler ve kâfirler, o günün gelmesiyle birbirlerinden ayrılacaklar, cennet ehli cennete ve cehennem ehli de cehenneme gönderilecektir.

Bu durumda “Şüphesiz o fasıl günü, kararlaştırılmış bir vakittir” âyeti, öncekilerin bir neticesi durumundadır.

İkinci Nükte-i Belâğat: Kur’an, beşerin nazarına san’at-ı İlâhiyenin mensucatını açar, gösterir. Sonra fezlekede o mensucatı, esma içinde tayyeder veyahut akla havale eder. Birincinin misallerinden mesela:

قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَاْلاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَاْلاَبْصَارَ

وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَىَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَىِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ اْلاَمْرَ

فَسَيَقُولُونَ اللّهُ فَقُلْ اَفَلاَ تَتَّقُونَ فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّۚ

İşte başta der: “Sema ve zemini, rızkınıza iki hazine gibi müheyya edip oradan yağmuru, buradan hububatı çıkaran kimdir? Allah’tan başka koca sema ve zemini iki muti hazinedar hükmüne kimse getirebilir mi? Öyle ise, şükür ona münhasırdır.”

İkinci fıkrada der ki: “Sizin âzalarınız içinde en kıymetdar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi tezgâh ve dükkândan aldınız? Bu latîf kıymetdar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icad edip terbiye eden odur ki, bunları size vermiştir. Öyle ise yalnız Rab odur, Mabud da o olabilir.”

Üçüncü fıkrada der: “Ölmüş yeri ihya edip yüzbinler ölmüş taifeleri ihya eden kimdir? Hak’tan başka ve bütün kâinatın Hâlıkından başka şu işi kim yapabilir? Elbette o yapar. O ihya eder. Madem Hak’tır, hukuku zayi’ etmeyecektir. Sizi bir mahkeme-i kübraya gönderecektir. Yeri ihya ettiği gibi, sizi de ihya edecektir.”

Dördüncü fıkrada der: “Bu azîm kâinatı bir saray gibi, bir şehir gibi kemâl-i intizamla idare edip tedbirini gören, Allah’tan başka kim olabilir? Madem Allah’tan başka olamaz; koca kâinatı bütün ecramıyla gayet kolay idare eden kudret o derece kusursuz, nihayetsizdir ki, hiç bir şerik ve iştirake ve muavenet ve yardıma ihtiyacı olamaz. Koca kâinatı idare eden, küçük mahlûkatı başka ellere bırakmaz. Demek, ister istemez “Allah” diyeceksiniz.”

İşte, birinci ve dördüncü fıkra “Allah” der, ikinci fıkra “Rab” der, üçüncü fıkra “El-Hak” der. فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّۚ ne kadar mu’cizane düştüğünü anla.

İşte Cenab-ı Hakk’ın azîm tasarrufatını, kudretinin mühim mensucatını zikreder. Sonra da o azîm âsârın, mensucatın destgâhı فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّۚ der. Yani “Hak” “Rab” “Allah” isimlerini zikretmekle o tasarrufat-ı azîmenin menbaını gösterir.

Sanattan esmaya

De ki: Gökten ve yerden size rızık veren kimdir? Kulak ve gözlerin sahibi kimdir? Ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkaran kimdir? Her işi düzenleyen kimdir?

Onlar: ‘Allah’tır!’ diyecekler. Sen de: O halde O’na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?

İşte O, sizin Hak Rabbiniz olan Allah’tır.”9

Burada sırasıyla şu ilahi nimetlere soru üslubuyla dikkat çekilmiştir:

1-Gökten ve yerden rızık verilmesi.

Bir başka âyette “rızkınız semadadır” buyrulur.10 Yani rızkımızın sebepleri olan hava, su ve güneş göktedir, bunlar vasıtasıyla rızkımız yerden bitmektedir. Eğer o semavi sebepler olmasa, yerden bir şey bitmeyecekti.

2-Kulak ve göz nimeti.

3-Ölüden diri, diriden ölüyü çıkarmak.

4-Her işin tebdirini görmek, işleri yürütmek.

Bunlardan birinci ve dördüncü kısım “Allah” ismiyle, ikinci kısım “Rab” ismiyle, üçüncü kısım ise “Hak” ismiyle alakalıdır. Âyet sonunda “İşte O, sizin Hak Rabbiniz olan Allah’tır.” denilerek bu ilahi nimetlerin hangi ilahi isimlerle alakalı olduğu ve bunların hangi kaynaklardan geldiği gösterilmiştir.

İkincinin misallerinden:

اِنَّ فِى خَلْقِ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ

وَالْفُلْكِ الَّتِى تَجْرِى فِى الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ

وَمَا اَنْزَلَ اللّهُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ مَاءٍ فَاَحْيَا بِهِ اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ

وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاءِ وَاْلاَرْضِ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

İşte Cenab-ı Hakk’ın kemâl-i kudretini ve azamet-i rububiyetini gösteren ve vahdaniyetine şehadet eden semavat ve arzın hilkatindeki tecelli-i saltanat-ı uluhiyet ve gece gündüzün ihtilafındaki tecelli-i rububiyet ve hayat-ı içtimaiye-i insana en büyük bir vasıta olan gemiyi denizde teshir ile tecelli-i rahmet; ve semadan âb-ı hayatı ölmüş zemine gönderip zemini yüzbin taifeleriyle ihya edip bir mahşer-i acaib sûretine getirmekteki tecelli-i azamet-i kudret; ve zeminde hadsiz muhtelif hayvanatı basit bir topraktan halketmekteki tecelli-i rahmet ve kudret; ve rüzgârları, nebatat ve hayvanatın teneffüs ve telkîhlerine hizmet gibi vezaif-i azîme ile tavzif edip tedbir ve teneffüse sâlih vaziyete getirmek için tahrik ve idaresindeki tecelli-i rahmet ve hikmet; ve zemin ve âsuman ortasında vasıta-i rahmet olan bulutları bir mahşer-i acaib gibi muallakta toplayıp dağıtmak, bir ordu gibi istirahat ettirip vazife başına davet etmek gibi teshirindeki tecelli-i rububiyet gibi mensucat-ı san’atı ta’dad ettikten sonra aklı, onların hakaikına ve tafsiline sevkedip tefekkür ettirmek için لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ der. Onunla ukûlü ikaz için akla havale eder.

Akla havale

Kur’an-ı Kerim bazan ilahi icraatlardan bir kısmını anlatır, bunlardaki ilahi yöne dikkat çeker,

Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün ihtilafında, insanlara yarar verir şeylerle denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın yukarıdan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve onda hareket eden her canlıyı yaymasında, rüzgârları çevirmesinde ve gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta aklını kullananlar için elbette âyetler vardır.”11

Âyette,

-göklerin ve yerin yaratılışı,

– gece gündüzün ihtilafı (peşpeşe gelmeleri, birbirinden farklı olmaları),

– denizde gemilerin akıp gitmesi,

– gökten indirilen yağmurla yeryüzünün diriltilmesi,

– yeryüzünde canlıların her tarafa intişarı,

– rüzgârların hareketleri

-ve yağmuru netice veren bulutların yer ve gök ortasında hayret verici durumlarına dikkat çekilmiş, “bunlarda aklını kullananlar için elbette âyetler vardır” denilerek durumun muhakemesi akıllara havale edilmiştir.

Üçüncü Meziyet-i Cezalet: Bazan Kur’an, Cenab-ı Hakk’ın fiillerini tafsil ediyor. Sonra bir fezleke ile icmal eder. Tafsiliyle kanaat verir, icmal ile hıfzettirir, bağlar. Mesela:

وَ كَذٰلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَاْوِيلِ اْلاَحَادِيثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلَى آلِ يَعْقُوبَ كَمَا اَتَمَّهَا عَلَى اَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ اِبْرَاهِيمَ وَاِسْحقَ اِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

İşte Hazret-i Yusuf ve ecdadına edilen nimetleri şu âyetle işaret eder. Der ki: Sizi bütün insanlar içinde makam-ı nübüvvetle serfiraz, bütün silsile-i enbiyayı, silsilenize rabtedip, silsilenizi nev’-i beşer içinde bütün silsilenin serdarı; hanedanınızı ulûm-u İlâhiye ve hikmet-i Rabbaniyeye bir hücre-i talim ve hidayet sûretinde getirip o ilim ve hikmetle dünyanın saadetkârane saltanatını, âhiretin saadet-i ebediyesiyle sizde birleştirmek, seni ilim ve hikmetle Mısır’a hem aziz bir reis, hem âlî bir nebi, hem hakîm bir mürşid etmek olan nimet-i İlâhiyeyi zikr ve ta’dad edip; ilim ve hikmet ile onu, âbâ ve ecdadını mümtaz ettiğini zikrediyor. Sonra “Senin Rabbin Alîm ve Hakîm’dir” der. “Onun rububiyeti ve hikmeti iktiza eder ki, seni ve âbâ ve ecdadını Alîm, Hakîm ismine mazhar etsin.”

İşte o mufassal nimetleri, şu fezleke ile icmal eder.

Tafsil – icmal güzelliği

Kur’an bazan Cenab-ı Hakk’ın fiillerini bir çekirdekten çıkan ağacın dal budak salması misali tafsil eder, sonra bu ağacı bir meyve çekirdeğinde derleyip toparlamak gibi bir fezleke ile özetler. Tafsiliyle kanaat verir, özet ile de zihinlere nakşeder. Mesela:

Böylece (rüyada gördüğün durum gibi), Rabbin seni seçecek ve sana te’vilü’l- ehadisten öğretecek. Bundan önce ataların İbrahim’e ve İshak’a tamamladığı gibi, nimetini hem sana, hem de Âl-i Yakub’a tamamlayacaktır. Şüphesiz senin Rabbin Alîm’dir – Hakîm’dir.”12

Âyet, Hz. Yusufun çocuk iken gördüğü rüyayla alakalı olup babası Hz. Yakubun yorumunu anlatır. Hz. Yusuf, rüyasında on bir gezegen, Ay ve Güneşin kendisine secde ettiğini görmüş, bu rüyasını babasına anlatmıştı. Babası rüyasıyla alâkalı olarak âyette anlatılan değerlendirmeyi yaptı.

Âyetin “Senin Rabbin Alîm’dir – Hakîm’dir” kısmı, öncesinin bir özeti olup şu mesajı verir: “Rabbinin rububiyeti ve hikmeti iktiza eder ki, seni, ata ve ecdadını Alîm, Hakîm ismine mazhar etsin.”

Te’vilü’l- ehadis

Âyette geçen te’vilü’l – ehadîs hakkında genelde “rüya tabiri ilmi” denilir. Hamdi Yazır, bununla alâkalı şu açıklamaları yapar:

-Nefiste meydana gelen ve vakıa taallûk ciheti gizli bulunan sözlerin vâkideki meâllerini tayin etmek, yâni rüya tabir eylemek.

-Veya vahiy ve İlâhî işaretlerin gizliliklerini, ledünni sırlarını anlamak.

-Veyahut olaylardan ilerde varacağı hakikati anlamak ilmi.”13

Hem mesela: قُلِ اللّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِى الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ

İşte şu âyet Cenab-ı Hakk’ın, nev’-i beşerin hayat-ı içtimaiyesindeki tasarrufatını şöyle gösteriyor ki; izzet ve zillet, fakr ve servet doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’ın meşietine ve iradesine bağlıdır. Demek kesret-i tabakatın en dağınık tasarrufatına kadar, meşiet ve takdir-i İlâhiye iledir, tesadüf karışamaz.

Şu hükmü verdikten sonra insaniyet hayatında en mühim iş, onun rızkıdır. Şu âyet, beşerin rızkını doğrudan doğruya Rezzak-ı Hakikî’nin hazine-i Rahmetinden gönderdiğini bir-iki mukaddeme ile isbat eder. Şöyle ki: Der:

“Rızkınız, yerin hayatına bağlıdır. Yerin dirilmesi ise, bahara bakar. Bahar ise, Şems ve Kamer’i teshir eden, gece ve gündüzü çeviren zâtın elindedir. Öyle ise bir elmayı, bir adama hakikî rızk olarak vermek; bütün yeryüzünü bütün meyvelerle dolduran o zât verebilir. Ve O, ona hakikî Rezzak olur.”

Sonra da: وَ تَرْزُقُ مَنْ تَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ der. Bu cümlede o tafsilâtlı fiilleri icmal ve isbat eder. Yani “Size hesabsız rızık veren odur ki, bu fiilleri yapar.”

Tafsil – icmale bir başka örnek

Konunun bir başka örneğini şu âyetlerde görürüz:

قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ “De ki: Ey mülkün sahibi Allahım!”

تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ “Sen mülkü dilediğine verirsin.”

وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ “Dilediğinden de mülkü çeker alırsın.”

وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ “Dilediğini aziz edersin.”

وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ “Dilediğini de zelil edersin.”

بِيَدِكَ الْخَيْرُ “Her hayır Senin elindedir.”

إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Şüphesiz Sen her şeye kadirsin.”

تُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ “Geceyi gündüze sokarsın, gündüzü de geceye sokarsın.”

وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ “Ölüden diri çıkarırsın, diriden de ölü çıkarırsın.”

وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ Ve dilediğine hesapsız rızık verirsin.”14

Âyetler insanların toplum hayatındaki ilahi tasarrufları anlatır. Şöyle ki:

-Mülkün (saltanatın) sahibi Allahtır.

-O, dilediğine mülk ve saltanat verir, dilediğinden de bunları alır.

-Dilediğini aziz, dilediğini zelil kılar.

-Her türlü hayır Onun elindedir.

-Onun kudretine bir sınır yoktur, her şeye gücü yeter.

-Geceyi ve gündüzü uzatır ve kısaltır.

– Ölüden diri, diriden ölü çıkarır.

Bunları kısaca şöyle açabiliriz:

Mülk Allahındır, mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Bütün tasarrufu ilimlerin şehadeti ile hikmet ve adaletledir. Abes bir şey yapmaz, lüzumsuz bir şey yaratmaz. Her hak sahibine -mahiyet ve kabiliyeti nispetinde- hakkını verir. Öyle ki, insanın aklı daha mükemmelini tasavvur bile edemez.

Allah bir millete saltanat verir, idareci yapar. Fakat nimetin kıymetini takdir etmeyip nankörlükle liyakatlerini kaybettiklerinde, onları zillet ve meskenete mahkûm eder. Yahudi milleti gibi…

Allah dilediğini semada uçurur, dilediğini yerde süründürür. Layık olana iman nimetini verir, aziz kılar. Rızasıyla küfrü tercih edene azabı tattırır, zelil yapar.

Hiçbir şey Allah’a zor gelmez. En büyük şey, en küçük şey gibi O’na kolaydır. Her şey emrine emirber nefer hükmündedir. Kapkara bulutlarla kaplı gökyüzünü bir anda süpürüp pırıl pırıl parlayan güneşi gösterdiği gibi, şu felaket, helaket asrında da İslam güneşini bütün parlaklığıyla bizlere gösterebilir.

Geceden sonra gündüzü, kıştan sonra yazı getirdiği gibi, mağlup bir milleti galip kılar yükseltir, kararan gecelerini nurlu sabahlara dönüştürür.

Manen ölü bir millet içinden peygamber gönderir, onları hayatlandırır. Güçlü bir milleti ise, bozulduklarında çökertir. Putperest bir babadan Hz. İbrahim gibi bir peygamber çıkarır. Hz. Nuh gibi bir peygamberin oğlunu, iman etmediğinden tufanda boğdurur. Manen ölü bir kalbe iman nuru nasip eder, o kalbi canlandırır.

O’nun rahmet hazineleri nihayetsizdir. İhsanına sınır yoktur. Her şey O’nun “ol” emrine bakar. Kuru bir çubukta lezzetli üzüm salkımlarını yarattığı gibi, hiç umulmayan birini akrebiyetine, lütfuna mazhar kılarak görevlendirir, sonsuz kemal mertebelerinde yükseltir. Kalbine hayat ve inşirah vererek çekirdek misali olan binlerce latife ve hislerini geliştirir, ağaç misal hale getirir. Zira ihsan-ı ilahî için kabiliyet şart değildir. Kim halis bir niyet, samimi bir itikat ile isterse ona verir.

İşte bütün bunlarla gösterir ki, izzet ve zillet, fakirlik ve zenginlik doğrudan doğruya Onun dilemesine ve iradesine bağlıdır. Demek âlemin her tarafında ilahi icraat olduğu gibi, bu ağacın meyvesi hükmünde olan insanlardaki en dağınık tasarruflara kadar her şey İlâhi irade ve takdir iledir, tesadüf karışamaz.

Âyetin sonunda “Ve dilediğine hesapsız rızık verirsin” denilmesi, o tafsilâtlı fiillerin icmal ve isbatıdır. Yani “Size hesapsız rızık veren odur ki, bu fiilleri yapar.”

Dördüncü Nükte-i Belâğat: Kur’an kâh olur, mahlûkat-ı İlâhiyeyi bir tertible zikreder; sonra o mahlûkat içinde bir nizam, bir mizan olduğunu ve onun semereleri olduğunu göstermekle güya bir şeffafiyet, bir parlaklık veriyor ki; sonra o âyine-misal tertibinden cilvesi bulunan esma-i İlâhiyeyi gösteriyor. Güya o mahlûkat-ı mezkûre, elfazdır. Şu esma onun manaları yahut o meyvelerin çekirdekleri yahut hülâsalarıdırlar. Mesela:

وَلَقَدْ خَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ مِنْ سُلاَلَةٍ مِنْ طِينٍ ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِى قَرَارٍ مَكِينٍ

ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا

فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ اَنْشَاْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ فَتَبَارَكَ اللّهُ اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ

İşte Kur’an, hilkat-i insanın o acib, garib, bedî’, muntazam, mevzun etvarını öyle âyine-misal bir tarzda zikredip tertib ediyor ki;

فَتَبَارَكَ اللّهُ اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ içinde kendi kendine görünüyor ve kendini dedirttiriyor. Hattâ vahyin bir kâtibi şu âyeti yazarken, daha şu kelime gelmezden evvel şu kelimeyi söylemiştir. “Acaba bana da mı vahiy gelmiş” zannında bulunmuş. Hâlbuki evvelki kelâmın kemâl-i nizam ve şeffafiyetidir ve insicamıdır ki, o kelâm gelmeden kendini göstermiştir.

En güzel yaratan

Allah her şeyi o şeyin mahiyetine uygun bir güzellikte ve özellikte yaratır. Ceylan, ceylan olarak güzel, aslan da aslan olarak güzeldir. Ceylanın güzelliğine bakarken “neden pençeleri ve yeleleri yok?” demeyiz, aslanda da munis bir çehre aramayız. Bütün ilahi sanatlar içinde insan -tabir caizse- bir şaheserdir. Bundan dolayı onun yaratılışı pek çok Kur’an âyetinde yer almıştır. Mesela şu âyetlere bakalım:

Andolsun biz insanı, çamurdan bir hülasadan yarattık.

Sonra onu emin ve sağlam bir yerde nutfe kıldık.

Sonra nutfeyi bir alaka hâline getirdik.

Derken o alakayı bir mudğa yaptık.

Derken o mudğayı kemiklere dönüştürdük.

Derken o kemiklere bir et giydirdik.

Sonra onu başka bir yaratılışla inşa ettik.

Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şânı yücedir!”15

Kur’an, insanın yaratılışının o hayret verici, sıra dışı, harika, muntazam, ölçülü merhalelerini öyle bir tarzda zikredip sıralar ki; “Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şânı yücedir!” manası bunlarda kendi kendine görünür ve kendini dedirttirir. Hattâ vahiy kâtiblerinden Abdullah İbn Sa’d İbn Ebî Sarh şu âyeti yazarken, daha şu kelime gelmezden evvel onu söylemiş, “Acaba bana da mı vahiy geliyor” zannetmiş.16

Not: “Yaratanların en güzeli” ifadesinden, -hâşâ- Allah’tan başka yaratıcılar olduğu manasının anlaşılmaması gerekir. Zira Kur’an baştan sona tevhidi anlatır. Âyet, yaratılan her şeyi o şeyin mahiyetine en uygun ideal ölçüler içinde yaratıldığını anlatır. Kur’an-ı Kerimde sadece bir yerde, “yaratmak” anlamındaki fiil insana nisbet edilir. Şöyle ki:

Hz. İsa kavmine tebliğde bulunurken, “çamurdan kuş biçimi bir mahlûk yaratıp ona üfleyince Allah’ın izniyle bir kuş olacağını…’’söyler.17

Dikkat edilirse, Hz. İsa’nın yaptığı yoktan yaratmak değil, çamura kuş şeklini verip onu uçurmaktır. İçinde oturduğumuz ev, bindiğimiz araba, çevremizdeki eşya… Bütün bunlar Allah’ın yarattığı maddelere şekil vermemizle meydana gelen şeylerdir.

İşte, insan bunlara “şekil vermek” anlamında mecazen ‘‘yaratıcı” bile kabul edilse, beşerin sanatıyla Allahın sanatı hiçbir zaman mukayeseye girmez. Allah Ahsenu’l-Halikîndir, en güzel yaratandır. Zira başlangıçta her şeyi yoktan O yaratmıştır ve insan eliyle yapılan sanatların numunelerini, hem de en güzel bir şekilde O vücuda getirmiştir Öte yandan insan eliyle yapılan şeyler için gereken ilim, irade, kudretin de yaratıcısı O’dur.

İnsanın ulaştığı en ileri teknolojik gelişmeler olan robot, bilgisayar gibi şeyler gerçekten hayranlık uyandırmakla beraber, bunların çıkış yerleri olan insanın beyni elbette çok daha harikadır. İnsan robot yapar, Allah insan yaratır. İnsan beyni, dünyadaki bütün elektronik sistemlerle kıyasa bile girmeyecek mükemmellikte tasarlanmıştır. Allah’ın yarattığı küçük bir sinek, insan teknolojisiyle taklit edilemeyecek harika özellikler taşımaktadır.

Hem mesela:

اِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِى خَلَقَ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ

ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ

يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِهِ

اَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَاْلاَمْرُ تَبَارَكَ اللّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

İşte Kur’an şu âyette azamet-i kudret-i İlâhiye ve saltanat-ı rububiyeti öyle bir tarzda gösteriyor ki: Güneş, Ay, yıldızlar emirber neferleri gibi emrine müheyya; gece ve gündüzü, beyaz ve siyah iki hat gibi veya iki şerit gibi birbiri arkasında döndürüp âyât-ı rububiyetini kâinat sahifelerinde yazan ve arş-ı rububiyetinde duran bir Kadîr-i Zülcelâl’i gösterdiğinden, her ruh işitse بَارَكَ اللّهُ مَاشَاءَ اللّهُ فَتَبَارَكَ اللّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ demeye hâhişger olur.

Demek تَبَارَكَ اللّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ sâbıkın hülâsası, çekirdeği, meyvesi ve âb-ı hayatı hükmüne geçer.

Âlemlerin Rabbi

Kur’an, Âlemlerin Rabbinin kelamı olarak âlemlerdeki ilahi icraatları bize anlatır. Mesela şu âyetlere bakalım:

“Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan Allahtır.

Sonra Arşa istiva etti.

O, geceyi gündüze bürüyüp örter.

Gece durmadan onu kovalar.

Güneş, Ay ve yıldızlar emrine âmâdedir.

Dikkat edin, yaratma ve emir O’nundur.

Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.”18

Âyetlerde başlıca şu durumlara dikkat çekilmiştir:

-Gökleri ve yeri altı günde yaratmak.

– Arşa istiva.

-Geceyi gündüze bürüyüp örtmek.

-Güneş, ay ve yıldızların musahhar olmaları.

– Yaratma ve yönetmenin Allahın elinde olması.

İşte bunları işiten her ruh, “maşaallah, barekellah, âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir” demeye arzulu olur. Demek âyet sonundaki “Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir”, kendinden önceki kısmın hülâsası, çekirdeği ve meyvesi hükmündedir.

Arşa istiva

Allahın arşa istivası, keyfiyetini bilemeyeceğimiz şekilde Allahın bir sıfatıdır. Bir mekânda bulunmak veya yerleşmekten münezzeh bir şekilde, Allah için -kendisinin kastettiği vecih üzere- arşa istivası (hükmetmesi) vardır. Veya Allahın arşa istivası, bir hükümdarın tahtına oturmasına benzetilmiştir. Çünkü işler ve tedbirler, tahttan gelen emirlerle icra edilir.

Kelime olarak arş; yüksek yer, tavan, dam, otak gibi manalar ifade eder. Ayrıca hükümdarın tahtı, saltanatı anlamında kullanılır.

Arş, İlâhi tasarrufların emir ve irade merkezi olup, bütün varlık âleminin idaresiyle, tanzimiyle ilgili hükümlerin meleklere tebliğ edildiği ulvî makamdır.

Beden ülkesi kalpten idare edilir. Gözler, kalbin istediği yöne bakarlar, ayaklar ona göre hareket ederler. Bunun gibi, bütün âlemler de arştan idare edilirler. İşte, vücudun idaresinde kalp bir merkez olduğu gibi, arş-ı azam dahi âlemin idare merkezidir.

Beşinci Meziyet-i Cezalet: Kur’an bazan tegayyüre maruz ve muhtelif keyfiyata medar maddî cüz’iyatı zikreder. Onları hakaik-i sabite sûretine çevirmek için; sabit, nuranî, küllî esma ile icmal eder, bağlar. Veyahut tefekküre ve ibrete teşvik eder bir fezleke ile hâtime verir. Birinci mananın misallerinden mesela:

وَعَلَّمَ آدَمَ اْلاَسْمَاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلئِكَةِ

فَقَالَ اَنْبِئُونِى بِاَسْمَاءِ هؤُلاَءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ

قَالُوا سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

İşte şu âyet evvelâ: “Hazret-i Âdem’in hilafet mes’elesinde, melaikelere rüchaniyetine medar onun ilmi olduğu” olan bir hâdise-i cüz’iyeyi zikreder. Sonra o hâdisede melaikelerin Hazret-i Âdem’e karşı ilim noktasında hâdise-i mağlubiyetlerini zikreder. Sonra bu iki hâdiseyi iki ism-i küllî ile icmal ediyor. Yani, اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ yani “Alîm ve Hakîm sen olduğun için Âdem’i talim ettin, bize galib oldu. Hakîm olduğun için, bize istidadımıza göre veriyorsun. Onun istidadına göre rüchaniyet veriyorsun.”

Hilafetin iki esası: İlim ve hikmet

Kur’an, Hz. Âdemin ve Onun şahsında Âdemoğullarının hilafete medar özelliği olarak ilim ve hikmete dikkat çeker. Şöyle ki:

(Allah) Âdem’e bütün isimleri öğretti, sonra onları meleklere arzedip ‘(Davanızda) sadık iseniz, haydi şunları bana isimleriyle haber verin.’ dedi.

Onlar ise dediler: Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim bir ilmimiz yoktur. Şüphesiz sen Alîmsin, Hakîmsin (ilim ve hikmet sahibisin).”19

Hz. Âdeme öğretilen, eşyanın isimleridir. O, Allahın öğrettiği isimler sayesinde meleklere üstün gelmiş, yeryüzüne halife olmuş, yani onda hükmetme yetkisine sahip olmuştur. Âyetin “Şüphesiz sen Alîmsin, Hakîmsin” kısmı, onun meleklere ne ile üstün geldiğini özetler. Yani “Alîm ve Hakîm sen olduğun için Âdem’e öğrettin, bize galip oldu. Hakîm olduğun için, bize istidadımıza göre veriyorsun. Onun istidadına göre üstünlük veriyorsun.”

Hz. Âdem, bir yönüyle Hz. İnsandır, yani bütün insanlığın temsilcisidir. İnsanın yeryüzüne hükmetmesinin sırrı, ondaki ilim kapasitesinde aranmalıdır. Talim-i esma, insana öğretilen bütün ilim, teknoloji, san’at ve sanayii içine alır. Cenab-ı Hakkın “Ona (Âdeme) ruhumdan üfledim” buyurmasında da benzeri bir incelik vardır.20 Allah’ın Âdeme ruhundan üflemesi “kendimden özellikler verdim” manasını ifade eder. Yani “Ona ilmimden ilim, kudretimden kudret, san’atımdan san’at verdim” demektir.

İkinci mananın misallerinden mesela:

وَاِنَّ لَكُمْ فِى اْلاَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْقِيكُمْ مِمَّا فِى بُطُونِهِ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ

لَبَنًا خَالِصًا سَائِغًا لِلشَّارِبِينَ ilâ âhir..

شِفَاءٌ لِلنَّاسِ اِنَّ فِى ذٰلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ فِيهِ

İşte şu âyetler, Cenab-ı Hakk’ın koyun, keçi, inek, deve gibi mahluklarını insanlara hâlis, safi, leziz bir süt çeşmesi; üzüm ve hurma gibi masnu’ları da insanlara latîf, leziz, tatlı birer nimet tablaları ve kazanları; ve arı gibi küçük mu’cizat-ı kudretini şifalı ve tatlı güzel bir şerbetçi yaptığını âyet şöylece gösterdikten sonra tefekküre, ibrete, başka şeyleri de kıyas etmeğe teşvik için اِنَّ فِى ذلِكَ لَآيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ der, hâtime verir.

Tefekküre ve ibrete teşvik

Kur’an bazı âyetlerinde tefekkürî levhalar sunar, devamında tefekküre ve ibrete teşvik eder bir fezleke ile âyeti sonlandırır. Mesela:

Gerçekten en’amda (süt veren hayvanlarda) sizin için bir ibret vardır. Onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından, içenlere halis ve içimi kolay bir süt içiriyoruz.

Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden de hem içki, hem de güzel bir rızık edinirsiniz.

Şüphesiz ki bunda aklını kullanan kimseler için büyük bir ibret vardır.

Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kuracakları kovanlardan kendine evler edin. Sonra bütün meyvelerden ye. Rabbinin kolay kıldığı yollara gir. Onun karnından renkleri muhtelif bir sıvı çıkar. Onda insanlar için bir şifâ vardır.

Şüphesiz ki bunda düşünen kimseler için çok büyük bir ibret vardır.”21

Üstteki âyetlerde, insana olan büyük nimetlerden üç tanesi zikredilmektedir:

1-Koyun, keçi, inek, deve gibi süt veren hayvanlar.

2- Hurma ve üzüm.

3- Arı vasıtasıyla sunulan bal.

Bunlara dikkat çekildikten sonra, âyet “Şüphesiz ki bunda düşünen kimseler için çok büyük bir ibret vardır” ifadesiyle biter. Bu fezleke ile hem bunları tefekküre, hem de başka şeyleri bunlara mukayeseye teşvikte bulunur.

Birinci âyette süt veren hayvanlar “en’am” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu kelime, nimet ile aynı kökten gelir. Çünkü bu hayvanlar etiyle ve sütüyle nimet oldukları gibi, yün ve kıllarıyla, kan ve kemikleriyle, hatta dışkılarıyla da birer nimettirler.

Altıncı Nükte-i Belâğat: Kâh oluyor ki âyet, geniş bir kesrete ahkâm-ı rububiyeti serer, sonra birlik ciheti hükmünde bir rabıta-i vahdet ile birleştirir veyahut bir kaide-i külliye içinde yerleştirir. Mesela:

وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ وَلاَ يَؤُدُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِىُّ الْعَظِيمُ

İşte Âyet-ül Kürsi’de on cümle ile on tabaka-i tevhidi ayrı ayrı renklerde isbat etmekle beraber مَنْ ذَا الَّذِى يَشْفَعُ عِنْدَهُ اِلاَّ بِاِذْنِهِ cümlesiyle gayet keskin bir şiddetle şirki ve gayrın müdahalesini keser, atar.

Hem şu âyet ism-i a’zamın mazharı olduğundan, hakaik-i İlâhiyeye ait manaları a’zamî derecededir ki, a’zamiyet derecesinde bir tasarruf-u rububiyeti gösteriyor. Hem umum semavat ve arza birden müteveccih tedbir-i ulûhiyeti en a’zamî bir derecede umuma şamil bir hafîziyeti zikrettikten sonra; bir rabıta-i vahdet ve birlik ciheti, o a’zamî tecelliyatlarının menba’larını وَهُوَ الْعَلِىُّ الْعَظِيمُ ile hülâsa eder.

Âyet-ül Kürsi’de on tevhid tabakası

Âyet-ül Kürsi, baştan sona Allahı anlatan haşmetli bir âyettir.22 Bediüzzaman, bu âyette on cümle ile on tevhid tabakasının isbat edildiğini söyler. Âyeti meydana getiren cümleler alt alta sıralandığında bu cümleleri rahatlıkla görebiliriz. Biz burada hem sırasıyla cümleleri yazacak, hem de kısa bir tefsirini nazara vereceğiz.

اَللّٰهُ لآَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَۚ

1-“Allah’tan başka hiç bir ilâh yoktur.”

İbadete layık olan ancak O’dur, bir başkası asla ibadet edilmeye ehil olamaz.

اَلْحَىُّ الْقَيُّومُۚ

2-“O, Hayy – Kayyum’dur.”

Allah Hayy’dır, bilmesi ve güç yetirmesi ve daha diğer sıfatları O’nun Hayy olmasıyla alâkalıdır.23

Kayyum, dâimî olandır. Kıyam, mahlûkatın tedbiri ve muhafazası, Kayyum ise bütün varlıkların tedbirini gören, onları kollayıp gözeten demektir.

لاَ تَاْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌۜ

3-“O’nu ne bir uyuklama tutar, ne de bir uyku.”

Âyette geçen “sine” (uyuklamak), uyku öncesi görülen gevşekliktir.

Nevm, uyku anlamındadır. Uykuda beyin kasları gevşer. Âyette “O’nu ne bir uyuklama tutar, ne de bir uyku” derken, normalde “O’nu ne bir uyku tutar, ne de bir uyuklama” denmesi gerekirken önce uyuklamanın geçmesi, bunların tertibine göredir. Yani, önce uyuklama olur, ardından uykuya geçilir. Bu cümle, Allahın mahlûkata benzemesini nefyeder. Ayrıca O’nun Hayy ve Kayyum oluşunu da tekid eder. Çünkü uyuklayan veya uyuyan yarı ölü gibidir, koruma ve tedbirini görmede noksandır. Bundan dolayı hem burada, hem bundan sonraki cümlelerde atıf kullanılmamıştır.

لَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى اْلاَرْضِۜ

4-“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur.”

Bu ifade Allahın Kayyum oluşunu ortaya koyar ve bununla ulûhiyette tek olduğuna bir delil getirir.

Göklerde ve yerde ne varsa” ifadesi bunların hakikatine dâhil veya hariç bunlarda ne varsa hepsini içine alır.

مَنْ ذَا الَّذ۪ى يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلاَّ بِاِذْنِه۪ۜ

5-“İzin vermesi dışında, Onun huzurunda kim şefaat edebilir?”

Bu ifade Cenab-ı Hakkın şanının büyüklüğünü beyan eder. Hiç bir şey O’na müsavi veya O’na yakın bir kuvvette değildir. O’nun dilediğini yapmasına hiç bir şey engel olamaz. Bırakın hasım olarak karşısına çıkıp iradesine engel olmak, şefaat ve talep yoluyla da dilediğini yapmasına engel olmak söz konusu değildir.

يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۚ

6-“O, onların önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir.”

Allah onların hem öncelerini, hem sonralarını bilir. Hem dünya, hem ahiret işlerini bilir. Onların hem hissettiklerini, hem de akıllarından geçenleri bilir. Hem idrak ettiklerini, hem de idrak etmedikleri şeyleri bilir.

وَلاَ يُح۪يطُونَ بِشَىْءٍ مِنْ عِلْمِه۪ٓ اِلاَّ بِمَا شَٓاءَۚ

7-“Onlar ise, O’nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar.”

Onlar, Allahın malumatından Onun insanların bilmesini istediğinden daha fazlasını bilemezler. Bu ifadenin öncesine atfedilmesi şundandır: Allahın insanların hem önlerindeki hem arkalarındaki her şeyi bilmesi, O’nun birliğine delâlet eden zâtî ve tam ilmine delalet eder.

وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَۚ

8-“O’nun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kuşatmıştır.”

Kürsî kelimesi aslında, üzerine oturulan şeydir. Bu ifade, Allahın azametini bir tasvîrdir ve “Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Hâlbuki yeryüzü kıyâmet gününde bütünüyle O’nun kabzasındadır. Gökler de O’nun sağ elinde dürülmüştür”24 âyeti gibi mücerret bir temsildir. Allahın kürsisinin, O’nun ilim ve saltanatından bir mecaz olduğu da söylenmiştir. Bu mana, âlim ve hükümdarın kürsisi olmasından hareketledir.

وَلاَ يَؤُدُهُ حِفْظُهُمَاۚ

9-“Onları korumak O’na güç gelmez.”

Göklerin ve yerin korunması Allaha ağır gelmez.

وَهُوَ الْعَلِىُّ الْعَظ۪يمُ

10-“O, Aliyy – Azîm’dir.”

O, Aliyy’dir, benzeri ve şeriki olmaktan yücedir. Azîm’dir, O’na nisbetle masivası (Allah dışında her şey) hakirdir, küçüktür.

Bu âyet, başlıca İlâhiyat meselelerine şümullüdür.

-O Allah vardır ve ulûhiyette birdir.

-Hayat ile muttasıftır.

-Bizâtihi var olup başkası için de mucittir. Çünkü Kayyum, bizâtihi kâim, başkası için de mukîm olandır.

-Bir mekânda bulunmaktan ve âleme hulûl etmekten münezzehtir.

-Değişme ve yorulmadan müberradır.

-Ruhlara arız olan durumlar O’na arız olamaz.

-Mülk ve melekûtun sahibidir.

-Asıl ve füru’nun, yani hem kök, hem de bundan dallananların yoktan yaratıcısıdır. Şiddetli bir yakalayış sahibidir.

– İzin vermediği O’nun huzurunda şefaat edemez.

-O, her şeyi bilir, açık olanı da bilir, gizli olanı da. Küllî olanı da bilir, cüzî olanı da…

-Saltanat ve kudreti geniştir.

-Hiç bir meşakkatli şey O’na zor gelmez, hiç bir durum O’nu meşgul etmez.

-İdrak edilmekten yücedir.

-O, hiç bir fehmin ihata edemeyeceği tarzda azîmdir.

Bundan dolayı Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Kur’anda en büyük âyet, âyete’l- kürsidir. Kim onu okusa, Allah bir meleğe diğer gün aynı saate kadar o kimse için hasenat yazmasını, seyyiatını ise silmesini emreder.”25

Hem mesela:

اَللّهُ الَّذِى خَلَقَ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً

فَاَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ

وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِىَ فِى الْبَحْرِ بِاَمْرِهِ وَسَخَّرَ لَكُمُ اْلاَنْهَارَ

وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَائِبَيْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ

وَآتَيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّهِ لاَ تُحْصُوهَا

İşte şu âyetler, evvelâ Cenab-ı Hakk’ın insana karşı şu koca kâinatı nasıl bir saray hükmünde halkedip semadan zemine âb-ı hayatı gönderip, insanlara rızkı yetiştirmek için zemini ve semayı iki hizmetkâr ettiği gibi, zeminin sair aktarında bulunan her bir nevi meyvelerinden, her bir adama istifade imkânı vermek, hem insanlara semere-i sa’ylerini mübadele edip her nevi medar-ı maişetini temin etmek için gemiyi insana musahhar etmiştir. Yani denize, rüzgâra, ağaca öyle bir vaziyet vermiş ki; rüzgâr bir kamçı, gemi bir at, deniz onun ayağı altında bir çöl gibi durur. İnsanları gemi vasıtasıyla bütün zemine münasebetdar etmekle beraber ırmakları, büyük nehirleri, insanın fıtrî birer vesait-i nakliyesi hükmünde teshir; hem Güneş ile Ay’ı seyrettirip mevsimleri ve mevsimlerde değişen Mün’im-i Hakikî’nin renk renk nimetlerini insanlara takdim etmek için iki musahhar hizmetkâr ve o büyük dolabı çevirmek için iki dümenci hükmünde halketmiş. Hem gece ve gündüzü insana musahhar yani hâb-ı rahatına geceyi örtü, gündüzü maişetlerine ticaretgâh hükmünde teshir etmiştir.

İşte bu niam-ı İlâhiyeyi ta’dad ettikten sonra, insana verilen nimetlerin ne kadar geniş bir dairesi olduğunu gösterip, o dairede ne derece hadsiz nimetler dolu olduğunu şu وَآتَيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّهِ لاَ تُحْصُوهَا fezleke ile gösterir.

Yani: İstidad ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla insan ne istemişse, bütün verilmiş. İnsana olan nimet-i İlâhiye, ta’dad ile bitmez, tükenmez. Evet, insanın madem bir sofra-i nimeti semavat ve arz ise ve o sofradaki nimetlerden bir kısmı Şems, Kamer, gece, gündüz gibi şeyler ise, elbette insana müteveccih olan nimetler hadd ü hesaba gelmez.

Sayısız nimetler

Şu âyetler, insana olan bazı büyük nimetlere dikkat çeker ve son kısmında bu nimetlerin sayılamayacak kadar çok olduğunu ifade eder:

O Allah ki; gökleri ve yeri yarattı.

Gökten bir su indirdi de, onunla size rızık olmak üzere mahsuller çıkardı.

Emri gereğince denizde yüzüp gitmeleri için gemileri hizmetinize musahhar kıldı.

Nehirleri hizmetinize musahhar kıldı.

Peşpeşe yörüngelerinde hareket eden Güneşi ve Ay’ı size musahhar kıldı.

Geceyi ve gündüzü hizmetinize musahhar kıldı.

O, istediğiniz her şeyden size verdi.

Eğer Allah’ın nimetini sayacak olsanız, sayıp bitiremezsiniz.”26

Nazara sunulan nimetler şunlardır:

-Göklerin ve yerin yaratılışı.

-Gökten yere su gönderilip, bununla her türlü sebze ve meyvelerin çıkarılması.

– Geminin insana verilmesi.

– Başka faydalarının yanında ırmakların ulaşımda da kullanılabilmesi.

– Güneş ile Ay’ın insanlara hizmetkâr kılınması.

-Gecenin istirahat için bir örtü, gündüzün geçim için çalışma zamanı olması.

İşte Kur’an bu İlâhi nimetleri saydıktan sonra, insana verilen nimetlerin ne kadar geniş bir dairesi olduğunu gösterip, o dairede ne derece hadsiz nimetler dolu olduğunu “O, istediğiniz her şeyden size verdi. Eğer Allah’ın nimetini sayacak olsanız, sayıp bitiremezsiniz.” fezlekesi ile gösterir.

Mukadder bir soruya cevap

Bediüzzamanın üstteki ifadelerinde mukadder bir soruya cevap verildiğini de görmekteyiz. Şöyle ki:

Âyette “O, istediğiniz her şeyden size verdi” buyruluyor. Hâlbuki insana böyle bir sual sorulması hatırlanmamaktadır. Yani, bize “neler istersiniz?” denilmemiştir. İşte, “İstidad ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla insan ne istemişse, bütün verilmiş. ifadesi, böyle bir sorunun cevabıdır. İnsan mahiyeti neleri gerektiriyor ve insan fıtri ihtiyaç diliyle neleri istiyorsa, bütün hepsi insana verilmiştir. Mesela, bize kalsa bir gün petrole ihtiyacımız olacağını hayal bile edemezdik. İhtiyacımızı bilen Allah, ezeli mukadderat proğramında buna da yer verdi, milyonlarca yıl evvelinden bu günümüze bu harika nimeti bizlere hazırladı.

Yedinci Sırr-ı Belâğat: Kâh oluyor ki âyet; zahirî sebebi, icadın kabiliyetinden azletmek ve uzak göstermek için müsebbebin gayelerini, semerelerini gösteriyor. Tâ anlaşılsın ki; sebeb, yalnız zahirî bir perdedir. Çünkü gayet hakîmane gayeleri ve mühim semereleri irade etmek, gayet Alîm, Hakîm birinin işi olmak lâzımdır. Sebebi ise şuursuz, camiddir. Hem semere ve gayetini zikretmekle âyet gösteriyor ki; sebebler çendan nazar-ı zahirîde ve vücudda müsebbebat ile muttasıl ve bitişik görünür. Fakat hakîkatta mabeynlerinde uzak bir mesafe var. Sebebden müsebbebin icadına kadar o derece uzaklık var ki; en büyük bir sebebin eli, en edna bir müsebbebin icadına yetişemez. İşte sebeb ve müsebbeb ortasındaki uzun mesafede, esma-i İlâhiye birer yıldız gibi tulû’ eder. Matla’ları, o mesafe-i maneviyedir.

Nasıl ki zahir nazarda dağların daire-i ufkunda semanın etekleri muttasıl ve mukarin görünür. Hâlbuki daire-i ufk-u cibalîden semanın eteğine kadar, umum yıldızların matla’ları ve başka şeylerin meskenleri olan bir mesafe-i azîme bulunduğu gibi; esbab ile müsebbebat mabeyninde öyle bir mesafe-i maneviye var ki, imanın dûrbîniyle, Kur’anın nuruyla görünür.

Mesela:

فَلْيَنْظُرِ اْلاِنْسَانُ اِلَى طَعَامِهِ اَنَّا صَبَبْنَا الْمَاءَ صَبًّا ثُمَّ شَقَقْنَا اْلاَرْضَ شَقًّا

فَاَنْبَتْنَا فِيهَا حَبًّا وَ عِنَبًا وَ قَضْبًا وَ زَيْتُونًا وَ نَخْلاً وَ حَدَائِقَ غُلْبًا وَ فَاكِهَةً وَ اَبًّا

مَتَاعًا لَكُمْ وَ لِاَنْعَامِكُمْ

İşte şu âyet-i kerîme, mu’cizat-ı kudret-i İlâhiyeyi bir tertib-i hikmetle zikrederek esbabı müsebbebata rabtedip en âhirde مَتَاعًا لَكُمْ lafzıyla bir gayeyi gösterir ki; o gaye, bütün o müteselsil esbab ve müsebbebat içinde o gayeyi gören ve takib eden gizli bir mutasarrıf bulunduğunu ve o esbab, onun perdesi olduğunu isbat eder.

Evet, مَتَاعًا لَكُمْ وَ لِاَنْعَامِكُمْ tabiriyle bütün esbabı, icad kabiliyetinden azleder. Manen der: “Size ve hayvanatınıza rızkı yetiştirmek için su semadan geliyor. O suda, size ve hayvanatınıza acıyıp şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından; su gelmiyor, gönderiliyor demektir. Hem toprak, nebatatıyla açılıp, rızkınız oradan geliyor. Hissiz, şuursuz toprak, sizin rızkınızı düşünüp şefkat etmek kabiliyetinden pek uzak olduğundan, toprak kendi kendine açılmıyor, birisi o kapıyı açıyor, nimetleri ellerinize veriyor. Hem otlar, ağaçlar sizin rızkınızı düşünüp merhameten size meyveleri, hububatı yetiştirmekten pek çok uzak olduğundan, âyet gösteriyor ki, onlar bir Hakîm-i Rahîm’in perde arkasından uzattığı ipler ve şeritlerdir ki, nimetlerini onlara takmış, zîhayatlara uzatıyor.

İşte şu beyanattan Rahîm, Rezzak, Mün’im, Kerîm gibi çok esmanın matla’ları görünüyor.

Sebeplerin acizliği

Şu âlemde sebepler ve neticeler vardır. Mesela bulut, ağaç ve anne-baba birer sebep, bunlarla gönderilen yağmur, meyve ve çocuk birer neticedir. Kur’an sebepleri nazara verir, ama asıl iş görenin ilahi kudret olduğunu bildirir. Mesela:

İnsan, yiyeceğine bir baksın!

Gerçekten biz yağmuru yağdırdıkça yağdırdık.

Sonra toprağı yardık da yardık.

Derken onda hububat bitirdik.

Üzümler ve yoncalar.

Zeytinlikler, hurmalıklar.

İri ve sık ağaçlı bahçeler.

Meyveler ve çayırlar bitirdik.

Siz ve davarlarınız faydalansın diye.”27

Bediüzzaman konunun yorumunda önemli noktalara dikkat çeker. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

Sebepler yalnız zahirî bir perdedir. Çünkü gayet hakîmane gayeleri ve mühim neticeleri irade son derece ilim ve hikmet sahibi birinin işi olmak lâzımdır. Sebebi ise şuursuz, cansızdır.

-Sebepler gerçi zahirî nazarda ve vücutta neticeler ile bitişik görünür, fakat hakikatte aralarında uzak bir mesafe vardır. Sebepten neticenin icadına kadar o derece uzaklık var ki; en büyük bir sebebin eli, en küçük bir neticenin icadına yetişemez.

Sebep ve netice ortasındaki uzun mesafede, Allahın isimleri birer yıldız gibi doğar. Doğma yerleri, o manevi mesafedir. Bu, ufka baktığımızda dağlar ile semanın eteklerinin bitişik görünmesine benzer. Hâlbuki aralarında bütün yıldızların doğuş yerleri ve başka şeylerin meskenleri olan büyük bir mesafe vardır. Bunun gibi, sebeplerle neticeler arasında öyle bir manevi mesafe vardır. Bu, imanın dürbünüyle ve Kur’anın nuruyla görünür. Mesela üstte nazara verilen âyetlerde Rahîm, Rezzak, Mün’im, Kerîm gibi çok isimler öne çıkar. Yani Allahın insanlara yerden ve gökten sebeplerle nimetler vermesinde Onun merhametli olması, muhtaç varlıklara rızık vermesi, nimette bulunması ve ikram etmesi gibi manalar açıkça görülmektedir.

İşte üstteki âyetler kudret mu’cizelerini hikmetli bir tertip ile zikrederek sebepleri neticelere bağlar. En sonunda “Siz ve davarlarınız faydalansın diye” lafzıyla bir gayeyi gösterir. Bu gaye, bütün o zincirleme sebepler ve neticeler içinde o gayeyi gören ve takip eden gizli bir mutasarrıf bulunduğunu ve sebepler, onun perdesi olduğunu isbat eder.

Bediüzzamanın, ilgili âyetlerin açıklamasında kullandığı “su gelmiyor, gönderiliyor”, “toprak kendi kendine açılmıyor, birisi o kapıyı açıyor, nimetleri ellerinize veriyor” ifadeleri bizlere Kur’anî perspektiften bir bakış sunar. Çünkü Kur’anî anlatımda bu fiiller sebeplere değil gerçek fail olan Allaha nisbet edilir. Yani yağmur yağmaz yağdırılır; toprak nimet vermez, onun eliyle nimetler gönderilir.

Hem mesela:

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُزْج۪ى سَحَابًا ثُمَّ يُؤَلِّفُ بَيْنَهُ ثُمَّ يَجْعَلُهُ رُكَامًا فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلاَلِه۪ۚ وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍ فَيُص۪يبُ بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَصْرِفُهُ عَنْ مَنْ يَشَٓاءُۜ يَكَادُ سَنَا بَرْقِه۪ يَذْهَبُ بِاْلاَبْصَارِۜ يُقَلِّبُ اللّٰهُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۜ اِنَّ ف۪ى ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِاُو۬لِى اْلاَبْصَارِ وَاللّٰهُ خَلَقَ كُلَّ دَٓابَّةٍ مِنْ مَٓاءٍۚ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ى عَلٰى بَطْنِه۪ۚ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ى عَلٰى رِجْلَيْنِۚ

وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ى عَلٰٓى اَرْبَعٍۜ يَخْلُقُ اللّٰهُ مَايَشَٓاءُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ

İşte şu âyet, mu’cizat-ı rububiyetin en mühimlerinden ve hazine-i rahmetin en acib perdesi olan bulutların teşkilâtında yağmur yağdırmaktaki tasarrufat-ı acibeyi beyan ederken güya bulutun eczaları cevv-i havada dağılıp saklandığı vakit, istirahata giden neferat misillü bir boru sesiyle toplandığı gibi emr-i İlâhi ile toplanır, bulut teşkil eder. Sonra küçük küçük taifeler bir ordu teşkil eder gibi, o parça parça bulutları te’lif edip, -kıyâmette seyyar dağlar cesamet ve şeklinde ve rutubet ve beyazlık cihetinde kar ve dolu keyfiyetinde olan- o sehab parçalarından âb-ı hayatı bütün zîhayata gönderiyor. Fakat o göndermekte bir irade, bir kasd görünüyor. Hacata göre geliyor; demek gönderiliyor. Cevv berrak, safi, hiç bir şey yokken bir mahşer-i acaib gibi dağvari parçalar kendi kendine toplanmıyor; belki zîhayatı tanıyan birisidir ki, gönderiyor.

İşte şu mesafe-i maneviyede Kadîr, Alîm, Mutasarrıf, Müdebbir, Mürebbi, Muğis, Muhyî gibi esmaların matla’ları görünüyor.

Bir rububiyet mu’cizesi: Su

Su, tabiattaki en önemli unsurlardan biridir. İnsanın da üçte ikisi sudur. Şu âyetler, su mu’cizesini bizlere anlatır:

Görmedin mi, Allah bulutları sevk eder.

Sonra onları bir araya getirir.

Sonra üst üste yığar.

Görürsün ki yağmur onların arasından çıkar.

Ve O, semadan, oradaki dağ (gibi bulut)lardan dolu indirir.

Onu dilediğine isabet ettirir.

Dilediğinden de geri çevirir.

Onun şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri alacak.

Allah gece ile gündüzü evirip çeviriyor.

Şüphesiz bunda basiret sahibi olanlar için bir ibret vardır.

Allah, her hayvanı sudan yarattı.

İşte bunlardan kimi karnı üstünde yürür.

Kimi iki ayağı üstünde yürür.

Kimi de dört ayağı üstünde yürür.

Allah dilediğini yaratır.

Çünkü Allah her şeye kâdirdir.”

Allah, âlemlerin Rabbidir, yani her şeyi terbiye eden Odur. Bu ilâhî terbiyenin en mükemmel örneklerinden biri, su mu’cizesidir. Laboratuvar şartlarında su elde etmek için pek çok düzenekler hazırlanır ve bir takım kimyevi reaksiyonlar sonunda gayet pahalı bir maliyetle az miktarda bir su elde edilir. Allah ise, yer ve göğü çok büyük bir laboratuvar olarak kurmuş, devamlı olarak su elde etmektedir. Yeryüzünün üçte ikisi su’dur. Yeryüzünde derelerde, ırmaklarda şarıl şarıl su akarken, yer ile gök arasında bulunan bulutlarda yeryüzünde akan sulardan geri kalmayacak miktarda su, bulutlar şeklinde dünyanın hemen her tarafına gönderilmekte, muhtaçların imdadına yetişilmektedir.

Rahmet hazinesinin en acib bir perdesi

O Allah ki, rahmetinin önünde müjdeci olarak rüzgârlar gönderir”28 âyetinde, yağmurdan “rahmet” unvanıyla bahsedilmiştir. Halkımız arasında yağmur esnasında “rahmet yağıyor” denilmesi, bu âyetin verdiği dersin bir uygulamasıdır. Gökten altın yağsaydı, yağmur gibi rahmet olmazdı. Çünkü su, hayattır. Her canlının varlığının başlangıcı ve varlığının devamı su ile olmaktadır. Yerin altındaki rahmet hazinelerinin anahtarı, su’dur.

Allah şu âlemde sebeplerle tasarrufta bulunur. Yazı yazdığımız kalemin ilmimizin tecellisine bir vesile olması misali, sebepler ilâhî icraata birer perde ve vesile durumundadır. Dünyaya gelen yavrular anne-baba vasıtasıyla, yediğimiz meyveler ağaçların dalları aracılığıyla gönderilir. İşte benzeri bir durum su için söz konusudur, su da bulut vasıtasıyla gönderilir. Perde arkasından uzatılan bir çubukla bize meyve sunulsa, “bu çubuk bana meyve verdi” demediğimiz gibi, bulut perdesiyle gönderilen yağmur için de “yağmuru bulut yağdırdı” diyemeyiz. Perde arkasından bize ikramda bulunan ilâhî kudreti görür, Ona şükrümüzü arzederiz.

Yağmur ve ilâhî isimler

Eşyanın hakikati, Allahın isimlerinin tecellisidir. Mesela, hem ressam hem hattat olan biri, ne kadar resim yapsa ve ne kadar güzel hat örnekleri verse, bütün resimleri ve yazıları, esas itibarıyla onun ressamlığına ve hattatlığına dayanır. Temsilde hata olmasın, her bir şey de ilâhî isimlere dayanmaktadır. Konumuz olan yağmur, nice ilâhî isim ve unvanların kendinde tecellilerini göstermektedir. Yağmur, rahmet olduğu cihetle Allahın Rahîm isminin tecellisi o yağmurda gayet aşikârdır. Bunun dışında, üstteki metinde nazara verildiği cihetle Kadîr, Alîm, Mutasarrıf, Müdebbir, Mürebbi, Muğis, Muhyî gibi daha nice isimler onda açık bir şekilde görülmektedir.

Yağmur ve Kadir ismi: Yani, âlem çapında bir faaliyetle gerçekleşen yağmur, sonsuz bir kudretten haber verir. Güneşe, havaya, rüzgâra, buluta hâkim olamayan bir kudret, böyle bir fiile güç yetiremez.

Yağmur ve Alîm ismi: Yağmur mu’cizesi ilimle gerçekleşir. İlmi olmayan biri laboratuvarda su elde edemez, keza kimlerin suya ihtiyacı olduğunu bilmeyen biri onlara su gönderemez. Allah, elbette yağmuru bir ilme istinaden ve muhtaçların ihtiyacına göre göndermektedir.

Yağmur ve Mutasarrıf ismi: Hamdi Yazırın da dikkat çektiği gibi, “bizim tesadüf olarak gördüklerimiz İlâhi birer tasarruftur.”29 Yağmurda ilâhî bir tasarruf vardır. Yağmur yüklü bulutlar, rastgele esen rüzgârlarla değil, kendilerine verilen emre göre esen rüzgârlarla gönderilir. Yani, rüzgâr esmez, estirilir.

Yağmur ve Müdebbir ismi: Yağmuru gönderen Allah, Müdebbirdir. İşin tedbirini gören Odur. Küçük bir laboratuvarda azıcık bir su elde edilmesi bile, ciddi bir idare gerektirir. Âlem çapındaki yağmur olayı elbette Allahın Müdebbir ismiyle alakalıdır.

Yağmur ve Mürebbi ismi: Mürebbi, terbiye eden demektir. Terbiyede basitten mükemmele doğru götürmek vardır. Yağmur, Onun her şeyi terbiye eden olduğunu gösteren icraatlardan biridir. Yağmur ile o küçücük tohum ve çekirdekler sümbüllenir, bitki ve ağaç haline gelir.

Yağmur ve Muğis ismi: Yağmur, Onun Muğis, yani “imdada gelen” olduğuna en güzel örneklerdendir. Bazı yıllarda yaşanan kuraklık, konuyu anlamamızı kolaylaştırır. O imdada gelmese, kim canlılara medet verecek, kim onların ihtiyaçlarını karşılayacaktır?

Yağmur ve Muhyi ismi: Allah Muhyi’dir, yani hayatı veren Odur. Hayatı vermesi, su ile olmaktadır. “Her canlıyı sudan yarattık”30 âyeti bu manayı açık bir şekilde ifade etmektedir.

Sekizinci Meziyet-i Cezalet: Kur’an kâh oluyor ki, Cenab-ı Hakk’ın âhirette hârika ef’allerini kalbe kabul ettirmek için ihzariye hükmünde ve zihni tasdika müheyya etmek için bir i’dadiye sûretinde dünyadaki acaib ef’alini zikreder veyahut istikbalî ve uhrevî olan ef’al-i acibe-i İlâhiyeyi öyle bir sûrette zikreder ki, meşhudumuz olan çok nazireleriyle onlara kanaatımız gelir. Mesela:

اَوَ لَمْ يَرَ اْلاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ tâ sûrenin âhirine kadar… İşte şu bahiste haşir mes’elesinde Kur’an-ı Hakîm, haşri isbat için yedi-sekiz sûrette muhtelif bir tarzda isbat ediyor. Evvelâ neş’e-i ûlâyı nazara verir. Der ki: “Nutfeden alakaya, alakadan mudğaya, mudğadan tâ hilkat-ı insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki, neş’e-i uhrayı inkâr ediyorsunuz. O, onun misli, belki daha ehvenidir.”

Hem Cenab-ı Hak insana karşı ettiği ihsanat-ı azîmeyi اَلَّذِى جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ اْلاَخْضَرِ نَارًا kelimesiyle işaret edip der:

“Size böyle nimet eden zât, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.”

Hem remzen der: Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyas edemeyip istib’ad ediyorsunuz.

Hem semavat ve arzı halkeden, semavat ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve mematından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terketmekle, bütün eczasıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhude yapar mı zannedersiniz?”

Der: “Haşirde sizi ihya edecek zât, öyle bir zâttır ki; bütün kâinat, ona emirber nefer hükmündedir. Emr-i kün feyekûne karşı kemâl-i inkıyad ile serfüru’ eder. Bir baharı halketmek bir çiçek kadar ona ehven gelir. Bütün hayvanatı icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir zâttır. Öyle bir zâta karşı, مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ deyip kudretine karşı taciz ile meydan okunmaz…

Sonra فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ tabiriyle: Her şeyin dizgini elinde, her şeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitap sahifeleri gibi kolayca çevirir. Dünya ve âhireti, iki menzil gibi bunu kapar, onu açar bir Kadîr-i Zülcelâl’dir.”

Madem böyledir, bütün delailin neticesi olarak وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ Yani: “Kabirden sizi ihya edip, haşre getirip, huzur-u kibriyasında hesabınızı görecektir.”

İşte şu âyetler, haşrin kabulüne zihni müheyya etti, kalbi de hazır etti. Çünkü nazairini dünyevî ef’al ile de gösterdi.

Dünyadan ahirete bakış

Henüz dünyada olan insanların ölüm ve sonrasıyla ilgili ilahi icraatları anlayabilmeleri çok da kolay değildir. Kur’an-ı Kerim, merhameten şu dünyadaki ilahi icraatları nazara vererek diğer âlemdeki icraatları anlamamızı kolaylaştırır. Mesela:

İnsan, kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmedi mi, apaçık bir hasım kesildi?

Ve kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi.

Çürümüş kemikleri kim diriltecek?’, dedi.

De ki: İlk defa yaratan onları diriltecek.

Ve O, her türlü yaratmayı bilendir.

O ki, yeşil ağaçtan size bir ateş meydana getirdi.

Şimdi siz ondan tutuşturmaktasınız.

Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratmaya kâdir değil midir?

Elbette kâdirdir ve O, Hallak-ı Alîm’dir.

Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri o şeye sadece ‘Ol!’ demektir. O da hemen oluverir.

Her şeyin melekûtu (hükümranlığı) elinde bulunan Allah’ın şanı ne yücedir!

Ve siz O’na döndürüleceksiniz.”31

İşte şu bahiste haşir mes’elesinde Kur’an-ı Hakîm, Yasin suresinin son sayfasında haşri isbat için yedi-sekiz sûrette muhtelif bir tarzda isbat eder:

1- İlk yaratılış delili: Ceninin ana rahminde geçirdiği birbirinden hayret verici merhaleler olan nutfeden alakaya, alakadan mudğaya, mudğadan tâ insan haline gelinceye kadar olan yaratılışı gösterir, bunları yapanın ona tekrar hayat vermeye muktedir olduğunu isbat eder.

2- Nimet delili: “O ki, yeşil ağaçtan size bir ateş meydana getirdi” kelamında nimetlere bir işaret vardır. Bunda şöyle bir mesaj bulunur: Nimet varsa, bunun hesabı da olacaktır, nimete nankörlük yapanlara bunun hesabı sorulacaktır.

3- Bahar delili: Âyetteki “yeşil ağaç” ifadesinde şu manaya bir işaret vardır: Baharda kuru ağaçları yeşillendiren zat, ölü kemiklere hayat vermeye kadirdir. Yeşil ağaçtan onun tabiatına muhalif olarak ateşi çıkaran zat, elbette kuru kemiklere de onun tabiatına ters olan hayatı verebilir.

4- Kudret delili: Gökleri ve yeri yaratan bir kudrete, yeni bir âlemi yaratmak zor değildir. Onun yaptıkları, yapacaklarının bir delilidir. Dünü getirenin yarını da getirebilmesi misali, dünyayı ve şu uçsuz bucaksız âlemi yaratan kudret, bunların bir benzeri olan ahireti getirmekten elbette aciz olamaz.

5- Ol emri: Haşirde insanları diriltecek zâta bütün kâinat emirber nefer hükmündedir. Her şey Onun “ol” emrine karşı tam bir itaat ile boyun eğmiştir. Bir baharı yaratmak bir çiçek kadar, bütün hayvanları icad etmek bir sinek icadı kadar kudretine kolaydır. Böyle bir zattan haşir uzak görülmez ve görülmemelidir.

6- Melekût delili: Sonra “Her şeyin melekûtu (hükümranlığı) elinde bulunan Allah’ın şanı ne yücedir” tabiriyle şu mesajı verir: Her şeyin dizgini Onun elinde, her şeyin anahtarı Onun yanındadır. Her şeyi bir tek şey gibi kolayca idare eden bir zata, dünya sonrası ahireti yaratmak zor gelmez.

7- Dönüş delili: Âyetin “Ve siz O’na döndürüleceksiniz” kısmı bunu ifade eder. Zira dünya ve ahiret aynı kader planından çıkmış iki menzildir. Ahiretin gelmeyeceği bir dünya, anlamsız ve abes olur. O zaman iyiler iyiliklerinin mükâfatını, kötüler de yaptıklarının cezasını görmez; kâinat hiçbir üretim yapmadan çarkları dönen bir fabrika gibi olur.

Âyette “Ve siz O’na döndürüleceksiniz” denilmesinde şöyle bir incelik vardır: İnsan, ahiretin menzillerine tek başına gidemez, o uzun yollarda ne yapacağını bilemez. İnsanı anne rahminden dünyaya gönderen ilahi kudret, ölüm sonrası menzillerde de onu kendi haline terketmeyecek, gitmesi gereken yerlere melekler veya zebanilerle sevkedecektir.

Hem kâh oluyor ki, ef’al-i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki; dünyevî nazairlerini ihsas etsin, tâ istib’ad ve inkâra meydan kalmasın.

Mesela: اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ilh… ve اِذَا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ ilh… ve اِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ

İşte şu sûrelerde kıyâmet ve haşirdeki inkılabat-ı azîmeyi ve tasarrufat-ı rububiyeti öyle bir tarzda zikreder ki; insan onların nazirelerini dünyada, mesela güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılabatı kolayca kabul eder.

Şu üç sûrenin meâl-i icmalîsine işaret dahi pek uzun olur. Onun için bir tek kelimeyi numune olarak göstereceğiz.

Mesela: اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ kelimesi ifade eder ki: Haşirde herkesin bütün a’mali bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor.

Şu mes’ele, kendi kendine çok acaib olduğundan akıl ona yol bulamaz. Fakat sûrenin işaret ettiği gibi haşr-i baharîde başka noktaların naziresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf naziresi pek zahirdir. Çünkü her meyvedar ağacın, ya çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var, esma-i İlâhiyeyi ne şekilde göstererek tesbihat etmiş ise ubudiyetleri var. İşte onun bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve sûret lisanıyla, gayet fasih bir sûrette, analarının ve asıllarının a’malini zikrettiği gibi; dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle, sahife-i a’malini neşreder. İşte gözümüzün önünde bu Hakîmane, Hafîzane, Müdebbirane, Mürebbiyane, Latîfane şu işi yapan odur ki, der:

اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ

Başka noktaları buna kıyas eyle, kuvvetin varsa istinbat et.

Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz. İşte اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ Şu kelâm; “Tekvir” lafzıyla, yani sarmak ve toplamak manasıyla, parlak bir temsile işaret ettiği gibi, nazirini dahi îma eder:

Birinci: Evet Cenab-ı Hak tarafından adem ve esîr ve sema perdelerini açıp, Güneş gibi, dünyayı ışıklandıran pırlanta-misal bir lambayı, hazine-i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra, o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak.

İkinci: Veya ziya metaını neşretmek ve zeminin kafasına ziyayı, zulmetle münavebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğunu ve her akşam o memura metaını toplattırıp gizlettiği gibi, kâh olur bir bulut perdesiyle alış-verişini az yapar; kâh olur Ay onun yüzüne karşı perde olur, muamelesini bir derece çeker, metaını ve muamelât defterlerini topladığı gibi, elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisal edecektir. Hattâ hiç bir sebeb-i azl bulunmazsa, şimdilik küçük fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, Güneş yerin başına izn-i İlâhi ile sardığı ziyayı, emr-i Rabbanî ile geriye alıp, Güneşin başına sarıp, “Haydi yerde işin kalmadı” der. “Cehennem’e git, sana ibadet edip senin gibi bir memur-u müsahharı sadakatsizlikle tahkir edenleri yak.” der.

اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ fermanını lekeli siyah yüzüyle yüzünde okur.

Bahar haşri

Dünyada ahireti çağrıştıracak çok fiiller vardır. Mesela bahar, haşrin bir numunesidir. Kıyamete benzeyen sonbaharda canlıların pek çoğu ölür. Baharda ve yazda gördüğümüz nice canlıyı sonbaharda ve kışta göremeyiz. Ağaçların çoğu sonbaharda sararıp solar, üzerinde ne yaprak kalır ne de meyve… Ama baharın gelmesiyle o ağaçlar çiçek açar, yapraklanır ve meyve verirler. Bu haliyle bahar, “beni iyi okuyun, haşri çok daha kolay anlayın” mesajları vermektedir.

Yokluk, esîr ve sema perdeleri

Bir zamanlar, belki milyarlarca yıl evvel sadece Allah var, başka bir şey yoktu. Yüce Allah ezeli inayetiyle âlemleri yaratmayı murat etti ve ezeli ilminde belirlediği tarzda yarattı.

Yaratılışla alakalı anahtar kavramlardan biri, esir maddesidir. Esir maddesi, bütün kâinatta bulunan ve her tarafı kaplamış olan; elektrik, ışık ve hararetin yayılmasına vasıtalık eden, görülmeyen ve varlığı birçok ilim adamınca kabul edilen latîf, rakîk, elâstikiyeti hâiz seyyal maddedir. Öyle anlaşılıyor ki, gördüğümüz bütün maddi varlıklar yüz küsur elemente dayandığı gibi, elementlerin de arka fonunu esir maddesi meydana getirmektedir. Tıpkı yeryüzünün bu kadar canlıya, denizin o kadar balığa arka fon teşkil ettiği gibi…

Haşirle ilgili üç sûre

Burada, üstte adı geçen üç sûrenin kısa açıklamasıyla beraber, haşirle ilgili kısımlarını dercetmek istiyoruz:

1-)Tekvir Sûresi

إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ

1-“Güneş dürüldüğünde.”

وَإِذَا النُّجُومُ انكَدَرَتْ

2-“Yıldızlar karartıldığında.”

وَإِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْ

3-“Dağlar yürütüldüğünde.”

Bundan murat, yeryüzünde veya havada yürütülmeleridir.

وَإِذَا الْعِشَارُ عُطِّلَتْ

4-“Kıyılmaz (kıymetli) mallar bırakıldığında.”

Mesela, bir deprem olduğunda herkes can telaşına düşer, en kıymetli mallarını bile gözü görmez olur. Kıyametin depremi ise, dünyadaki depremlere kıyas edilmeyecek kadar şiddetli ve çetindir. Bu manayla ilgili olarak Hac Sûresinin ilk iki âyetine bakılabilir.

وَإِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْ

5-“Vahşiler bir araya toplandığında.”

Âyetten murat, vahşi hayvanların her taraftan bir araya getirilmesi olabilir. Nitekim deprem gibi dehşetli olaylarda vahşi hayvanların garip sesler çıkararak bir araya toplanmaları söz konusudur.

وَإِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ

6-“Denizler ateşlendiğinde.”

Âyetten murat, denizlerin sımsıcak hâle gelmesi veya sularının fışkırıp her tarafı kuşatarak bir tek deniz haline gelmesi olabilir.

وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ

7-“Nefisler eşleştirildiğinde.”

Nefislerin eşleştirilmesi,

-Ruhların bedenlerle buluşturulması,

-Her nefsin kendine uygun olanla bir araya getirilmesi,

-Amel defterleriyle ve amelleriyle yüz yüze gelmeleri,

-Mü’minlerin nefislerinin hurilerle, kâfirlerin nefislerinin şeytanlarla eşleştirilmeleri olabilir.

وَإِذَا الْمَوْءُودَةُ سُئِلَتْ

8-“Mev’udeye sorulduğunda.”

بِأَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْ

9-“Suçu neydi de öldürüldü?, diye.”

Mev’ude, diri diri gömülen kız çocuğa denilir. İslam öncesinde Arapların bir kısmı geçim korkusuyla veya onlardan dolayı başlarına gelebilecek utandırıcı hallerden korkarak kızları bu şekilde diri diri gömerlerdi.

وَإِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ

10-“Amel defterleri açıldığında.”

Amel defterleri ölüm ile dürülüp, hesap zamanı açılır.

وَإِذَا السَّمَاءُ كُشِطَتْ

11-“Gök sıyrılıp açıldığında.”

Boğazlanmış hayvanın derisinin çıkarılması gibi, sema ortadan kaldırıldığında.

وَإِذَا الْجَحِيمُ سُعِّرَتْ

12-“Cehennem kızıştırıldığında.”

وَإِذَا الْجَنَّةُ أُزْلِفَتْ

13-“Ve Cennet yaklaştırıldığında.”

Bundan murat, mü’minlere yaklaştırılmasıdır.

عَلِمَتْ نَفْسٌ مَا أَحْضَرَتْ

14-“(İşte o zaman), her nefis ne getirmiş olduğunu anlar.”

Âyet, önceki on iki özelliğin cevabıdır. Bu özelliklerden altısı kıyâmet kopmasının başlangıcında görülecek hâllerdir. Diğer altısı ise kıyâmet koptuktan sonra görülecek hâllerdir.32

Bunlardan kıyametin başlangıcında görülecek ilk altısı, “Güneşin dürülmesi, yıldızların karartılması, dağların yürütülmesi, kıyılmaz malların bırakılması, vahşilerin bir araya toplanması ve denizlerin ateşlenmesidir.” Kıyâmet koptuktan sonra görülecek hâller ise, “Nefislerin eşleştirilmesi, diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna ‘Hangi günahtan dolayı öldürüldü?’ diye sorulması, amel defterlerinin neşredilmesi, göğün sıyrılıp açılması, Cehennemin kızıştırılması ve Cennetin yaklaştırılmasıdır.”

2-) İnfitar Sûresi

إِذَا السَّمَاءُ انفَطَرَتْ

1-“Sema yarıldığında.”

وَإِذَا الْكَوَاكِبُ انتَثَرَتْ

2-“Yıldızlar saçıldığında.”

وَإِذَا الْبِحَارُ فُجِّرَتْ

3-“Denizler kaynayıp fışkırtıldığında.”

Denizler birbirlerine kavuşup bir tek deniz halini aldığında.

وَإِذَا الْقُبُورُ بُعْثِرَتْ

4-“Kabirlerin içi dışına çıkarıldığında.”

Kabrin üzerindeki toprak kaldırılıp ölüleri çıkarıldığında.

عَلِمَتْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ وَأَخَّرَتْ

5-“(İşte o zaman), her nefis neyi önden gönderip ve neyi geri bıraktığını bilir.”

O zaman kişi amel ve sadaka olarak önden ne gönderdiğini, kötülük ve mal olarak geride ne bıraktığını bilir.

Neyi geri bıraktığını” ifadesiyle, insanın zâyi ettiği şeylerin murat edilmesi de câizdir. Çünkü yaptıklarımız kadar yapmadıklarımız veya yapamadıklarımız da önemlidir. Mesela, zengin birinin tasaddukta bulunması gerekirken bunu yapmaması veya eksik yapması, sorguyu gerektiren bir durumdur ve bu kimse hesap gününde bunu bütün netliğiyle görecek, çok ciddi pişmanlıklar yaşayacaktır.

يَاأَيُّهَا الْإِنسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَرِيمِ

6-“Ey insan! Rabb-i Kerîmine karşı seni aldatan nedir?”

Ey insan! Seni ihsanı bol olan Rabbine karşı aldatan ve isyana cür’et ettiren nedir?

Âyette Cenab-ı Hakkın Kerîm isminin nazara verilmesi, aldanmaktan sakındırmada mübalağa içindir. Çünkü sadece kerem özelliği bile zâlimin ihmaline, dost ile düşmanın, itaat edenle isyan edenin bir olmasına izin vermez. Kerem sıfatına kahr ve intikam sıfatı da ilave edilirse durum nice olur?

Ayrıca, kerem sıfatının nazara verilmesi şeytanın bununla aldatmasını hissettirmek içindir. Çünkü şeytan şöyle der: “Dilediğini yap, Rabbin Kerîmdir. Kimseye azap etmez. Cezalandırmada acele etmez.”

Bir de âyette Cenab-ı Hakkın Kerîm olmasının nazara verilmesi, O’nun kereminin çokluğunun O’na itaatte ciddiyeti gerektirdiğine, keremine güvenerek isyana dalmamak gerektiğine delâlet etmek içindir.

الَّذِي خَلَقَكَ فَسَوَّاكَ فَعَدَلَكَ

7-“O ki seni yarattı, seni düzgün kıldı, sana mutedil bir biçim verdi.”

Allahın insanı düzgün, mu’tedil bir şekilde yaratması,

-Rububiyeti (ilâhî terbiyeyi) ortaya koyar.

-Cenab-ı Hakkın keremini beyan eder.

-Bunu başlangıçta böyle yapmaya kâdir olanın ikinci defa da yapmaya kâdir olduğuna uyarıda bulunur.

Âyette bildirilen tesviye, azaları ayıp ve kusurlardan selim, düzgün, menfaatli bir şekilde yapmaktır. Ta’dil ise, bünyeyi mutedil, azaları birbiriyle tenasüplü bir şekilde kılmaktır.

İnsanın âdil ölçülerle yapılması şu manayı da ifade eder: Allah seni senden başkasından farklı yarattı, seni onlardan ayıracak şeylerle ayrıcalıklı kıldı.

فِي أَيِّ صُورَةٍ مَا شَاءَ رَكَّبَكَ

8-“Dilediği bir sûrette seni terkip etti.”

Âyet, öncesine atfedilmedi. Çünkü önceki âyette geçen insanın mutedil yaratılışını beyan etmektedir.

كَلَّا

9-“Hayır, asla!”

Hayır, asla!” ifadesi Allahın keremine aldanmaktan sakındırır.

بَلْ تُكَذِّبُونَ بِالدِّينِ “Doğrusu siz dini yalanlıyorsunuz.”

Onların aldanmasında asıl sebebin ne olduğunu beyan eder.

Âyette geçen “din”den murat, amellerin karşılığının görülmesidir veya İslâm Dinidir.

وَإِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظِينَ

10-“Oysa üzerinizde koruyucu melekler var.”

كِرَامًا كَاتِبِينَ

11-“Bunlar (Kiramen Kâtibin’dir), değerli yazıcılardır.”

يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ

12-“Siz her ne yaparsanız bilirler.”

Âyet, onların yalanladıkları şeyin gerçek olduğunu ortaya koyar ve kendilerine müsamaha gösterilmesi ve ceza görmemeleri beklentilerini reddeder.

İnsanın amellerini yazan meleklerin Allah nezdinde itibarlı olduklarını bildirmek, cezanın büyüklüğünü göstermek içindir.

إِنَّ الْأَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ

13-“Şüphesiz iyiler naim (Cennetin)dedir.”

وَإِنَّ الْفُجَّارَ لَفِي جَحِيمٍ

14-“Ve facirler ise Cehennemdedir.”

İyilerin Cennette, kötülerin Cehennemde olduklarını anlatmak, kiramen kâtibin meleklerinin insanın amellerini niçin yazdıklarını açıklar. Yani amellerin kaydedilmesi, insanın muhasebe eleğinden geçmesi içindir.

يَصْلَوْنَهَا يَوْمَ الدِّينِ

15-“Din günü (hesap günü) ona girecekler.”

وَمَا هُمْ عَنْهَا بِغَائِبِينَ

16-“Onlar oradan kaybolup kurtulacak da değiller.”

Orada ebedi olduklarından, kaçıp kurtulamayacaklardır.

Denildi ki: Bunun manası, Cehennemden önce de benzeri bir azaptan paylarını aldıklarını bildirmektir. Çünkü onlar Cehennemin zehirini kabirlerde buluyorlardı.

وَمَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الدِّينِ

17-“ Din gününün ne olduğunu bilir misin?”

ثُمَّ مَا أَدْرَاكَ مَا يَوْمُ الدِّينِ

18-“Evet, bilir misin nedir o din günü?”

Âyetin üslûbu, o günün hâline hem hayret ettirmekte, hem de işin büyüklüğünü göstermektedir. Yani, o gün öyle bir gündür ki, kimse mahiyetini tam bilemez.

يَوْمَ لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْئًا

19-“O gün, kimse kimseye fayda veremez.”

وَالْأَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلّٰهِ “O gün emir yalnız Allah’ındır.”

Âyetin bu kısmı, o günün dehşetinin büyüklüğünü ve işin zorluğunu mücmel bir şekilde ortaya koyar.33

3-) İnşikak Sûresi

إِذَا السَّمَاءُ انشَقَّتْ

1-“ Sema yarıldığında.”

Bu âyet, “O gün gök bulutlarla yarılıp parçalanacak ve melekler bölük bölük indirilecektir.”34 âyeti gibidir. Hz. Ali, bu yarılmanın yukarı âlemdeki yıldızlardan olacağını söyler.

وَأَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ

2-“Ve Rabbini dinleyip kendisine yaraşır şekilde boyun eğdiği vakit.”

Sema, itaatkâr bir memurun âmirinin emrine uyması gibi, bu yarılma hususunda Rabbinin emrine tam bir inkıyat hâlindedir.

وَإِذَا الْأَرْضُ مُدَّتْ

3-“Arz, uzatılıp dümdüz edildiğinde.”

Dünya, üzerindeki dağ ve tepelerin ortadan kalkmasıyla dümdüz hâle gelir.

وَأَلْقَتْ مَا فِيهَا وَتَخَلَّتْ

4-“Ve içindekileri atıp boşaldığı zaman.”

Arz, içinde olanları atar, tamamen bomboş olur.

وَأَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ

5-“Ve Rabbini dinleyip kendisine yaraşır şekilde boyun eğdiği vakit.”

Sema ve arz ile ilgili bu ilâhi tasarruflar anlatılırken kullanılan إِذَا “iza” (şöyle olduğunda) ayrı ayrı zikredilmesi, her iki cümlenin müstakil olduğunu ifade eder. Her ikisi de ayrı bir kudret tecellisidir.

Şöyle olduğunda…” denilip cümlenin tamamlanmaması

-Mübhem bırakarak daha ziyade korkutmak,

-Veya Tekvîr ve İnfitar sûrelerinde geçen cevap ile iktifa etmek,35

-Veya bundan sonra gelen âyetin delâletinden olabilir.

يَاأَيُّهَا الْإِنسَانُ إِنَّكَ كَادِحٌ إِلَى رَبِّكَ كَدْحًا فَمُلَاقِيهِ

6-“Ey insan! Şüphesiz, sen Rabbine kavuşuncaya kadar didinip duracak ve sonunda Ona kavuşacaksın.”

فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ

7-“Ama kime kitabı sağından verilirse.”

فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَابًا يَسِيرًا

8-“Kolay bir hesapla hesaba çekilecek.”

وَيَنْقَلِبُ إِلَى أَهْلِهِ مَسْرُورًا

9-“Ve mesrur olarak ehline dönecektir.”

Bu şekilde, ayrıntılara girilmeden kolayca hesabını veren kimse, mutlu bir şekilde ehline döner.

وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ وَرَاءَ ظَهْرِهِ

10-“Ama kime kitabı arkasından verilirse.”

فَسَوْفَ يَدْعُو ثُبُورًا

11-“Yetiş ey ölüm!, diye çağıracak.”

Amel defterini arkadan alan kişi, “ey helâk yetiş, neredesin?” diye feryat eder.

وَيَصْلَى سَعِيرًا

12-“Ve alevli ateşe girecektir.”

إِنَّهُ كَانَ فِي أَهْلِهِ مَسْرُورًا

13-“Çünkü o, ehli içinde sevinçli idi.”

Çünkü o dünyada, ahireti hiç hatıra getirmeden ehli içinde mal ve makamla şımarık bir hâlde idi.

إِنَّهُ ظَنَّ أَنْ لَنْ يَحُورَ

14-“Rabbine hiç dönmeyeceğini sanmıştı.”

بَلَى إِنَّ رَبَّهُ كَانَ بِهِ بَصِيرًا

15-“Hayır! Rabbi onu görmekte idi.”

Rabbi ise onun amellerini görüyor, biliyordu. Dolayısıyla onu ihmal etmeyecektir, huzuruna alıp cezasını verecektir.

فَلَا أُقْسِمُ بِالشَّفَقِ

16-“Hayır, şimdi yemin ederim o şafağa.”

Şafak, Güneş battıktan sonra ufukta görülen kızıllıktır.

وَاللَّيْلِ وَمَا وَسَقَ

17-“Geceye ve içinde barındırdığı şeylere.”

Geceye ve onun topladığı, örttüğü canlılara ve diğerlerine…

وَالْقَمَرِ إِذَا اتَّسَقَ

18-“Ve dolunay hâlindeki aya.”

لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا عَنْ طَبَقٍ

19-“Siz elbette halden hale geçeceksiniz.”

Elbette sizler, şiddette birbirine uygun ölüm, kıyametin menzilleri ve bunların dehşetleri gibi, bir hâlden başka hâllere maruz bırakılacaksınız.

فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

20-“Böyleyken onlara ne oluyor da iman etmiyorlar?”

Onlara ne oluyor ki kıyamet gününe inanmıyorlar?

وَإِذَا قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرْآنُ لَا يَسْجُدُونَ

21-“Ve kendilerine Kur’an okunduğunda secdeye varmıyorlar.”

Onlara Kur’an okunduğunda ona boyun eğmiyorlar, itaat etmiyorlar.

بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا يُكَذِّبُونَ

22-“Doğrusu, inkâr edenler yalanlıyorlar.”

O kâfirler, Kur’anı yalanlıyorlar.

وَاللّٰهُ أَعْلَمُ بِمَا يُوعُونَ

23-“Oysa Allah içlerinde sakladıklarını çok iyi biliyor.”

O, gönüllerinde gizlemiş oldukları küfür ve düşmanlığı en iyi bilendir.

فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ

24-“Öyleyse sen onlara elem dolu bir azabı müjdele!”

Âyette istihza vardır. Çünkü müjde kelimesi güzel şeyler için kullanılır.

إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ

25-“Ancak iman edip salih ameller işleyenler başkadır.”

لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ Onlar için tükenmez bir ecir vardır.”36

Dokuzuncu Nükte-i Belâğat: Kur’an-ı Hakîm kâh olur cüz’î bazı maksadları zikreder. Sonra o cüz’iyat vasıtasıyla küllî makamlara zihinleri sevketmek için, o cüz’î maksadı, bir kaide-i külliye hükmünde olan esma-i hüsna ile takrir ederek tesbit eder, tahkik edip isbat eder. Mesela:

قَدْ سَمِعَ اللّهُ قَوْلَ الَّتِى تُجَادِلُكَ فِى زَوْجِهَا وَتَشْتَكِى اِلَى اللّهِ

وَاللّهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَا اِنَّ اللّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ

İşte Kur’an der: “Cenab-ı Hak, Semi’-i Mutlak’tır, her şeyi işitir. Hattâ en cüz’î bir macera olan ve zevcinden teşekki eden bir zevcenin sana karşı mücadelesini Hak ismiyle işitir. Hem rahmetin en latîf cilvesine mazhar ve şefkatin en fedakâr bir hakîkatına maden olan bir kadının haklı olarak zevcinden davasını ve Cenab-ı Hakk’a şekvasını umûr-u azîme sûretinde Rahîm ismiyle ehemmiyetle işitir ve Hak ismiyle ciddiyetle bakar.”

İşte bu cüz’î maksadı küllîleştirmek için, mahlûkatın en cüz’î bir hâdisesini işiten, gören; kâinatın daire-i imkânîsinden hariç bir zât, elbette her şeyi işitir, her şeyi görür bir zât olmak lâzım gelir. Ve kâinata Rab olan, kâinat içinde mazlum küçük mahlûkların dertlerini görmek, feryatlarını işitmek gerektir. Dertlerini görmeyen, feryatlarını işitmeyen, “Rab” olamaz. Öyle ise, اِنَّ اللّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ cümlesiyle iki hakîkat-ı azîmeyi tesbit eder.

Cüzi bir olaydan külli hükümlere

Kur’an-ı Hakîm bazan cüz’î bir olayı zikreder. Sonra o cüz’i olaydan külli bir kaide hükmünde olan esma-i hüsnaya intikal eder. Mesela:

Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah, her ikinizin konuşmasını işitir. Şüphesiz Allah, Semi’– Basîr’dir.37

Âyetler, Havle Bint-i Salebe hakkında nazil oldu. Havle’nin kocası Evs, bir gün kendisine kızarak Arapların boşamak istedikleri hanımlarına söyledikleri gibi, “Sen bana annemin sırtı gibi ol” dedi ve evden çıkıp gitti, fakat çok geçmeden geri dönüp eşiyle beraber olmak istedi.

Câhiliye devrinin bu boşama şeklinin İslâm’da da geçerli olabileceği ihtimalini dikkate alan Havle, haklarında Allah ve Resulü bir hüküm verinceye kadar bir araya gelemeyeceklerini kocasına söyledi. Daha sonra Hz. Peygamber’in huzuruna giderek olup biteni anlattı.

Bazı rivayetlere göre Hz. Peygamber, Havle’ye bu evliliğin bittiğini ima etti. Kocasından ayrılmak istemeyen Havle ise onun boşamaya dair bir kelime kullanmadığını belirterek bu hususta daha kesin bir görüş bekledi ve Resûlullah’ın yanından ayrılmadı; işin çözümü için Allah’a dua etti.

Bu arada Hz. Peygamber’e vahiy geldi. Gelen âyetlerde Onun ve emsalinin durumuna bir çözüm sunuldu.

Sahâbîler, güzel konuşmasıyla da tanınan Havle Bint-i Salebe’ye saygı gösterirlerdi. Bir defasında Havle Hz. Ömer’i lafa tutmuştu. Halifeyi beklemekten sıkılan yanındakilerden bir kişi, yaşlı bir kadın yüzünden bu kadar adamın boşuna bekletildiğini söyleyince Hz. Ömer ona şöyle dedi:

Bırak onu, istediğini söylesin! Sen bu kadının kim olduğunu biliyor musun? Bu, şikâyetini Allahın arş-ı a’lâdan duyup değer verdiği Havle’dir. Vallahi beni geceye kadar burada tutmak istese, namazdan başka bir şey için kendisini bırakıp gitmezdim. Namazımı kılıp gelir yine onu dinlerdim.”38

Hem mesela:

سُبْحَانَ الَّذِى اَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ اْلاَقْصَى

الَّذِى بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ

İşte Kur’an, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mi’racının mebdei olan, Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya olan seyeranını zikrettikten sonra اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ der.

اِنَّهُ deki zamir, ya Cenab-ı Hakk’adır veyahut Peygamberedir.

Peygambere göre olsa, şöyle oluyor ki:

“Bu seyahat-ı cüz’îde, bir seyr-i umumî, bir uruc-u küllî var ki; tâ Sidret-ül Münteha’ya, tâ Kab-ı Kavseyn’e kadar, meratib-i külliye-i esmaiyede gözüne, kulağına tezahür eden âyât-ı Rabbaniyeyi ve acaib-i san’at-ı İlâhiyeyi işitmiş, görmüştür” der. O küçük, cüz’î seyahatı; küllî ve mahşer-i acaib bir seyahatın anahtarı hükmünde gösteriyor.

Eğer zamir, Cenab-ı Hakk’a raci’ olsa şöyle oluyor ki:

“Bir abdini bir seyahatta huzuruna davet edip bir vazife ile tavzif etmek için Mescid-i Haram’dan mecma-i enbiya olan Mescid-i Aksâ’ya gönderip enbiyalarla görüştürüp bütün enbiyaların usûl-ü dinlerine vâris-i mutlak olduğunu gösterdikten sonra, tâ Kab-ı Kavseyn’e kadar mülk ü melekûtunda gezdirdi.”

İşte çendan o zât bir abddir, bir mi’rac-ı cüz’îde seyahat eder. Fakat bu abdde bütün kâinata taalluk eden bir emanet beraberdir. Hem şu kâinatın rengini değiştirecek bir nur beraberdir. Hem saadet-i ebediyenin kapısını açacak bir anahtar beraber olduğu için, Cenab-ı Hak kendi zâtını bütün eşyayı işitir ve görür sıfatıyla tavsif eder. Tâ o emanet, o nur, o anahtarın cihanşümul hikmetlerini göstersin.

Miraç mu’cizesi

Kendisine bazı âyetlerimizi göstermek için, Kulunu geceleyin Mescid-i Haram’dan etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren (Allah), her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz ki O, Semi’- Basîrdir (işiten, görendir).”39

Konunun örneklerinden biri, İsra olayını anlatan üstteki âyettir. Hz. Peygamber gecenin bir vaktinde yukarı âlemlere yükseltilmiş, gözüyle başka bir beşere nasip olmayan şeyler görmüş, kulağıyla başkalarının duymadıklarını duymuştur.

Âyetin “Şüphesiz ki O, Semi’- Basîrdir (işiten, görendir)kısmında geçen zamir, ya Cenab-ı Hakk’adır veyahut Peygambere racidir. Tefsirlerde genelde Cenab-ı Hakka raci olarak değerlendirilmiştir. Çünkü Semi’- Basîr Onun iki ismidir. Ayrıca böyle bir miraç, Onun işiten ve gören olmasıyla da alakalıdır.

Zamir Hz. Peygambere de raci olabilir. Zira O miraçta âdeta bütünüyle bir kulak ve göz kesilmiş, başkalarının duymadıklarını duymuş, görmediklerini görmüştür.

Âyetin anlaşılmasıyla alakalı âyette ve açıklamasında geçen şu kavramları açıklamakta yarar görüyoruz:

Mescid-i Haram: Mekke’de Kâbe’nin bulunduğu alandaki mescidin adıdır. “Hürmet ve saygı gösterilmesi gereken mescit” anlamında bu ad verilmiştir. Yeryüzünde inşa edilen ilk mescit ve Müslümanların kıblesidir. Buraya Mescid-i Haram denildiği gibi, Harem-i Şerif de denir. Mescid-i Haram terkibi Kur’an-ı Kerîm‘in çeşitli âyetlerinde geçer.40

Mescid-i Aksâ: Kudüs’te eski Süleyman mabedinin bulunduğu yerde inşa edilmiş olan mescidin adı olup, “En uzak mescit” anlamına gelir. Mescid-i Aksâ’ya günahlardan temizlenme yeri anlamında “Beyt-i Makdis” yahut “Beyt-i Mukaddes” adı da verilmiştir. Yapımına Hz. Davud tarafından başlanmış ve Hz. Süleyman tarafından tamamlanmıştır.

Kab-ı Kavseyn: Bu kelime, “İki yay uzaklığı mesafe” anlamında olup, deyim olarak “huzura kabulü” ifade eder. Mi’rac mu’cizesinin en son ve en ileri safhasında, Peygamber Efendimizin rü’yete mazhar olduğu manevî makamın ismidir.41

Risale-i Nur’da, Kab-ı Kavseyn için, imkân ve vücub ortasında Kab’ı Kavseyn ile işaret olunan makam,” denilmektedir.42 Vacibü’l- vücut olan Allah, Mi’rac hadisesinde, Sevgili Habibini bütün mahlûkat âlemlerini gerilerde bırakacak bir terakki yolculuğuna çıkarmış ve sonunda Onu Kab-ı Kavseyn makamında rü’yetine ve sohbetine müşerref kılmıştır.

Sidret-ül Münteha: Bu kelime, Kur’an-ı Kerîm’de Necm Sûresinin 14. âyetinde geçer. Hz. Peygambere miraç olayında refakat eden Hz. Cebrail, rivayete göre belli bir noktaya gelince “Ya Rasulallah, buradan daha ilerisi bana haram” demiştir. Benzeri bir durum aklın fonksiyonları için söz konusudur. Tabir caizse, aklın da bir Sidretül-müntehâsı vardır, daha ilerisine kalp ile gidilir.

Miraçtaki emanet, nur ve anahtar

Bir topluluğun mümessili olarak padişahla görüşmeye giden birisi, dönüşte onu bekleyenlere padişahtan haberlerle gelir. Onlara padişahın selamlarını ve hediyelerini getirir. Böyle birinin saray ziyareti, ferdi bir ziyaret olmaktan çıkar, diğer kimseleri de ilgilendirir. İşte Hz. Peygamber her ne kadar miraca yalnız gitmişse de, insanlığın temsilcisi olarak dönüşte herkesi ilgilendirecek bir emanetle dönmüştür. Onlara Sultanlar Sultanından mesajlar getirmiş, bir kısım emir ve yasaklarını haber vermiştir. İnsan kâinatın fihristesi ve hülasası olduğu cihetle, bu emanet bütün kâinatı, kâinatı meydana getiren varlıkları çok yakından ilgilendirmektedir. Çünkü kâinat insan içindir ve insan ile mana kazanmaktadır.

Keza, Hz. Peygamberin miraçtan getirdiği nur ile âlem aydınlanmış, bütün varlıklar o nur ile nurlanmıştır. Mesela ölenlerin berzah âleminde hayata devam ettikleri, yukarı âlem olan göklerin meleklerle dolu olduğu miraç ile görülmüştür.

Keza, imanın ebedi saadetin kapısını açacak bir anahtar olduğu anlaşılmıştır. Nitekim ehl-i imanın Cennetteki mertebeleri, hangi salih amelin Cennette ne gibi semereler vereceği miraçta Hz. Peygambere gösterilmiştir.

Hem mesela:

اَلْحَمْدُ لِلّهِ فَاطِرِ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ جَاعِلِ الْمَلئِكَةِ رُسُلاً اُولِى اَجْنِحَةٍ

مَثْنَى وَثُلاَثَ وَرُبَاعَ يَزِيدُ فِى الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ اِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

İşte şu Sûrede, “Semavat ve arzın Fâtır-ı Zülcelâli, semavat ve arzı öyle bir tarzda tezyin edip âsâr-ı kemâlini göstermekle hadsiz seyircilerinden Fâtır’ına hadsiz medh ü senalar ettiriyor ve öyle de hadsiz nimetlerle süslendirmiş ki, sema ve zemin bütün nimetlerin ve nimet-dîdelerin lisanlarıyla o Fâtır-ı Rahman’ına nihayetsiz hamd ü sitayiş ederler.” dedikten sonra, yerin şehirleri ve memleketleri içinde Fâtır’ın verdiği cihazat ve kanatlarıyla seyr ü seyahat eden insanlarla hayvanat ve tuyur gibi; semavî saraylar olan yıldızlar ve ulvî memleketleri olan burclarda gezmek ve tayeran etmek için, o memleketin sekeneleri olan meleklerine kanat veren Zât-ı Zülcelâl, elbette her şeye kadir olmak lâzım gelir.

Bir sineğe, bir meyveden bir meyveye; bir serçeye, bir ağaçtan bir ağaca uçmak kanadını veren, Zühre’den Müşteri’ye, Müşteri’den Zühal’e uçacak kanatları o veriyor.

Hem melaikeler, sekene-i zemin gibi cüz’iyete münhasır değiller, bir mekân-ı muayyen onları kaydedemiyor. Bir vakitte dört veya daha ziyade yıldızlarda bulunduğuna işaret مَثْنَى وَثُلاَثَ وَرُبَاعَ kelimeleriyle tafsil verir.

İşte şu hâdise-i cüz’iye olan “Melaikeleri kanatlarla teçhiz etmek” tabiriyle, gayet küllî ve umumî bir azamet-i kudretin destgâhına işaret ederek; اِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ fezlekesiyle tahkik edip tesbit eder.

Kanatlı melekler

Melekler, gözle görmediğimiz varlıklar olup âlemin her tarafını şenlendirmişlerdir. Şu koca âlem ıssız bir çöl olmayıp, her tarafı oraya uygun canlılarla şenlenmiştir. Meleklerin keyfiyeti bizce meçhul olmakla beraber, Kur’an âyetlerinde onlarla alakalı bazı ipuçları bulabilmekteyiz. Mesela şu âyet onların kanatlı varlıklar olduklarını bize bildirir:

Her türlü hamd, gökleri ve yeri yaratan Allah’a mahsustur.

O, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılandır.

O, yaratılışta dilediğini ziyade kılar.

Şüphesiz Allah, her şeye kâdirdir.”43

Kanat mu’cizesi

Âlemimizi şenlendiren varlıkların en dikkat çekenlerinden bir kısmı, üzerimizde uçup duran kuşlardır. Kur’an, şu âyetiyle onlara dikkatle bakmamızı ister:

Üstlerinde kanat süzüp yumarak uçan kuşlara bakmadılar mı? Onları tutan ancak Rahmândır. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir.”

Âlem, mu’cizelerle doludur. Bu mu’cizelerden biri de, “kanat mu’cizesidir.” Küçücük bir uğur böceğinden dev kartallara varıncaya kadar binlerce farklı özellikte kanat yapısına sahip kuşlar ve böcekler vardır. Bu kuşlar ve böcekler, kendilerine ihsan edilen kanatlarla havada seyr u seyahatlerini gerçekleştirmektedir.

Üstteki “O, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılandır” âyeti, meleklerin de kanatlı olduklarına dikkat çeker. Melekleri görmediğimizden onların kanatlarını hayal edebilmemiz mümkün olmamakla beraber, en azından gözle gördüğümüz kanatlı varlıklardan hareketle, o gaybî varlıkların kanatlarına bakabiliriz.

Allahın verdiği kanatlarla bir sinek bir meyveden bir meyveye, bir serçe bir ağaçtan bir ağaca uçabildiği gibi, melekler de Venüs gezegeninden Jüpitere, Jüpiterden Satürne uçabilmektedir.

Ayrıca melekler, bizler gibi belli bir mekânla kayıtlı değillerdir. Âyetin “ikişer, üçer, dörder kanatlı” demesi, onların bir vakitte dört veya daha ziyade yıldızlarda bulunabilmesine işaret eder.

İşte Kur’an meleklerin kanatlarla donatılması olayıyla yaratıcının sonsuz kudretine bir perde aralar ve bunu “Şüphesiz Allah, her şeye kâdirdir” fezlekesiyle ilan eder.

Onuncu Nükte-i Belâğat: Kâh oluyor âyet, insanın isyankârane amellerini zikreder, şedid bir tehdid ile zecreder. Sonra şiddet-i tehdid, ye’se ve ümidsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esma ile hâtime verir, teselli eder. Mesela:

قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُ آلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذًا لاَبْتَغَوْا اِلَى ذِى الْعَرْشِ سَبِيلاً

سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَبِيرًا

تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ

وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَ لكِنْ لاَ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ

اِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا

İşte şu âyet der ki: De: Eğer dediğiniz gibi mülkünde şeriki olsaydı, elbette arş-ı rububiyetine el uzatıp müdahale eseri görünecek bir derecede bir intizamsızlık olacaktı.

Hâlbuki yedi tabaka semavattan, tâ hurdebînî zîhayatlara kadar, her bir mahlûk küllî olsun cüz’î olsun, küçük olsun büyük olsun, mazhar olduğu bütün isimlerin cilve ve nakışları dilleriyle, o esma-i hüsnanın Müsemma-i Zülcelâlini tesbih edip, şerik ve nazirden tenzih ediyorlar.

Evet, nasıl ki sema güneşler, yıldızlar denilen nur-efşan kelimatıyla, hikmet ve intizamıyla, onu takdis ediyor, vahdetine şehadet ediyor ve cevv-i hava dahi, bulutların ve berk ve ra’d ve katrelerin kelimatıyla onu tesbih ve takdis ve vahdaniyetine şehadet eder.

Öyle de zemin, hayvanat ve nebatat ve mevcudat denilen hayattar kelimatıyla Hâlık-ı Zülcelâlini tesbih ve tevhid etmekle beraber, her bir ağacı, yaprak ve çiçek ve meyvelerin kelimatıyla yine tesbih edip birliğine şehadet eder.

Öyle de en küçük mahlûk, en cüz’î bir masnu’, küçüklüğü ve cüz’iyetiyle beraber, taşıdığı nakışlar ve keyfiyetler işaretiyle pek çok esma-i külliyeyi göstermek ile Müsemma-yı Zülcelâli tesbih edip vahdaniyetine şehadet eder.

İşte bütün kâinat birden, bir lisan ile, müttefikan Hâlık-ı Zülcelâlini tesbih edip vahdaniyetine şehadet ederek kendilerine göre muvazzaf oldukları vazife-i ubudiyeti, kemâl-i itaatle yerine getirdikleri halde, şu kâinatın hülâsası ve neticesi ve nazdar bir halifesi ve nazenin bir meyvesi olan insan, bütün bunların aksine, zıddına olarak, ettikleri küfür ve şirkin ne kadar çirkin düşüp ne derece cezaya şayeste olduğunu ifade edip bütün bütün ye’se düşürmemek için, hem şunun gibi nihayetsiz bir cinayete, hadsiz çirkin bir isyana Kahhar-ı Zülcelâl nasıl meydan verip kâinatı başlarına harab etmediğinin hikmetini göstermek için اِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا der. O hâtime ile hikmet-i imhali gösterip, bir rica kapısı açık bırakır.

Mahlûkatın tesbihi

Bütün her şey kendine mahsus dillerle Allahı tesbih eder. Bu hakikat Kur’anın pek çok âyetinde yer almıştır. Mesela:

De ki: Eğer dedikleri gibi Allah ile birlikte ilâhlar olsaydı, o zaman bunlar Arş’ın sahibine bir yol ararlardı.

O, onların dediklerinden münezzehtir ve çok çok yücedir.

Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, Allah’ı tesbih ederler.

Hiç bir şey yoktur ki hamd ile O’nu tesbih etmesin.

Fakat siz, onların tesbihlerini iyi anlamazsınız.

Şüphesiz O, Halîm’dir – Ğafur’dur.”44

Tesbih, Subhanallah kelimesiyle ifade edilir. Bediüzzaman Arabi Mesnevi eserinde Subhanallahı şöyle açıklar:

Bu kelime,

– hayret ve takdir manasını,

– taaccüp ve istihsan manasını,

– tenzih ve takdis manasını,

– muhabbetle beraber heybet manasını

– ve azamet sebebiyle meçhûliyet manasını tazammun eder.”45

İşte üstteki âyet gökte ve yerde bütün varlıkların Allaha tesbih ibadetlerini anlatır. İnsan ise şu kâinatta en merkezi konumda olmasına rağmen diğer varlıkların aksine küfür ve şirke düşmektedir. Onun bu hali son derece çirkin düşmekte, onu cezaya ehil kılmaktadır.

İşte âyet insanı bütün bütün ümitsizliğe düşürmemek ve bu kadar isyanlar karşısında kâinatın nasıl harap edilmediğinin için hikmetini göstermek için “Şüphesiz O, Halîm’dir-Ğafur’dur” diyerek son bulur.

İşte şu on işarat-ı i’caziyeden anla ki, âyetlerin hâtimelerindeki fezlekelerde, çok reşehat-ı hidayetiyle beraber çok lemaat-ı i’caziye vardır ki; bülegaların en büyük dâhîleri, şu bedî’ üslûblara karşı kemâl-i hayret ve istihsanlarından parmağını ısırmış, dudağını dişlemiş, مَا هٰذَا كَلاَمُ الْبَشَرِ demiş. اِنْ هُوَ اِلاَّ وَحْىٌ يُوحَى ya, hakkalyakîn olarak iman etmişler.

Demek bazı âyette, bütün mezkûr işaratla beraber bahsimize girmeyen çok mezaya-yı âheri de tazammun eder ki; o mezayanın icmaında öyle bir nakş-ı i’caz görünür ki, kör dahi görebilir.

Âyet sonlarındaki i’caz

Görüldüğü üzere âyet sonlarındaki fezlekelerde nice i’caz parıltıları bulunmaktadır. Bu parıltılar beliğ insanları “bu bir insan sözü olamaz!” demeye ve onları “O (Kur’an), ancak Ona (peygambere) bildirilen bir vahiydir”46 âyetine en üst dereceden imana sevketmiştir.

Burada nazara verilenler sadece numunelerdir. Bu zaviyeden bakıldığında Kur’anın tamamında bu parıltıların olduğu görülecektir. Biz burada son olarak şu âyete dikkat çekip bu kısmı noktalayacağız:

Göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) Allah’ındır. O, dilediğini yaratır. Dilediğine kız çocukları, dilediğine erkek çocukları bahşeder. Yahut o çocukları erkekler, dişiler olmak üzere çift verir, dilediği kimseyi de kısır yapar. Şüphesiz O, Alim – Kadirdir (her şeyi hakkıyla bilen, gücü her şeye yetendir).”47

Âlemde her şey bir kader proğramı olduğunu gösterir. Bunun açık delillerinden biri, kız ve erkek oranlarının dünyanın hemen her yerleşim biriminde birbirine yakın olmasıdır. Bu oranlar %90 ve % 10 gibi oranlarda olsa insan dünyası çok ciddi sıkıntılara muhatap olurdu. Mesela ülkemizde çocuğun cinsiyeti anne-babaya bırakılsa, pek çok aile genelde erkek çocuk istediklerinden şu an birbirine çok yakın olan kadın-erkek nüfusundaki denge bozulurdu. Hâlbuki gördüğümüz şudur: Mesela bazı ailelerin ardarda beş kız çocuğu olur, bazı ailelerin de buna mukabil erkek çocukları dünyaya gelir. Demek ki her şeye hükmeden bir kader proğramı vardır ve bu kader proğramı bu tanzimleri kişilerin insiyatifine bırakmadan yapmaktadır.

İşte âyetin son kısmının Şüphesiz O, Alim – Kadirdir (her şeyi hakkıyla bilen, gücü her şeye yetendir)diye bitmesi, bu hayret verici durumun ilahi ilim ve kudrete dayandığını bildirmektedir.

1 Rum, 54

2 Ra’d, 8

3 Mesela, bkz. Yasin 68, Bakara 44-76, En’am 32, A’raf 169, Yunus 16, Hûd 51, Yusuf 109…

4 Mesela bkz. Bakara 28, 245, Hud 34, Kasas 70, 88, Ankebut 17, 21, Rum 11, Yasin 22, 83, Zuhruf 85…

5 Mâide, 18

6 Kaf, 11

7 Bakara, 29

8 Nebe, 6-17

9 Yunus, 31

10 Zâriyât, 22

11 Bakara, 164

12 Yusuf, 6

13 Yazır, IV, 2848

14 Âl-i İmran, 26-27

15 Mü’minun, 12-14

16 Bkz. Beydâvi, I, 564; Âlûsi, XVIII, 16

17 Âl-i İmran, 49

18 A’raf, 54

19 Bakara, 31- 32

20 Hicr, 29

21 Nahl, 66-69

22 Bakara, 255

23 Yani, hayat sahibi olmayan birinin ilim, kudret, şefkat etmek, konuşmak gibi sıfatlarından söz edilemez.

24 Zümer, 67

25 Beydâvi, I, 247-249

26 İbrahim, 31 – 34

27 Abese, 24-32

28 A’raf, 57

29 Yazır, IV, 2802

30 Enbiya, 30

31 Yasin, 77-83

32 Beydâvi, III, 657-658

33 Beydâvi, III, 661-663

34 Furkan 25

35 Tekvir Sûresi 14. âyette şöyle geçer: (İşte o zaman), her nefis ne getirmiş olduğunu anlar.” İnfitar Sûresi 5. âyette ise şöyle denilmektedir:(İşte o zaman), her nefis neyi önden gönderip ve neyi geri bıraktığını bilir.”

36 Beydâvi, III, 671-674

37 Mücadile, 1-2

38 Bkz. M. Yaşar Kandemir, DİA, “Havle Bint-i Salebe” md. XVI, 539

39 İsra, 1

40 Mesela, bkz. Bakara, 144 ve 191; Mâide, 2; Enfal, 24…

41 Necm, 9

42 Nursi, Sözler, s. 566

43 Fatır, 1

44 İsra, 42-44

45 Nursi, Mesnevi, s. 408

46 Necm, 4

47 Şûra, 49-50

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir