3. DERS: KUR’ÂN’IN DÖRT UNSURU

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

اَلرَّحْمٰنُ عَلَّمَ الْقُرْآنَ خَلَقَ الْإِنسَانَ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ

Rahman, Kur’ân’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı talim etti.” (Rahman, 1-4)

فَنَحْمَدُهُ مُصَلِّينَ عَلَى نَبِيِّهِ مُحَمَّدٍ الَّذِي اَرْسَلَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ

وَجَعَلَ مُعْجِزَتَهُ الكُبْرَى الْجَامِعَةَ بِرُمُوزِهَا وَاِشَارَاتِهَا لِحَقَائِقِ الْكَائِنَاتِ بَاقِيَةً

عَلَى مَرِّ الدُّهُورِ اِلىَ يَوْمِ الدِّينِ

وَعَلَى آلِهِ عَامَّةً وَاَصْحَابِهِ كَافَّةً

Elçisi Muhammed’i âlemlere rahmet olarak gönderen; remizleri ve işaretleriyle kâinatın hakîkatlerini cami “mu’cize-i-kübra”yı1 zamanlar boyunca hesap gününe kadar bakî kılan Rahman’a hamdederiz.

Peygamberine, Onun umum âline ve bütün ashabına salât u selam ederiz.2

Emma ba’d.3 Bil ki:

Evvela: Bu işaretlerden ve nüktelerden maksadımız, Kur’ân nazmının bir kısım remizlerinin bir tefsiridir. Çünkü i’câz, Kur’ân’ın nazmından tecelli eder. O parlak i’câz, ancak nazmdaki nakıştandır.

İkinci olarak: Kur’ân’ın esas maksatları ve asli unsurları dörttür:4

-Tevhid

-Nübüvvet

-Haşir

-Adalet.5

Zira Beni Âdem müteselsil bir topluluk ve kafile olarak mazi vadilerinden ve ülkesinden vücut ve hayat sahrasına yol alıp, istikbalin yüksek dağlarına azimetle oradaki bağlarına yönelip giderken onlarla münasebat meydana gelir ve kâinat onlara yönelip ciddî alâkadar olur. Sanki hilkat hükümeti, sorgu hâkimi olarak hikmet fennini göndererek şöyle sordu:6

Ey Beni Âdem! Nereden gelip nereye gidiyorsunuz? Ne yapacaksınız? Sultanınız kim, hatibiniz kimdir?”

Derken bu muhavere esnasında, emsali olan ulu’l- azm7 diğer seçkin peygamberler gibi, nev-i beşerin efendisi Muhammed-i Haşimî (asm) ayağa kalktı ve Kur’ân lisanıyla şöyle dedi:

Ey hikmet! Biz mevcudat kafilesi, Sultan-ı Ezelin kudretiyle adem zulümatından ziya-yı vücuda geldik, varlık nurunu bulduk. Biz Beni Âdem kafilesi ise, emanetin hamli vazifesiyle mevcudat kardeşlerimizin içinde imtiyazlı ve memuriyet sıfatı ile gönderildik.8 Bizler, haşir yolu ile saadet-i ebediyeye doğru bir seferdeyiz. Şimdi, bu saadeti elde etmek ve sermayemiz olan istidatlarımızı nemalandırmakla meşgulüz.9 Ben onların seyyidi ve hatibiyim. İşte size fermanım! Üzerinde Sultan-ı Ezeli’nin i’câz sikkesi parlayan kelâmı!10 Alın, okuyun.”

İşte bu suallere doğru cevabı veren ancak ve ancak “o kâmil Kitab” olan Kur’ân olduğundan, bu dört unsur Kur’ân’ın esas maksatları olmuştur.

Bu dört maksat Kur’ân’ın tamamında görüldüğü gibi, sûre sûre de tecelli edebilir. Hatta bazen kelâm kelâm bunlara işaret bulunur. Hatta bazan kelime kelime bunlara remzedilir. Çünkü müteselsilen Kur’anın tamamı her bir cüz’ünde görüldüğü gibi, her bir cüz’ü de yukarıya doğru mecmuuna karşı birer ayna gibi olur.11

Bu nükteden yani cüz’ün küll ile (parçanın bütünle) iştirakinden dolayıdır ki, müşahhas olan Kur’ân, cüz’iyat sahibi olan küllî gibi tarif edilir.12

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Besmelede Kur’ân’ın dört unsuru

Sual: Eğer desen: Besmele ve Fatihada bu dört maksadı bana göster.

El-cevap: Besmele, kullara bir talim olarak indiğinden, başında قُلْ de ki” ibaresi takdir edilir.13 Bu, Kurandaki mukadder ifadelerin esasıdır. Buna göre, mukadder olan “de ki” manasında risalete bir işaret vardır.

اللّٰهِ “Allah” kelimesinde ulûhiyete remiz vardır.

Besmeledeki بَا harfinin önce gelmesi, tevhide bir telvihtir.14

الرَّحْمٰنِ “Rahman”, adalet nizamına ve ihsana telmihtir.15

الرَّح۪يمِ Rahîmde ise, haşre ima vardır.16

Fatihada Kur’ân’ın dört Unsuru

Besmelede böyle olduğu gibi, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ “Elhamdü lillah”, ulûhiyete işarettir.17

لِلّٰهِ “Lillahi” deki lâm harfi tevhide remizdir.

رَبِّ الْعَالَمِينَ Alemlerin Rabbi” Bu ifadede, adalet ve nübüvvete bir ima vardır.18 Çünkü nev’-i beşerin terbiyesi ancak peygamberlerin gönderilmesiyledir.19

مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ Din gününün (hesap gününün) sahibi” ifadesi haşri sarih olarak ifade etmektedir.20

Hatta إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ Biz Sana kevseri verdik”, sadefi bu cevherleri tazammun eder.21

Bu sana bir misaldir, bu minval üzere nescedebilirsin.

1 Mu’cize-i – kübra “en büyük mu’cize” demektir. Peygamber Efendimizin bine varan mu’cizeleri olmakla birlikte, bunlar içinde en büyüğü Kur’ân’dır. Bu mu’cize daimidir, zamanın geçmesiyle eskimez, aksine daha da parlar.

2 Burada besmele, hamdele ve salvele görüyoruz. Besmele, Bismillahirrahmanirrahîm’in adıdır. Benzeri bir şekilde Elhamdülillah için “hamdele”, salâvat için “salvele” denilir. İslâmî eserler genelde bu üçüyle başlarlar.

3 “Emma ba’d”, Arapça bir ibare olup “bundan sonra” demektir.

4 Azot, karbon, oksijen ve hidrojen Allah’ın kudret sıfatından gelen tabiat kitabında anasır-ı erbaa (dört temel unsur) olup her tarafta bulundukları gibi, Allah’ın kelâm sıfatından gelen Kur’ân’da da tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet dört temel unsur olarak her tarafta bulunurlar.

5 Adalet kavramı ibadeti de içine alır. Şöyle ki: Adalet, ihkak-ı haktır. Yani her hak sahibine hakkını vermektir. Başlıca şu üç hakla karşı karşıya olduğumuz görülür:

-Allah’ın üzerimizdeki hakkı. (Hukukullah)

-Diğer insanların üzerimizdeki hakkı. (Hukuk-u ibad)

-Nefsimizin üzerimizdeki hakkı.

İbadet, hukukullah ile alâkalıdır. Diğer insanların üzerimizdeki hakları “muamelat” şeklinde ifade edilebilir. Fıkıh ilmi bunları ayrıntılı bir şekilde ele almaktadır. Nefsin terbiyesi, tezkiyesi, onu hevâya değil Hüda’ya sevk etmek, ilimle mücehhez kılmak gibi durumlar ise, kişinin kendisi üzerindeki haklarındandır.

6 Hikmet, eşyanın sırlarını, nedenini, niçinini araştırmaktır. Eskiden felsefeye “hikmet fenni” denilirdi.. Hikmet fenninin temel konularından biri, “vücud” yani varlıktır. Bu konuda, “varlık nedir? Varlığı var eden var mıdır? Eşyanın gayeleri nelerdir?” gibi sorulara cevaplar aranır. Kâinatın merkezinde yer alan insan, elbette kâinatın dikkatini çekecek ve “bu insanlar kim? Nereden gelip nereye gidiyorlar?” diye sorular sorulacaktır.

7 Ulu’l- azm: “Azim ve sebat sahibi olanlar” demektir. Ahkaf, 35. ayette geçer. Bu özellik, genelde bütün peygamberler için kullanılabilir. Özel olarak ise, Peygamber Efendimiz başta olmak üzere, Şûra, 13 ve Ahzab, 7. ayetlerde ismi geçen Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa için kullanılır.

8 Buradaki emanet, şu ayete işarettir: “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik. Onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar ve ondan korktular. İnsan ise onu yüklendi. O gerçekten çok zalim ve çok cahildir.” (Ahzab, 72) Emanetten murat, “dinî mükellefiyetlerin tamamı”, “farzlar”, “İslâm’ın emirleri”, “insana ihsan edilen her nimet”, “arza halife olma kabiliyeti” gibi mânâlardır. Bediüzzaman, Sözler isimli risalesinin 30. Söz kısmında emanetin çok cihetlerinden birinin insandaki “ene” yani benlik olduğunu anlatır. İnsan bu mahiyeti ile Allah’a muhatap olmakta, kendisine verilen cüz’i ilim, cüz’i kudret gibi numunelerden yola çıkarak O’nun küllî ilim ve küllî kudretini kısmen anlayabilmektedir.

9 Öyle anlaşılıyor ki, insanın kabiliyetleri çekirdekler gibidir. Mesela her insan hem cimri kalmaya hem de cömert olmaya kabiliyetlidir. Hangi yönüne kuvvet verirse o yönde gelişme gösterir. Bu kabiliyetlere “sermaye” denilmesi, insanın ticarî yönüne işaret eder. Mesela, ilim öğrenme kabiliyetini geliştirip çok büyük bir alim olmak, çok büyük ve kârlı bir ticarettir.

10 İ’caz sikkesi: Mu’cizelik damgası.

11 Güya Kur’an müteselsilen âyet, cümle ve kelimelerine o maksatların nurunu veriyor. Aynadaki güneş misali bazan bir kelime ve bir cümle; bir küçük Kur’anı gösterir.

12 Mesela “insan” kavramı küllî bir kavramdır ve her insan, kendi nev’inin özelliklerini taşır. Müşahhas olan Kur’ân, sûre ve ayetleriyle değişik kısımlardan meydana gelmekle beraber, sanki bir küllî gibidir, her bir sûre Kur’ân’ın temel meselelerine işaret etmektedir. Bundan dolayı, Kur’ân’dan bir parça okuyan kimse “Kur’ân okudum” der.

13 Böyle mukadder cümleler Türkçede de vardır. Mesela birisine “güle güle” derken “güle güle git” anlamı kastedilir.

14 Yani, “yalnız Onun ismiyle başla ve meded al, başkasının adıyla değil.”

15 Çünkü muhtelif, karmakarışık mevcudat, Rahmanın intizamı ile güzelleşmiştir ve rahmetin cilvelerine mazhardır. Öte yandan Rahman isminin dünyadaki rahmet tecellilerine, Rahîm isminin ise daha özel olarak ahirete baktığı nazara alınırsa, Rahman isminden dünyadaki adalete intikal edilebilir.

16 Çünkü manasında hem affetmek, hem rahmet ve şefkat etmek vardır. Bu fâni dünyada bu manalar hakikati ile umumî bir surette görünmediğinden, elbette başka bir diyarda o manalar tamamıyla tezahür edecektir. Hem rahmet ve şefkatin hakikatı, dirilmemek üzere ölmekle kabil-i tevfik değildir. Demek Rahîm’deki şefkat, parmağını Cennet’e uzatmış gösteriyor. Bkz. Emirdağ Lahikası II, 94

17 Çünkü “bütün hamd Allah’a mahsustur” manası ulûhiyeti gösterdiği gibi, tevhidi de gösteriyor. Evet, “lillah”daki “lâm” Sarf ilminde bir manası “ihtisas ve istihkaktır.” “Elhamdü”deki “elif lâm” bir manası istiğraktır. Demek “bütün hamdler Allah’a mahsustur.” Demek tevhidi, kat’î ifade ediyor. Bkz. Emirdağ Lahikası II, 94

18 Çünkü onsekiz bin âlemdeki zerrelerden, sineklerden tut, tâ bin defa zeminden büyük seyyareler ve yıldızlara kadar gayet mükemmel bir muvazene, bir intizam ve mükemmel bir terbiye, gayet mükemmel büyük bir adaleti gösteriyor. Bkz. Emirdağ Lahikası II, 94

19 Nübüvvete işareti: İnsanın fıtrî kuvvelerine diğer canlılar gibi sınır konulmamış, ondan kanun nezdinde suç ve din nezdinde günah denilen haddi aşmalar çıkmış. Peygamberler, haram ve helali anlatarak insanları taşkınlıklardan korumaya çalışmışlardır. Ayrıca, çekirdek hükmündeki kabiliyetlerini inkişaf ettirmekle emaneti yüklenme görevini yapabilmesi için nübüvvet zarurîdir. Ta ki “âlemler” içindeki yüksek makamını bulabilsin ve zemine halife olup melaikeye üstünlüğünü gösterebilsin. Bkz. Emirdağ Lahikası II, 94. Demek ki insanların hem menfiliklerden uzak kalabilmeleri, hem de kabiliyetlerini müsbet yönde geliştirebilmeleri için peygamberlerin gönderilmesine ihtiyaç vardır.

20 Çünkü “Yevmiddin” din günü, ceza günü ve maneviyat günü demektir. Nasıl dünya, maddiyatın, maddî hareketlerin ve amellerin günüdür. Elbette o hareketlerin neticelerini ve o hizmetlerin ücretlerini ve o maneviyatın meyvelerini, belki o fâni ve geçici hallerin bâki ve daimî eserlerini ve âlem-i misal sinemasıyla ve fotoğrafıyla alınan umum o fâni ve geçici olanların amel sahifelerini gösterecek ve neşredecek bir gün gelecektir, diye ifade ediyor. Bkz. Emirdağ Lahikası II, 95

21 Bu, Kevser sûresinin ilk ayetidir. Sadefin içinden inciler çıkar. Kur’ân’ın bu en kısa sûresinin ilk ayetinde de Kur’ân’ın temel maksatlarını görmekteyiz. “Biz Sana kevseri verdik” derken tevhid ve nübüvvet açıktan görülür. “Yani Zât-ı Zülcelal’in seni nübüvvetle ve maddî-manevî temin-i adaletle müşerref ettiği gibi, Cennet’te Kevser’i ihsan ediyor.” Bkz. Emirdağ Lahikası II, 95

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir