26. DERS: ARZ VE SEMA

Bil ki: Bu ayet için de üç nazm ciheti vardır:

Ayetin tamamının öncesiyle nazmı

Önceki ayette beşerin geçirdiği tavırları nazara vererek enfüsî deliller ile küfür ve küfranın inkârı vardır. Bu ayette ise afakî delillere işaret edilmiştir.

Keza, önceki ayette vücut ve hayat nimetine, bu ayette ise beka, yani vücut ve hayatın devamı nimetine işaret vardır.

Keza, öncekinde Saniin delili ve haşre bir mukaddime vardır, bunda ise yeniden dirilişin tahkiki ve şüphelerin izalesi söz konusudur. Onlar sanki şöyle söylüyorlar: “İnsan neden bu kadar kıymetli? Niçin ona bu kadar ehemmiyet veriliyor? Allah katında yeri nedir ki, onun için kıyamet koparıp başka bir âlem getiriyor?”

Buna mukabil Kur’ân, bu ayetin işaretiyle diyor: Göklerin ve yerin onun istifadesine sunulmasından anlaşılıyor ki, insanın çok yüksek bir kıymeti vardır.

Ayrıca, Allah insanı mahlûkat için yaratmadı, mahlûkatı insan için yarattı.

Yaratıcı nezdinde insanın mevkii olduğu şununla sabittir: Allah âlemi âlem için değil, beşer için icad etti, beşeri de ibadeti için yarattı.

Bunlardan anlaşılıyor ki, insan hayvan gibi değildir, mümtaz ve müstesnadır. “Sonra O’na döndürüleceksiniz” cevherine mazhar olmaya liyakatı vardır. (Bakara, 28)

Ayetin cümlelerinin nazmı

Bil ki: Birinci cümledeki جَمِيعًا lafzı,

İkinci cümlede ثُمَّ edatı

Ve üçüncüdeki سَبْعَ lafzı bir tahkîk gerektirir.

Üç mesele hâlinde onlardan bahsedeceğiz.

Birinci mesele: Her şeyin insan için yaratılması

Eğer desen: Bu ayet, arzda olan her şeyin beşerin istifadesi için olduğuna delâlet ediyor. Hâlbuki mesela Zeyd’in arzın bütün eczasından istifadesi nasıl tasavvur edilir?1 Habib ve Ali, büyük okyanusun ortasındaki bir adada bulunan dağın dibindeki bir taştan nasıl istifade ederler?2 Zeydin malı, nasıl Amr’ın istifadesi için olur? Hâlbuki ayet, benzeri ayetlerin de işaretiyle, bölünme olmadan her şeyin herkes için olduğuna işaret ediyor. Hem güneş, ay ve benzerleri bu büyüklükleriyle beraber nasıl Zeyd ve Amr içindir? Onların azıcık istifadeleri nasıl bunların ille-i gaiyesi (varlık sebebi) olabilir? Muzır şeyler nasıl beşerin istifadesi içindir? Hâlbuki Kur’ân’da mücazefe yoktur, O’nun hakiki belâğatına mübalağa yakışmaz?

El-cevap: Altı noktaya dikkat et, vehimlerin uçup gitsin!

1-Daha önce geçtiği gibi, hayatın hasiyeti, cüz’ü küll, cüz’îyi küllî, münferidi cemaat, mukayyedi mutlak, ferdi bir âlem yapmaktır. Böylece nev’iler zihayatın kavmi ve dünya da onun hanesi gibi olur, her şeyle bir münasebet peyda eder.

2-Bildiğin gibi, âlemde sabit bir nizam, muhkem bir ittisak, yüksek düsturlar, müstemir kanun-u esasiler vardır. Böylece âlem muntazam bir saat ve bir makine gibidir. Nasıl ki makinenin her çarkı, hatta çarktaki her diş, hatta dişteki her bir parçanın velev cüz’î de olsa makinenin nizamında bir payı vardır; nizamı vasıtasıyla makinenin faide ve neticesinde bir tesiri olur. Benzeri bir şekilde, her şeyin canlılara ve özellikle canlıların efendisi ve reisi olan beşere bir faide ciheti vardır.

3-Daha önce duyduğun gibi, istifade cihetlerinde müzaheme yoktur. Nasıl ki güneş tamamıyla Zeyd’indir ve güneşin ziyası O’nun nazarına uçsuz bucaksız bir bahçe ve meydan açar. Aynı şekilde güneş tamamıyla Amr’ındır, O’na bir bahçe olur. Mesela Zeyd âlemde tek başına olsa nasıl istifade ediyorsa, diğer insanlarla beraber olduğunda da öyle istifade eder. Gareyne ait olan şeyler dışında, hiçbir şeyden istifadesi noksan olmaz.3

4-Kâinatın sadece ince tek bir ciheti olmayıp, onda umumî, çeşitli, tabaka tabaka cihetler vardır. Varlıkların faideleri için umumî, iç içe çok cihetler bulunur ve istifade yolları müteaddit, mütenevvidir. Mesela, senin bir bahçen olduğunda bir cihetle bundan istifade edersin, başka cihetten de diğer insanlar istifade ederler. Mesela o bahçeyi gördüklerinde, gözleri onu temaşadan lezzet alır. İnsanın istifadesi, zahirî ve batınî beş duyusuyla, cismiyle, ruhuyla, keza akıl ve kalbiyle, hem dünyasında ve hem ahiretinde, ayrıca ibret cihetiyle çok yönlerde gerçekleşir. Buna diğer istifade cihetlerini kıyas et. Dolayısıyla, arzda, hatta âlemde olanlardan, bu cihetlerden bir cihetle onun istifadesine bir engel yoktur.

5- Eğer desen: Bu ayet ve benzeri bazı ayetler bu koca dünyanın beşer için yaratıldığına ve insanın istifadesinin ona bir ille-i gaiye kılındığına işaret ediyor. Hâlbuki arzdan çok daha büyük olan Satürn gezegeninin beşere faidesi ancak bir çeşit süs ve zayıf bir ışık olabilir. Bu durumda insan ona nasıl ille-i gaiye olur?

El-cevap: Bir şeyden istifade eden kişi, kendi istifade ettiği cihette fâni olur. Zihni o yolda işler ve başka cihetleri unutur, her şeye nefsi namına bakar, her şeyin ille-i gaiyesinin, kendini ilgilendiren cihet olduğunu zanneder.

Öyleyse, Halık Satürn gezegenini binlerce hikmetler için yaratmış, her hikmette binlerce cihet ve her cihette binlerce istifade eden olduğu hâlde, nimetler nazara verilirken, bu şahsa yönelik olarak “bunun ille-i gaiyesi şu şahsın istifadesidir” denilse, bu kelâmda mücazefe yoktur.

6-Daha önce sana hatırlatıldığı gibi, insan her ne kadar küçükse de aslında büyüktür. Onun cüz’î istifadesi aslında küllîdir. Dolayısıyla abes bir şey yoktur.

İkinci mesele: Göklerin ve yerin yaratılış tertibi

Bil ki: (Tetkikinde bulunduğumuz) bu ayet, arzın semadan önce yaratıldığına delâlet eder.

وَاْلاَرْضَ بَعْدَ ذٰلِكَ دَحٰيهَۜا “Bundan sonra arzı yaydı” (Naziat, 30) ayeti semanın yaratılışının arzdan önce olduğuna delâlet eder.

أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا “Sema ve arz birbirine bitişikti, biz onları bir birinden ayırdık.” (Enbiya, 30) ayeti ise beraber yaratıldıklarına, bir maddeden inşikaklarına delâlet eder.

Ayrıca şunu da bil: Rivayetlerden anlaşıldığına göre, Allah Teâlâ önce bir cevheri, yani bir maddeyi yaratmış, sonra buna tecelli edip bir kısmını buhar, bir kısmını sıvı kılmıştır. Sonra sıvı olan, Allah’ın tecellisiyle yoğunlaşıp köpük olmuştur. Sonra arzı veya yedi arz küresini bu köpükten yaratmış, bunlardan her biri için heva-i nesimiden bir sema meydana getirmiştir.

Sonra buhar maddesini yayıp ondan semavatı tanzim etmiş, içine yıldızları ekmiştir. Böylece semavat, yıldızların çekirdeklerini içinde bulundurur şekilde tesis edilmiştir.

İlim ve fenlerin bu konudaki faraziye ve nazariyelerine göre ise, manzume-i şemsiye ve bunların içinde yüzdükleri sema, önce basit bir cevher idi. Sonra bir çeşit buhara inkılâp etti. Sonra buhardan ateşli bir sıvı hâsıl oldu. Sonra bir kısmı donarak katı hâle geldi. Sonra bu ateşli sıvı hareket ile kıvılcımlar ve ayrılmış büyük parçalar fırlatmış, bunlar, yoğunlaşmış ve gezegenler hâline gelmişlerdir. Arzımız da bunlardandır.

Bunu işittiğinde, iki meslek arasında bir mutabakat yapabilirsin. Çünkü فَفَتَقْنَاهُمَا biz onları bir birinden ayırdık” ayeti şuna işaret olabilir: Manzume-i şemsiye ile beraber arz başlangıçta yed-i kudretin4 basit bir maddeden, yani varlıklara nisbetle onlara nüfuz eden su misali olan esir maddesinden yoğurduğu bir hamur gibi idi.5

وَكانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ “Allah’ın arşı su üzerinde idi” (Hûd, 7) ayeti, su gibi olan bu maddeye işarettir. Esir maddesi ise, yaratılmasından sonra Saniin ilk icad tecellilerine merkez olmuştur. Yani Allah esiri yarattı, sonra onu cevahir-i fertler (atomlar) hâline getirdi. Ardından bunların bir kısmını kesif kıldı, bu kesif maddeden meskûn yedi küreyi yarattı. Arzımız da onlardan biridir.

Sonra; yoğunlaşması, hepsinden önce katılaşması, daha önce kabuk bağlaması, semavî cisimlerin çoğu şimdiye kadar sıvı bir ateş olarak kalmış iken uzun zamandan beri hayatın menşei olması itibariyle, arzın yaratılışı ve teşekkülü semavatın yaratılışından öncedir.

Ancak, arzdan istifadenin kemâli, genişletilip nev-i beşerin yaşayışına uygun hâle getirilmesi semavatın tesviye ve tanziminden sonradır. İlk yaratılışlarında beraber olmalarına rağmen, bu cihetten semavat arzdan daha öncedir.

Dolayısıyla (arz ve semanın yaratılışıyla ilgili olan) bu üç ayet, bahsi geçen üç farklı noktaya bakar.

İkinci bir cevap:

Kur’ân’ın maksadı, “yaratılış tarihi dersi” vermek değildir. O, marifet-i Sani dersi vermek için inmiştir.6 Bunda da iki makam vardır:

Bir makamda nimet, lütuf ve merhametin beyanı, delilin açık oluşu vardır, arz bu makamda semadan önce gelir.

Diğer bir makamda ise azamet, izzet ve kudret delilleri vardır, bunda da semavat önce gelir.

Sonra ثُمَّ edatı, zâtî sonralığı ifade ettiği gibi, rütebi sonralığı da ifade edebilir.7 Böyle olunca “Sonra semaya yöneldi” cümlesi şu anlama gelir: “Sonra şunu bilin ve tefekkür edin: O Allah semaya yöneldi.”

Üçüncü mesele: Yedi sema tabakası

Bil ki: Hikmet-i atîka (eski felsefe) semavatı dokuz kabul eder. Bu görüşte olanlar onu çok acip bir şekilde tasavvur etti ve onların fikri asırlar boyu nev-i beşere hükmetti. Bu durum pek çok müfessiri, ilgili ayetlerin zahirlerini onların görüşüne göre açıklamaya sevketti.

Hikmet-i cedide (günümüz fenleri) ise, yıldızları fezada ve boşlukta asılmış olarak görüyorlar, onlar da sanki semanın varlığını inkâr ediyorlar. Böylece biri ifrat, diğeri de tefrit ediyor.

Şerîata gelince, Sani’in (celle celaluh) yedi sema yarattığına, yıldızları bu semada yüzen balıklar misali kıldığına hükmeder. Hadis ise, semanın bir mevc-i mekfuf yani dalgasız bir deniz gibi olduğuna delalet eder.8

Bu hak görüşün tahkiki altı mukaddime iledir:

1-Fennen ve hikmeten sabittir ki, vüs’atli feza esir ile doludur.

2-Ecram-ı ulviyenin (gök cisimlerinin) kanunlarını birbirine bağlayan, ziya ve hararet gibi kuvvetleri yayan ve nakleden, fezada bulunan ve onu dolduran bir madde vardır.

3-Esir maddesi esir olarak kalmakla beraber, -diğer maddeler gibi- buhar, su ve buz teşekkülünde olduğu tarzda çeşitli şekillerde ve birbirinden farklı hâllerde bulunabilir.

4-Gök cisimlerine dikkatle bakıldığında tabakalarının farklı farklı olduğu görülür. Görmez misin, Kehkeşan denilen nehr-i semada (Samanyolunda), bulut karaltısı görünümünde olan milyonlarca yıldız yeni teşekkül hâlindedir. Bu yıldızları meydana getiren esir maddesi, elbette sabit yıldızlar tabakasında olanlardan farklıdır. O da sadık bir hads yani sürat-i intikal ile manzume-i şemsiye tabakalarından farklıdır. Hakeza, yedi manzumeye kadar bu farklılıklar devam eder.

5-Hads, (sürat-i intikal) ve istikra ile sabittir ki, bir maddede teşkil, tanzim ve tesviye yapıldığında ondan çeşitli tabakalar meydana gelir. Madenden kül, kömür ve elmas meydana gelmesi, ateşten köz, alev ve duman ayrılması, hidrojen ve oksijenin bir araya gelmesinden su, buz ve buharın teşekkülü gibi…

6-Bu emareler semavatın taaddüdüne delâlet eder. Şari-i sadık9 olan şeriat sahibi “yedi” demişse yedidir.10

Bununla beraber yedi, yetmiş, yedi yüz gibi ifadeler Arap üslûbunda çokluktan kinaye olarak da kullanılır.11

Elhasıl: Sani’ (celle celalüh), esir maddesinden yedi semayı yarattı, onları düzenledi, acîb, dakik bir nizamla tanzim etti, o semalara yıldızları ekti ve bunların tabakaları arasında farklılıklar meydana getirdi.

Bil ki: Kur’ân-ı Kerîmin hitaplarının ve manalarının genişliğini, en aşağı avamdan en üst havassa kadar bütün insan tabakalarının fehimlerini nazara aldığını düşündüğünde, acip bir durum görürsün. Mesela, سَبْعَ سَمَاوَاتٍ yedi sema” ifadesinden

Bir kısım insanlar heva-i nesiminin (atmosferin) tabakalarını fehmeder.

Bir kısmı, bu arzımızı ve hayat sahibi kardeşlerini kuşatan nesîmi küreleri anlar.

Bir kısmı cumhura görülen yedi gezegeni fehmeder.

Bir kısmı, manzume-i şemsiyedeki yedi esir tabakasını anlar.

Bir kısmı, birincisi bizim manzumemiz olan yedi manzume-i şemsiyeyi fehmeder.

Bir kısmı, daha önce geçtiği gibi, esir maddesinin teşekkülde yedi tabakaya ayrılmasını anlar.

Bir kısmı, güneş lambalarıyla ve sabit yıldızlarla süslenen görülen bütün âlemi bir sema olarak görür, o da السَّمَاءَ الدُّنْيَا yani yakın semadır. Bunun fevkinde, görülmeyen altı sema daha vardır.

Bir kısmı, yedi semayı âlem-i şehadete münhasır olarak görmez, o semaları yaratılıştaki dünyevî, uhrevî ve gaybî âlemlerde hilkat tabakaları olarak tasavvur eder.

Böylece her biri kabiliyeti nisbetinde Kur’ân’ın feyzinden tefeyyüz eder, onun sofrasından hissesini alır.

Dolayısıyla “yedi sema” manası, bütün bu mefhumları içine almaktadır.

Nimet ayetinin tahlili

هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا “O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı.”

Bil ki: Bu birinci cümlenin nazmı beş cihetledir:

1-Önceki ayet hayat ve vücud nimetine işarettir. Bu ise, beka ve devamları için gereken sebeplere işaret eder.

2-Önceki ayet beşer için mertebelerin en yükseğini, yani Allah’a dönmeyi isbat edince, muhatabın zihnine şöyle bir sual geldi: “Allah’ın lütfu ve cezbi olmadan, bu zelil insan için bu büyük mertebeye istidat nerede?”

Bu cümle, böyle bir suale şu cevabı veriyor: “Bütün dünyayı insana itaatkâr kılan Allah nezdinde, o insanın çok büyük bir mevkii vardır.”

3-Önceki ayet insan için haşir ve kıyametin varlığına işaret edince, muhatabın hatırına şöyle bir sual geldi: “İnsanın ne ehemmiyeti var ki onun için kıyamet kopsun, saadeti için âlem harap edilsin?”

Bu cümle, sanki bu soruya şöyle cevap veriyor: “İstifadesi için Arzda ne varsa müheyya kılınan ve kâinatın envaı kendisine itaat ettirilen insanın, netice-i hilkat olduğuna işaret eden çok büyük bir ehemmiyeti vardır.”

4-Önceki ayet, “Ona döndürüleceksiniz” diyerek vasıtaların kaldırılmasına ve merciiyyetin Allah’a münhasır olduğuna işaret etti. Hâlbuki insan için dünyada çok merciler vardır. İşte bu cümle şöyle diyor: “Sebepler ve vasıtalar Allah’ın kudret eline şeffaf birer perde gibidir. Dünyada da merci-i hakiki ancak Allah’tır. Vasıtaların araya konulması ise, çok hikmetler içindir. Dolayısıyla, insanın ihtiyaç duyduğu her şeyi yaratan ancak O’dur.”

5-Önceki ayet ebedi saadete işaret edince, bu ayet de bu saadeti gerektiren dünyadaki İlâhî bir lütfa işaret etti. Yani, “arzda olan her şey kendisine ihsan edilen insan, kendisine ebedi saadet verilmesine de layıktır.”

ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ

Sonra semaya yöneldi.”

Bu cümlenin nazmı dört cihetledir:

1-Sema, arzın arkadaşıdır. Arzı düşünen herkesin zihnine hemen sema gelir.

2-Semanın tanzimi, insanın arzda olanlardan istifade cihetini tamamlar.12

3-Birinci cümle ihsan ve fazl delillerine işaret etti. Bu ise, azamet ve kudret delillerine işaret ediyor.

4-Bu cümle işaret ediyor ki, insanın istifadesi arza münhasır değildir, sema dahi ona musahhardır.

فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ “Onları yedi sema olarak tanzim etti.”

Bu cümlenin nazmı üç cihetledir:

1-Öncekiyle irtibatı, “kün” yani “ol” emri karşısında istenenin olması gibidir.13

2-Kudretin taallukunun, iradenin taallukuyla rabtı gibidir.

3-Neticenin, mukaddime ile irtibatı gibidir.

وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ “Ve O, her şeyi bilendir.”

Bu cümlenin nazmı iki cihetledir:

1-Sabık tanzime “limmi delil” gibidir. Nitekim sabık tanzim de bu manaya “innî delil”dir.14

Çünkü ilim intizamı netice verdiği gibi, ittisak ve intizam dahi kâmil bir ilmin varlığına delâlet ederler.

2-Önceki cümle kâmil bir kudrete, bu da şamil bir ilme delâlet eder.

Her cümlenin cüzlerinin nazmı

هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا “O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı.”

-İlk cümlede istinaf,

-İki kısmın da marife gelmesi,

-Haberin tarifi,15

لَكُمْ deki لَ,

لَكُمْ ün takdimi,

فِي lafzı,

جَمِيعًا lafzı.

İlk cümledeki istinaf, mukadder bazı sual ve cevaplara bir işarettir. İlk cümlenin nazmında beş ciheti beyanda bu sual ve cevaplara dikkat çekmiştim.

Mübteda ve haberin marife gelmesi, tevhid ve hasra işarettir.16 Bu aynı zamanda önceki ayetteki اِلَيْهِ تُرْجَعُونَO’na döndürüleceksiniz” derken yine hasrı ifade eden إِلَيْهِ nin bir delilidir.17

اَلَّذِي derken haberin marife olması, hükmün zahir oluşuna bir işarettir.18

لَكُمْ “Sizin için ” ifadesindeki لَ (lâm), eşyada aslın mubahlık olduğuna bir işarettir.19

Arızî olarak bazı şeylerin haram kılınması ise,

-Ya korumak içindir. Başkasının malı gibi.

-Veya hürmeti içindir. İnsan oğlunun eti gibi.

-Veya zararı içindir. Zehir gibi.

-Veya tiksindirici olmasındandır. Başkasının balgamı gibi.

-Veya necislik sebebiyledir. Ölü eti gibi.

Hem, her şeyde faydanın varlığına bir remizdir. İnsan için çok cihetlerden bir cihetle, velev nev’ilerden bir nev’ ile de olsa, hatta en kıymetsiz şeyde bile bir istifade ciheti vardır. En azından ibret nazarıyla ondan yararlanır.20

Ayrıca, arzın içinde gizli nice rahmet hazinelerinin ebna-i müstakbeli beklediğine bir imadır.

لَكُمْ “Sizin için” ifadesinin öne alınması, beşerin istifade cihetinin gayelerin her şeyden önce geleni, en evlâsı ve birincisi olduğuna bir işarettir.

مَا harfi umum ifade etmesiyle her şeydeki faydayı araştırmaya bir teşviktir.

فِي الْأَرْضِ “Arzda, (arzın içinde)

Faraza “arzın üzerinde “denilmeyip “arzda, arzın içinde” denilmesi ekser faydalı şeylerin arzın batnında olmasına bir işarettir. Hem, onun içinde olanları araştırmaya bir teşviktir.

Beşerin arzın madenlerinden ve maddelerinden tedricen istifadesi, o arzda ebna-i müstakbelin omuzundaki hayat yükünün baskısını hafifletecek gıda ve benzeri nice maddeler ve unsurlar olduğuna delâlet eder.

جَمِيعًا “Ne varsa”

Bu ifade, bazı şeyleri abes gören vehimleri red içindir.

ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ “Sonra semaya yöneldi de, onları yedi sema olarak tanzim etti. “

Bu cümledeki ثُمَّ, “sonra” ifadesi Allahın arzı yaratmasından sonra semanın tanzimine kadar olan fiiller ve şuunlar silsilesine işarettir.21

Keza, beşerin faydası hususunda semanın tanzim mertebesinin arzın yaratılışından sonra olduğuna bir remizdir.

Keza, semanın tanziminin arzdan sonra olduğuna da bir imadır.

اسْتَوَى fiilinde vecizlik vardır. Yani “Allah düzenlemeyi murad etti.”

Keza, bir şeyi yapmaya tam yönelip, sağa sola bakmayan kimse misali, İlâhî tasarruftaki teveccühü anlatan bir mecazdır.

إِلَى السَّمَاءِ “Semaya”

Yani, “semanın maddesine ve cihetine müteveccih oldu.”

فَسَوَّاهُنَّ “Onları tanzim etti. “

Bu ifadedeki فَ ye gelince, tefri’ (taksim) cihetiyle “kün” “ol” emri neticesinde, Allah’ın dilediğinin olmasının, iradenin taallukuna kudretin ve kaderin taallukuna kazanın taalluk etmesinin bir benzeridir.22

Bu harfin “takip” manasına göre ise, şu takdire ima eder: “Allah o semayı nev’ilere ayırdı, tanzim etti, aralarında tedbirini gördü, peşinden yedi sema olarak düzenledi…”

سَوَّا “Tanzim etti”

Bu fiil şunu ifade eder: “Muntazam, düzgün, tenasüblü olarak yarattı. Her birine istidadına münasip ve kabiliyetine uygun şeyleri verdi.”

هُنَّ “Onları”

Çoğul zamiri olmasıyla semalardaki maddelerin çeşit çeşit olmasına bir imadır.

سَبْعَ “Yedi”

Yedi” kelimesi kesreti (çokluğu), Allah’ın yedi sıfatıyla münasebeti ve arzın teşekkülatındaki yedi devri tazammun eder.

سَمَاوَاتٍ “Semavat”

Semavat, inci misal parlayan yıldız çiçeklerine bir bahçe, balık misal seyyar yıldızlara bir deniz ve yıldız tohumlarına bir tarladır.

وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ “O, her şeyi bilendir.”

وَ Münasebeti iktiza eden atıf vav’ı şuna işaret eder:

وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ O, her şeye kadirdir.” (Hud, 4) Öyleyse bu azim cirimleri yaratan da odur.

O her şeyi bilendir.” Öyleyse her şeydeki san’atı tanzim eden, mükemmel yapan da Odur.”

بِ (ba) harfi ilsak, yani beraber olmayı ifade eder. Bu da, ilmin malûmdan ayrılmadığına bir işarettir.23

كُلِّ “Her” “Her” kelimesi geneldir, istisnası yoktur. Yani Allah’ın ilmi dışında kalan bir şey yoktur.

Bu, مَا مِنْ عَامٍّ إِلَّا وَقَدْ خُصَّ مِنْهُ الْبَعْضُher genelin istisnası vardır.” şeklindeki kuralı tahsis etmiştir.24 Yoksa bu, doğruluğu kabul edildiğinde yanlış sonuç veren paradoks gibi olacaktır.25

شَيْءٍ Şey” “Şey” lafzı, hem Allah’a, hem dilemesiyle meydana gelenlere, hem de mümteni gibi ne ondan ne de bundan olmayanlara umumidir.26 عَلِيمٌ Bilendir”

O, zâtının lâzımı olarak her şeyi bilen bir zâttır.

1 Kur’ân-ı Kerimde sahabelerden sadece Zeyd ismi sarih olarak geçer. Bundan dolayı İslâmî eserlerde bu isme sıkça rastlarız. (Bkz. Ahzab, 37)

2 Habib ve Ali, müellifin Van’daki Horhor Medresesindeki talebelerindendir.

3 Gareyn, insanın ağzı ve fercidir.

4 Yed-i kudret: Kudret eli. Ayet ve hadislerde “Allah’ın eli” ifadesi geçer. Şüphesiz bu mecazî bir ifadedir. “Devletin eli” dediğimizde nasıl ki cismani bir el anlaşılmaz. Onun gibi, “Allah’ın eli” ifadesi de O’nun kudretini anlatır.

5 Esir maddesi, bütün kâinatta bulunan ve her tarafı kaplamış olan latîf maddedir. Elektrik, ışık ve hararetin yayılmasına vasıtalık eder. Varlığı birçok ilim adamınca kabul edilen bu madde, latîf, rakîk, seyyaldir.

6 Marifet-i Sani: Allah’ı bilmek ve tanımak. Sıfat ve isimlerinin tecellilerini tefekkürle Onun marifetine nail olmak.

7 Mesela “Ahmet geldi. Sonra da Mehmet geldi” dediğimizde zâti bir sonralık vardır. Ama “Sana ilim öğrettim, sonra burs da verdim” dediğimizde ise, buradaki “sonra”, “üstelik” veya “ayrıca” gibi bir anlamda kullanılmıştır.

8 Tirmizi, Tefsir, 57/1

9 Şari-i sadık, sözü doğru olan şeriat sahibi anlamında olup, Allah hakkında kullanılmıştır. Yaratan O olduğu gibi, kendi mülkü hakkında doğru olanı söyleyen de O’dur. Müellifin Mektûbat eserinde dediği gibi, “Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur.”

10 Aşağıya doğru yerin tabakaları yedidir. Yukarıya doğru atmosferin katmanları yedidir. Atomlarda elektronların yedi farklı dizilişi vardır. Ses, yedi farklı notadan meydana gelmiştir. Temel renkler yedidir. (Elvan-ı seb’a) Hacda yedi kere tavaf yapılır. Allah’ın sübûtî sıfatları yedidir. (Sıfat-ı seb’a) Nefsin “nüfus-u seb’a” denilen yedi mertebesi vardır…

11 Çokluktan kinaye: Bazı şeyler çokluk ifade etmek için kullanılır. Arapçada yedi, yetmiş, yediyüz gibi rakamlar genelde tahdit için olmayıp çokluk ifade etmek içindir. “Çokluktan kinaye” yerine, “kesretten kinaye” de denir.

12 Mesela, yeryüzündeki eşyayı güneşten gelen ışıkla görürüz, gökten yağan yağmurla tarlalardan mahsul alırız.

13 Allah bir şeyin olmasını dileyince, o şey meydana gelir. Bu ayetin evvelinde Allah’ın semaya müteveccih olup onu tanzim etmeyi dilemesi nazara verilmişti. Ayetin bu kısmında da dilenen bu şeyin tahakkuku anlatıldı.

14 “Allah bütün bunları niçin yaptı?” diye sorduğumuzda, ayetin “O, her şeyi bilendir.” kısmı bize cevap verir. Her şeyi bilmeyen böyle hikmetli tasarrufta bulunamaz. Öte yandan, Allah’ın her şeyi bilmesi, böyle bir tanzimi gerekli kılar.

15 Tarif: Bir şeyi belli noktalar ve işaretlerle inceden inceye anlatıp bildirmek, tanıtmak. Gramerde “Bir ismi marife etmek” anlamında kullanılır. İngilizcede “the” ekiyle isimler belli hâle getirildiği gibi, Arapçada “el” takısı aynı işi yapar. Buna “harf-i tarif” denilir. Mesela “Kitap” dediğimizde bu herhangi bir kitap olabilir. Ama “el-kitap” dediğimizde belli bir kitap anlaşılır. Aslında Türkçede de bu fark vardır. “Bir kitap okudum” cümlesiyle “Kitabı okudum” cümlesi aynı anlama gelmez.

16 Yani, yalnızca O’dur bunları yapan, başkası olamaz.

17 Yani, dünyada bu tasarrufları yapan sadece O olduğu gibi, dönüşünüz de yalnızca O’nadır.

18 Yani, Allah’tan başka bir yaratıcı olmadığına göre, arzda her şeyi insan için yaratanın da O olduğu malûmdur.

19 İslâm hukukunda “eşyada asıl olan mubahlıktır” kuralı vardır. Haram olanlar ayrıca bildirilmiştir.

20 Mesela yarasa kuşunun ne etinden ne de sütünden istifade edilir. Ama insanlar, onun uçuş sistemini incelemek sûretiyle radarı keşfetmişlerdir.

21 Şuun, şe’n kelimesinin çoğuludur. Şe’n ise, buradaki anlamıyla “iş” anlamına gelir. Ayette Allahın her an bir şe’nde olduğu bildirilir. (Rahman, 26.) Şuun kelimesi de çoğul yapılarak şuunat-ı ilahiye kavramı kullanılır.

22 Yani, ayetin önceki kısmında Allah’ın semayı tanzim iradesi nazara verilmişti. Bu irade tecelli edince, istenenler istendiği tarzda vücuda geldi ve böylece tertib edildi, tanzim edildi. Önce kader proğramı vardır. Kader ile belirlenenler kaza ile tahakkuk ettirilir.

23 Hikmetli her bir eser ilme dayanarak yapılır. Öyleyse, nerede hikmetli bir eser varsa orada ilim de var demektir. Her elektrikli alete cereyanın nüfuz etmesi gibi, her hikmetli şeye ilâhî ilmin nüfuzu vardır.

24 İstisnaları olmayan genel ifadeler de vardır. Yani, genelde genel kuralların istisnaları da olur. Ama illa her genel kuralın istisnası olması gerekmez. “O, her şeyi bilendir” ifadesi geneldir ve bunun hiçbir istisnası yoktur.

25 Paradoks: İnsanı yanıltan, bir sonuca varmasını engelleyen ifadelerdir. Mesela “bütün genellemeler yanlıştır” ifadesine bakalım. Bütün genellemelerin yanlış olması hâlinde, bu genelleme doğru olacaktır. Öte yandan, “bütün genellemeler yanlıştır” genellemesinin doğru olması, genellemenin yanlış olması anlamına gelecektir.

26 Yani Allah bütün bunları bilir. Hem kendini bilir, hem meşietinin taalluk edebileceği mümkinatı, hem de mümteni olanları bilir. Mümteni: Varlığı imkânsız, muhal olan demektir. Varlık sahasına çıkması mümkün olmayan ne kadar şey, hâdise, fiil, sıfat ve hâl var ise bunların hepsi “mümteni” sınıfındadır. Vacip ve mümkin olmayanlar hep mümtenidirler.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir