Bil ki: Bu ayet için de üç nazm ciheti vardır:
Öncesiyle olan nazmı
Bil ki: Allah Teâla insanları kendisine ibadete ve itikada davet etti, akaid ve ahkâm usûlünü, (iman ve ibadet esaslarını) delillerine icmali bir işaret ederek zikretti. Bu ve bundan sonraki üç ayetle, imanla alâkalı delilleri, bu delilleri tazammun eden nimetleri saymak sûretiyle sıralamaya döndü.
Sonra, nimetlerin en büyüğü, bu ayetle işaret edilen hayattır.
Sonra, hayatın devamıdır. Yani, bundan sonraki ayetle işaret edilen, göklerin ve yerin tanzimiyle hayatın kemâl bulmasıdır. (Bakara, 29)
Sonra, üçüncü ayetle belirtilen, insanın kâinata üstün kılınması, diğer varlıklardan daha şerefli yaratılmasıdır. (Bakara, 30)
Sonra, dördüncü ayetle bildirilen, ona ilim öğretilmesidir. (Bakara, 31)
Bu nimetler, nimet sureti itibariyle inayet ve gaye delilidir. Ayrıca, ibadetin de delilidir. Çünkü nimetleri verene şükretmek vaciptir1 ve nimetlere nankörlük yapmak, akıllar nezdinde de haramdır.
Serdedilen bu nimetler, hakîkate nazaran ise mebde ve meâde, yani Sani’ ve haşre ihtiraî birer delildir.
Keza bu ayet önceki ayete baktığı gibi, daha önceki kâfirler ve münafıklar bahsine de bakar ve bu teaccübî istifham-ı inkârî ile onların başına vurmak, şenaatlerini göstermek, tehdit etmek ve korkutmak manalarına işaret eder.2
Cümlelerin nazmı
Bil ki: Burada gaybetten hitaba bir iltifat var. Çünkü belâğatte malûm bir nükte için önce onların hâlini hikâye etti, ardından onlara seslendi. Şöyle ki:
Bir şahsın kötülükleri peyder pey zikredildiğinde, ona olan hiddet gittikçe artar, -şayet bir insan ise- mütekellimi onunla konuşmağa ve ona hitap etmeye zorlar. Keza, birinin iyilikleri derece derece anıldığında onunla konuşmak meyli gittikçe kuvvetlenir, mütekellimi ona yönelmeye ve hitap etmeye sevk eder. İşte Kur’ânın üslûb-u Arap üzere nüzulü sebebiyle, bu ayette gaybetten hitaba geçti ve onlara seslenerek şöyle dedi:
كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ “Nasıl Allah’ı inkâr edersiniz?”
Sonra bil ki: Burada maksad, iman ve ibadet gibi önceki esaslara deliller serdetmek, küfrü red ve nimetlere nankörlüğü menetmektir.
Sonra delillerin en açık olanı ise, beşerin tavırdan tavıra geçirdiği hâller silsilesinden anlaşılan delildir. Nimetlerin en mükemmeli ise, bu silsilenin dallarından sarkan ve ukdelerinde yer alan nimetlerdir. Dallarından nimet salkımları sarkan beş ukdeli (düğümlü) ve birbiriyle bağlantılı bu hayret verici silsileye işareten Kur’ân şöyle dedi:
وَكُنتُمْ أَمْوَاتًا فَأَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ “Siz ölü idiniz de, O size hayat verdi. Sonra sizi öldürecek, sonra tekrar hayat verecek, sonra O’na döndürüleceksiniz.”
Şimdi bu ukdelerin halli için beş mesele zikredeceğiz:
Birinci mesele
وَكُنتُمْ أَمْوَاتًا “Siz ölü idiniz.”
Bil ki: İnsan, cesedi itibarıyla bir zamanlar âlemde dağılmış cansız zerreler iken, o zerrelerin mahsus bir kanun ve muayyen bir nizamla intizam altına girdiklerini görürsün.
Sonra onları unsurlar âleminde gözden ırak ve sessiz görürken, bir de bakarsın kasd ve hikmete ima eden muayyen bir düstur ve intizamla âlem-i mevalide (canlılar âlemine) intikal ederler.
Sonra, o zerreleri bu âlemde dağınık ve hareketsiz görürken, bir de bakarsın acip bir tarzda bir araya gelip, önce nutfe, sonra ardarda inkılâplarla alaka, mudğa, derken et ve kemik.. hâline geldiklerini görürsün.3 Bunların her biri her ne kadar önceki hâline nisbetle daha mükemmel ise de, ölüdür, meyyittir.
Eğer desen: Ölüm, hayatın olmamasıdır ve sona ermesidir. O zerrelerde hayat yoktu ki hayatları sona ersin?
El-cevap: Kur’ân üçüncü ve dördüncü düğümleri kabule zihni hazırlamak için mecazı tercih etmiştir.
İkinci mesele
فَأَحْيَاكُمْ “Size hayat verdi.”
Bil ki, kudret mu’cizelerinin en acibi ve en dakiki hayattır. Keza hayat, nimetlerin en büyüğüdür, mebde ve meade (Sani’e ve haşre, ilk yaratılışa ve yeniden dirilişe) en açık delildir.
Hayatın dakik olması ve bilinmezlik ciheti
Hayatın en alt mertebesi, bitki hayatıdır. Bunun da ilk dereceleri, tohumdaki ukde-i hayatiyenin (hayat düğümünün) uyanmasıdır. Bu uyanış o derece gözler önünde, umumî ve Hz. Âdemden zamanımıza kadar meluf olmakla beraber, insanların ilminden gizli kalmıştır.
Hayatın en büyük nimet olması
Kendisinde hayat olmayan bir cisim, ancak bulunduğu mekânla ve iç içe olduğu şeylerle münasebettardır, dağ da olsa yetimdir ve tek başınadır. Lakin mesela arı gibi küçük bir cismi görsen, ona hayat girdiğinde birden bütün kâinatla münasebetleri ve değişik nev’ilerle alış- verişi olur. Hatta şöyle diyebilir: “Mekânım olan kâinat, benim mülküm gibidir.”
Çünkü hayvan hayatına intikal ettiğinde, duyularıyla cevelan ettiğini, onlar vasıtasıyla kâinatın etrafında tasarrufta bulunduğunu, bunun sonucu olarak kendisiyle kâinatın envaı arasında bir alâka, karşılıklı bir alışveriş ve muhabbet meydana geldiğini görürsün.
Bilhassa insan tabakasına yükseldiğinde, onun akıl nuruyla âlemlerde cevelân ettiğini görürsün. Cismanî âlemde tasarruf ettiği gibi, ruhanî âlemde de cevelân eder, misal âleminde dolaşır. Kendisi, bu âlemlere misafir olduğu gibi, o âlemler de kendi ruh aynasında temessül ile ona misafir gelirler. Hatta şöyle diyebilir: “Âlem, Allah’ın lütfuyla benim için yaratıldı.”
Böylece, insanın hayatı tenevvü eder, her birinin çok tabakaları bulunan maddi ve manevi, cismanî ve ruhanî hayat tabakalarına uzanabilir.
Buna göre şöyle denilmesi hak olur: Nasıl ki ziya renklerin ve cisimlerin ortaya çıkmasına sebeptir, öyle de hayat dahi bütün varlıkların keşşafıdır ve zuhurlarına bir sebeptir. Hayat bir zerreyi âlem gibi yapar. Hayat, bütün âlemin hiçbir müzaheme ve inkısam (sıkışma ve bölünme) olmadan bir canlıya verilmesine vesiledir. Müzaheme ve inkısam ancak, ekall-i kalil, yani azın azı olan insan nev’inde söz konusudur.4
Hayatın Sani’e ve keza haşre en kuvvetli bir delil olması
Bil ki: Bazı camid zerrelerin yola çıkıp, makûl bir sebep olmadan birden ilk vaziyetlerinden farklı bir şekilde bir heyet ve vaziyete dönüşmeleri muhteşem bir delildir. Hatta hayat en eşref ve en nezih hakîkat olmasıyla, hem mülk cihetinde, hem de melekût cihetinde ne kendisinde bir hısset, ne de üzerinde bir leke vardır. Dolayısıyla iki vechi de latîftir. Öyle ki en cüzî, düşük hayvan hayatı da yücedir. Bu sırdan dolayı hayatla kudret eli arasına zâhiri bir sebep girmemiştir. Çünkü kudretin hayatla mübaşereti, kudretin izzetine aykırı değildir. Zahirî sebeplerin konulması ise -daha önce geçtiği gibi- kudretin izzetini zahir nazarda değersiz görülen şeylerle temastan korumak içindir.
Hayatın mebde ve meada en açık delil olması
Bunu az önce işitmiştin. Burada sana hülasa edeceğim. Şöyle ki:
Kim bu hayata baksa ve nazarıyla birbirine terettüp eden hayatın geçirdiği tavırlara, cisimlerin en basit suretlerine kadar gitse, zerreler âleminde dağınık cüzler görür, sonra, bunların unsurlar âleminde başka sûretler giydiğini müşahede eder. Sonra, mevalîd (canlılar) âleminde onlara başka vaziyette rastlar. Sonra onlarla nutfe, sonra alaka, sonra mudğa olarak karşılaşır. Sonra birden onların acip bir inkılâp geçirdiklerini ve bir sûret giydiklerini görür. Bütün bu inkılâplarda, muayyen kanunlar çerçevesinde muntazam hareketler olduğunu fark eder. Onların bu hâllerinden anlaşılır ki, daha işin başında her bir zerre, geldikleri yer için muayyen idi. Sanki canlının cesedinde münasip yere gitmek için muvazzaf idi. Zihin buradan anlar ki, onlar bir kast ile sevk ediliyorlar, bir hikmet ile gönderiliyorlar.
Bunu gördükten sonra ikinci hayat onun nazarında çok dereceler daha ehven, daha kolay ve daha mümkün görülür, kalbi tarîk-ı evlâ ile tam bir kanaat getirir.
İşte bu cümle, sonraki cümleye delil gibidir.5
Hepsi beraber, “nasıl inkâr edersiniz?” ifadesinden anlaşılan küfre karşı bir burhandır.
Üçüncü mesele
ثُمَّ يُمِيتُكُمْ “Sonra sizi öldürecek.”
Bil ki: اَلَّذ۪ى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ “Allah, ölümü ve hayatı yarattı” (Mülk, 2) ayeti, ölümün idam ve adem-i sırf olmadığına delâlet eder. Ölüm, İlâhî bir tasarruftur, yer değişikliğidir, ruhun beden hapsinden salıverilmesidir.
Keza, nev-i beşerde şimdiye kadar vücut bulan gayr- madut emareler ve meydana gelen gayr-ı mahdut işaretler zihinlerde şu kanaati ve hadsi bırakmıştır ki, ölümden sonra insanın hayatı bir cihetle devam eder. Onda devam eden ise ruhtur. Bu zâtî hassanın bir ferdde bulunması, -zâtî olduğu cihetle- bütün nev’de bulunduğuna bir delil olur. Buradan da, mucibe-i şahsiye, mucibe-i külliyeyi gerektirir.6 Bu durumda, ölüm dahi hayat gibi bir mu’cize-i kudret olur. Yoksa ölüm, hayat şartlarının olmaması sebebiyle meydana gelen bir yokluk değildir.
Eğer desen: Ölüm nasıl nimet olur, neden nimetler arasında sayılmıştır?
El-cevap:
1-Ölüm ebedi saadetin mukaddimesidir. Bir şeyin mukaddimesi, güzellik veya çirkinlik yönüyle o şeyin hükmünü alır. Çünkü vacibin kendisine mütevakkıf olduğu şey de vaciptir,7 harama yol açan şey de haram olur.8
2-Mutasavvıflardan ehl-i tahkik nezdinde ölüm, insanın muzır hayvanlarla dolu bir hapishaneden, geniş sahraya çıkması gibi bir kurtuluştur.
3-Ölüm, nev-i beşer itibarıyla da büyük bir nimettir. Şayet ölüm olmasa, insanoğlu dehşetli sefaletlere düşerdi.9
4-Ölüm, bazı şahıslar itibarıyla talep edilen bir nimettir. Çünkü acz ve zaaf sebebi ile, ayrıca unsurların şefkat etmemesi yüzünden nice insan hayatın yüklerini kaldıramaz, belâların baskısına dayanamaz. Bu durumda ölüm, ona bir kurtuluş kapısı olur.
Dördüncü mesele
ثُمَّ يُحْيِيكُمْ “Sonra sizi diriltecek.”
Bil ki: رَبَّنَٓا اَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَاَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ “Ya Rabbena, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin” (Mümin, 11) ayetinin işareti, keza Kur’anın veciz anlatması da nazara alınarak konumuz olan ayetin peşinden gelen “sonra O’na döndürüleceksiniz” ayetinin remzi beraber düşünülürse, ayetin bu kısmı haşirdeki hayata delâlet ettiği gibi, kabir hayatına da ima eder.
Eğer desen: Bir insan yakılsa ve külü havaya savrulsa, onun için kabir hayatı ve azabı nasıl tasavvur edilebilir?
El-cevap: Ehl-i sünnet ve’l- cemaata göre, hayat için bünye şart değildir. Dolayısıyla, ruhun bazı zerrelere taalluku mümkündür.
Eğer desen: Cenazenin göğsüne bir yumurta bırakılsa ve günlerce bekletilse, hiçbir hareket görülmediği hâlde, nasıl olur da kabir azabı tasavvur edilebilir?
El-cevap: Âlem-i misale dair deliller serdedilmişti.10 Hatta misal âleminin vücudu, muhakkik ilahiyyun nezdinde katîdir. Bu âlemin hassası, manaları cisim, arazları cevher ve değişkenleri sabit hâle çevirmesidir. Şehâdet âleminden ona bakan gözler,
-Sadık rüya,
-Sadık keşif,
-Şeffaf cisimlerdir. Bunlar, misal âlemine işaret eder.
Sonra berzah âlemi, kendisinin bir timsali olan misal âleminden daha sabittir. Bu âlemin zılli rüya âlemidir. Rüyanın da zılli hayal âlemidir. Bunun da naziri, ayna gibi şeffaf cisimlerdir.
Bunu anladığında rüya âlemine bak, senin yanında sakin, sessiz uyuyan bir şahsa dikkat et. Ama o rüya âleminde savaşıyor, vuruşuyor ve sonunda yaralanıyor veya yılan onu sokmuş, ızdırap duyuyor. Şayet onun rüyasına girme imkânın olsa “ey rüya gören kişi! Canını sıkma, öfkelenme. Bu hakîkat değil” desen, bin yemin de etsen sana inanmayacak ve sana şöyle diyecektir: “İşte bu elem, bana acı veriyor, bu da yaram! Elinde kılıç olan şu adamı görmüyor musun? Görmüyor musun, yılan bana hücum ediyor?”
İşte bu kimseye, omuzundaki bir ağrı veya başındaki nezle, bu şekilde yaralayıcı bir kılıç olarak tecessüm etmiştir, çünkü netice birdir. Veya kalbine elem veren hıyanet manasını yılan libasında tasavvur etmiştir, çünkü elem birdir.
İşte ey arkadaş! Bunu misal âleminin gölgesi olan rüyada gördüğün hâlde, ondan kat kat daha ziyade sabit ve bizden daha uzak bir hakîkat olan berzah âleminde olmasını niye tasdik etmiyorsun?
Tefsirinde bulunduğumuz ثُمَّ يُمِيتُكُمْ “sonra sizi diriltecek” ayeti, ahiret hayatına bakan yönüyle ise şöyledir:
Bil ki: Ahiret hayatı, bütün âlemin bir neticesidir. Şayet ahiret hayatı olmazsa hakîkat sabit olmaz, nimetin nikmete dönüşmesi gibi hakikatler ters yüz olur.
Ahiretin delillerini وَبِاْلاٰخِرَةِهُمْ يُوقِنُونَۜ “Ve ahirete de onlar yakînen inanırlar” ayetinde hülasa etmiştik. (Bakara, 4)
Beşinci mesele
ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ “Sonra O’na döndürüleceksiniz.”
Bil ki: Sonsuz kudret sahibi Yaratıcı, şu âlem-i kevn ü fesadda dakik hikmetler için zıdları cem etti ve izzetini izhar için zahiri sebepler ve vasıtalar koydu, böylece sebep- sonuç silsilesi ortaya çıktı.11
Sonra kâinat haşirde tasaffi edip hizip hizip ayrıldığında sebepler kalkar, vasıtaların görevi biter, perde kaldırılır, böylece her şey Saniini görür, Malik-i hakikisini tanır.
Cümlelerin nazmını hülasa için bir zeyl
Bil ki: Allah Teâla onların küfürlerini كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ “nasıl Allahı inkâr edersiniz?” ifadesindeki istihbari istifham yoluyla inkâr edip, insanları buna taaccübe çağırdı. Ardından vav- ı hâliyeden (hâl bildiren vav harfinden) sonra gelenlerle tamamı ve her biri imanı gerektiren dört büyük inkılâbı göstererek buna delil getirdi.
Bu inkılâplardan her biri çok tavır ve mertebeleri müştemildir, peşindeki inkılâba mukaddime ve hazırlayıcıdır. İlk inkılâptaki ilk tavırdan, son inkılaptaki son tavra kadar canlının cesedinin aslı daima yenilenir, bir kabuğu bırakır, daha mükemmelini giyer, sonra onu çıkarır, daha âlâ bir sûret giyer, sonra onu da bırakır, daha güzelini giyer ve hakeza…
Böylece o daima daha kâmil olanla sûretini değiştirir, en ileri duruma ulaşır, ebedi saadetin takarruruyla kemâlini bulur, tam bir istikrar kazanır.
Bütün bunlar belli bir nizamla ve muntazam bir kanunladır.
Kur’ân bu ayetiyle, bu inkılâplardan ilkine وَكُنتُمْ أَمْوَاتًا “sizler ölüler idiniz” diyerek işaret etti. Bu, hayat merhalesine kadar çok tavırları içine alır.
فَأَحْيَاكُمْ “O size hayat verdi” ikinci inkılâba delâlet eder. Bu, âlemin en hayret verici bir hakîkatidir. Bu da ölüme kadar çok tavırları içine alır.
ثُمَّ يُمِيتُكُمْ “Sonra sizi öldürecek” Bu, ahirette dirilişe kadar süren berzah âlemindeki tavırları ifade eder.
ثُمَّ يُحْيِيكُمْ “Sonra sizi diriltecek” Bu, Allah’a dönmeye kadar devam edecek olan kabir ve haşrin tavırlarını içine alır.
ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ “Sonra O’na döndürüleceksiniz.”
Bu inkılâplara dikkatle bakan, inkâra nasıl cesaret eder?
Cümleleri meydana getiren kelimelerin nazmı
كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ “Nasıl Allah’ı inkâr edersiniz ki…”
كَيْفَ ” “Nasıl”
Buradaki istifham, zihinlerini kabahatlerine yöneltmek içindir. Ta ki kendilerine bakıp insafa gelsinler, ikrar etsinler.
“Nasıl?” ifadesi bunun lazımı olan halin inkârıyla küfrün ademine istidlale bir işarettir.12
تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ “Allah’ı inkâr edersiniz?”
“Nasıl inkâr edersiniz?” deki hitap, daha önce geçtiği gibi Allah’ın gadabının şiddetine bir imadır. “Nasıl iman etmezsiniz?” yerine böyle denilmesi onların şiddetli inatlarına bir işarettir. Çünkü o kadar delilleri olan imanı terk ediyorlar, batıl olduğuna nice deliller olan küfrü ise kabulleniyorlar! Bu ifadedeki hâl bildiren وَ (vav) mukadder bir cümleye işaret eder. Çünkü iki cümle mazi, diğer iki cümle ise gelecekle alâkalıdır. Her ikisi de, hâlin hâl sahibinin amiline mukareneti kuralına uygun değildir. Öyleyse şu mana mukadderdir: “Hâlbuki biliyorsunuz…”13
Eğer desen: Onlar ölümü ve ilk hayatı bilmekle beraber, bunların Allah’tan olduğunu bilmiyorlar. Bunun gibi ikinci hayatı ikrar etmiyorlar, Allah’a dönmeyi tasdik etmiyorlar?
El-cevap: Cehaleti izale edecek deliller açık olduğunda, bilmeyen kişinin bilen gibi kabul edilmesi belâğat kurallarından biridir. Dolayısıyla, ilk ölüm ve ilk hayat tavırlarını düşünmek, Sani’i ikrara zorlayıcı olması ve bu tavırları bilmek ikinci hayata zihni ikna etmesi sebebiyle, sanki onlar bu silsileleri bilmiş kimseler gibi oldular.
وَكُنتُمْ أَمْوَاتًا “Sizler ölü idiniz”
Bu ifadedeki hitap, onlar için zerreler âleminde de bir vücud ve taayyün olduğuna bir işarettir. Yoksa zerreler tesadüfen bir araya toplanıp onların vücudu hâline gelmemiştir.
“Sizler bir zamanlar cansızdınız” veya “zerreler hâlinde idiniz” yerine “Sizler ölü idiniz” denilmesi لَمْ يَكُنْ شَيْئًا مَذْكُورًا “o insan bir zamanlar kendisinden bahsedilen bir şey değildi” manasına bir imadır. (İnsan, 1)
فَأَحْيَاكُمْ “O size hayat verdi.”
Eğer desen: Ayette فَ takib ve ittisal içindir. Hâlbuki bu kadar farklı tavırlar ve hayata gelinceye kadar uzun bir mesafe vardır?
El-cevap: Ayette فَ harfi Sani’in varlık delilinin menşeine işaret içindir. Şöyle ki: Hiçbir makûl sebebin tavassutu olmaksızın insanın cansız zerrelerden birden canlı hâle dönüştürülmesi, zihni Sani’i ikrara zorlar.
Keza, henüz hayat verilmezden önceki ölüm tavırları nakıstır, sabit bir şey değildir. Bunun da gereği, bu şekilde takib bildiren فَ ile anlatılmasıdır.
“Böylece siz hayat sahibi oldunuz” yerine فَأَحْيَاكُمْ “O size hayat verdi” denilmesi tasrih içindir. Yani, “hayat sahibi oldunuz. Bu ise Saniin kudreti dışında mümkün değildir. Öyleyse netice veriyor ki, hayatı veren Allah’tır.”
ثُمَّ يُمِيتُكُمْ “Sonra sizi öldürecek”
“Sonra ölürsünüz” yerine, “Sonra sizi öldürecek” denilmesi, -daha önce geçtiği gibi- ölümün, kaderin ölçüsüyle İlâhî kudretin büyük bir tasarrufu olduğuna bir işarettir. Görmez misin, ömr-ü tabiisini bitirip ölen ekall-i kalildir. Zihin buradan anlar ki, ölüm tabiî bir netice değildir. Ölüm cesedin dağılmasıdır, yoksa ruhun faniliği değildir, bilakis ruhun serbest kalmasıdır.
ثُمَّ يُحْيِيكُمْ “Sonra sizi diriltecek.”
Ayetteki “sonra” ifadesi, hayret verici durumlarla dolu berzah âleminin araya girmesine bir işarettir.
ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ “Sonra O’na döndürüleceksiniz.”
Burada “sonra” anlamındaki ثُمَّ büyük perdenin tavassutuna işarettir.14
إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ “Ona Döndürüleceksiniz” kısmı ise perdenin açılmasına, sebeplerin tardına, vasıtaların ortadan kaldırılmasına işarettir.
Eğer desen: Allah’a dönmek, öncesinde O’ndan gelmeyi iktiza eder. Buradan bazıları ittisal vehmine kapıldı15 ve ehl-i tasavvufun bazısı şüpheye kapıldı.
El-cevap: Dünyada bir vücud ve bu vücudun devamı vardır. Ahirette de bir vücud ve bu vücudun devamı olacaktır. Dünyada insanın varlığı, vasıta olmaksızın kudret elinden sudur eder. Ama vücudun devamı ise, şu âlem-i kevn ü fesadda tahlîl, terkip, tasarruf ve tahavvülle kuşatılmıştır. Daha önce zikredilen hikmet sebebiyle, bir takım sebepler ve vasıtalar araya girer.
Ama ahirette ise, hem vücud, hem de levazım ve terkipleriyle vücudun devam ve bekası bizzât kudret elinden zuhura gelir. Her şey orada Mâlik-i hakikisini tanır.
İşte buna dikkat ettiğinde, “Allah’a dönmenin” ne demek olduğunu bilirsin.
1 Buradaki vacip, fıkıhtaki anlamıyla olmayıp, “zorunludur, kaçınılmazdır” gibi anlamlara gelir.
2 Yani “Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki…” derken, bundan maksat onların nasıl inkâr ettiklerini sormak olmayıp, Allah’ın aslında inkâr edilemeyeceğini, inkâr edilmemesi gerektiğini bildirmektir. Ayrıca, buna rağmen hâlâ inkâr ederlerse bunun vahim sonuçları olacağına bir işaret söz konusudur. “Nasıl inkâr edersiniz…” denilmesinde “hayır, inkâr edemezsiniz!” manası vardır. Tehdit yönüyle ise “inkâr ederseniz sonuçlarına katlanırsınız” mesajı verilmektedir.
3 Nutfe, alaka ve mudğa, insanın ana rahminde geçirdiği farklı merhalelerdir. İnsan bir tek hücre hâlinden, bütün azaları teşekkül etmiş bir hâle gelinceye kadar bu merhalelerden geçer.
4 Aslında dünya çok geniş ve hepimize yetecek kaynaklara sahipken, insanlar hırs göstererek birbirlerine zahmet verirler, hatta dövüşürler.
5 Yani, “size hayat verdi” cümlesi daha sonra gelen “sizi diriltecek” cümlesine bir delildir.
6 Yani, her hangi bir şahsın bekasını gerektiren bir durum, insan nev’inin bekasını gerektirir. Mantık diliyle bu şöyle ifade edilir:
-Ahmed’in ruhu bakidir.
-Ahmed bir insandır.
-Öyleyse insanların ruhu bakidir.
7 Mesela, Allah yolunda cihad farz olduğu gibi, bununla ilgili gerekli alt yapıyı kurmak da farzdır. Zira “bir şey sabit olduğunda levazımıyla sabit olur.”
8 Mesela zina haram kılındığı gibi gibi, zinaya yol açan durumlar da haram kılınmıştır.
9 Mesela, Hz. Âdemden günümüze kadarki bütün insanlar yaşıyor olsa, yeni dünyaya gelenler dışında herkes ihtiyar olurdu. Dünya insanı ürkütür, hayat bir işkenceye dönerdi.
10 Bediüzzaman Muhakemat isimli eserinde Kaf Dağının anlatırken âlem-i misalle ilgili geniş açıklamalar yapmıştır. Misal âlemi: Dünyadaki her şeyin ve yapılan bütün fiillerin yansıdığı âlem. Misal âlemi, “ruhlar âlemi ile cismanî âlem arasındaki geçit âlemi” diye tarif edilir. Yani, her ikisine de birer yönüyle benzer. Nasıl toprak sudan daha katı, taştan daha latîf ise, misal âlemi de şu görünen âlemden daha latîf, ama ruhlar âleminden daha kesiftir. Bu mahiyetiyle, iki âlem arasında bir berzah gibidir. Yine, hem ruhlar âlemiyle hem de şu görünen âlemle ilgisi bakımından misal âlemi, bir köprü âlemdir.
11 Sebep – sonuç silsilesi: Cenab-ı Hak sonuçları sebeplere bağlamıştır. Normal şartlar altında sebep olmadan sonuç alınmaz ve gerekli sebepler bulunduğunda sonuçlar gerçekleşir. Ama şunu unutmamak lâzım: Allah, kendi koyduğu sebeplerin mahkûmu değildir. Dilediğinde sebepleri devre dışı bırakabilir. Peygamberlerde görülen mu’cizeler ve velilerde görülen kerametler buna bir delildir.
12 Hata yapan birine “nasıl böyle yaparsın?” dediğimizde, “yapmamalıydın” manası vardır.
13 Yani, “sizler bir zamanlar ölü idiniz, Allah size hayat verdi. Bunu bildiğiniz hâlde, nasıl Allah’ı inkâr edersiniz?”
14 İnsan dünyada Allah’ı perdeli olarak bilir. Mesela, hastalıklar Hz. Azraile, Hz. Azrail ise ruhların kabzedilmesine perdedir. Gerçekte ise ölümü takdir eden Allah’tır. Yoksa Hz. Azrail, canının istediği zaman can alan bir yetkili olmayıp, kendine verilen talimata göre hareket eden bir görevlidir. Bir hadiste, Cenab-ı Hakk’ın nurdan yetmiş perde ile perdeli olduğu, şayet bu perdeleri kaldırsa, nurunun her göz sahibinin gözünü yakıp görmez hâle getireceği ifade edilir. (Gazali, Kavaidu’l- Akaid, s. 112; Râzî, XXIII, 230- 231.) Bir başka hadiste ise, Cenab-ı Hak için nurdan ve zulmetten yetmişbin perde olduğu bildirilir. (Râzî, XXIII, 230- 231) Arapçada yedi, yetmiş, yediyüz gibi ifadeler kesretten kinaye kullanıldığı gerçeğinden hareketle, bu farklı rakamların çokluk manasını taşıdığını söyleyebiliriz. Bediüzzaman, bu zulmanî ve nuranî perdeleri, “maddî ve ekvanî, esmaî ve sıfati perdeler” şeklinde değerlendirir. (Sözler, s. 182)
15 İttisal, “bitişmek ve beraber olmak” gibi anlamlara gelir. Bazı ehl-i tasavvuf, Allah’ta fani olmayı anlatırken, insanı âdeta O’nunla bütünleşir bir tarzda tasvir etmişlerdir. Bu ise batıldır.
