11. DERS: KÂFİRLER HAKKINDA

Nazm ciheti

Bil ki: Zât-ı Ehadin ezeli sıfatlar âleminde iki tecellisi vardır: Cemalî ve Celâlî.

Cemal ve celâl, fiillerin sıfatları âleminde tecellisiyle lütuf ve kahr, hüsün ve heybet tezahür eder.

Sonra bunların fiiller âlemine initafıyla (yönelmesiyle) اَلتَّخْلِيَةُ ve اَلتَّحْلِيَةُ1 tezyin ve tenzih doğar.

Sonra ahiret âlemine ıntıbaıyla (uyumuyla) lütuf cennet ve nur, kahr ise cehennem ve nar (ateş) olarak tecelli eder.

Sonra zikir âlemine inikâsıyla: zikir, hamd ve tesbih şeklinde kısımlara ayrılır.

Sonra bunların kelâm âleminde temessülüyle, emr ve nehiy şeklinde tenevvü eder.

Sonra bunların irşad âlemine irtisamında, terğip ve terhip, tebşir ve inzar ortaya çıkar.2

Sonra bunların vicdanda tecellisinde reca ve havf, yani ümit ve korku tecelli eder ve hakeza…

Sonra irşadın gereği, “beyne’l – havf ve’r – reca” yani korku ve ümit arasında dengeyi devam ettirmektir. Ta ki ümit ile kuvvelerini sarfederek gayrete gelsin, korku ile de haddini aşmaktan kurtulsun. Böylece, ne çaresiz oturup kalacak şekilde rahmetten ümidini kessin, ne de yoldan çıkıp hiçbir şeye aldırmaz bir şekilde azaptan emin olsun.

İşte bu müteselsil nüktelerden dolayıdır ki, Kur’ân ne zaman terğipte bulunmuşsa peşinden terhip getirmiş, ne zaman ebrarı (iyi kimseleri) medhetmişse, peşinden füccarı kınamıştır.

Eğer desen:

اِنَّ الابْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ  وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَفِي جَحِيمٍ “Şüphesiz ebrar (iyiler) nimetlerle dolu cennette ve füccar (kötüler) ise cehennem ateşindedir.” (İnfitar, 13-14) ayetinde atıf var. Burada olmaması nedendir?

El-cevap: Atfın güzelliği, münasebetin güzelliğine bakar. Münasebet güzelliği ise, kelâmın sevk ediliş maksadına göre farklı farklı olur. Dolayısıyla her ikisinde maksad farklı olduğundan, burada atıf uygun olmamıştır. Çünkü mü’minlerin medhi Kur’ân’ın medhini netice verir, ona bir mukaddime ve bir neticedir, onun için sevk edilmiştir. Ama kâfirlerin zemmi ise terhip, yani korkutmak ve sakındırmak içindir, Kur’ân’ın medhiyle bir bağı yoktur.

Sonra bu ayetin eczasının nazmında mündemiç olan letaife bak!

Önce إِنَّ veاَلَّذ۪ينَ ile ünsiyet et.3 Çünkü bu ikisine Tenzîl’in menzillerinde çokça rastlayacaksın. Kur’ân, bir şekilde ayetlerinde bunlara sıkça yer vermiştir. Zira -her bir yerde oraya has nükteler dışında- bunlarda genel iki belâğat cevheri bulunur.

إِنَّ ye gelince: Bunun şe’ni hakîkata nüfuz ile sathı delmek ve hükmü ona ulaştırmaktır. Sanki iddianın kökü hak ile birleşmiştir. Mesela, إِنَّ هٰذَا كَذَا “Şu, gerçekten şöyledir” dediğinde, “bu hüküm ve iddia ne hayali, ne uydurma, ne itibarî, ne de ihdas edilmiştir. Aksine o; sabit, geçerli gerçeklerdendir.” demiş olursun.

إِنَّ “İnne tahkik içindir” denilmesi, bu hakîkat ve hasiyetin bir unvanıdır. Buradaki hususî nükte ise, ayetin muhatabında bu hükümle ilgili şek ve inkâr olmamakla beraber, şek ve inkârı red için gelen إِنَّ ile ifade edilmesi Hz Peygamberin onların iman etmelerini şiddet-i hırsla istemesine işarettir.

اَلَّذ۪ينَ “O kimseler…”

Bil ki: اَلَّذ۪ينَnin şe’ni, kendilerinde bulunan garabet ile beraber,4 gözden önce aklın hissettiği, henüz tam teşekkül etmeyip bilakis değişik şeylerin birbiriyle imtizacından ve bazı sebeplerin birbirine destek olmasından meydana gelen yeni hakîkate işarettir. Bundan dolayı, hakîkatleri yenileyen inkılâba işaret ve tasvir vasıtaları içinde اَلَّذ۪ي lafzının dillerde çok dolaştığını ve deveran ettiğini görürsün.

Hakikatlerin müessisi olan Kur’ân tecelli ettiğinde pek çok nev’iler silindi ve mevsimleri bitti, bunlara bedel başka nev’iler teşekkül etti, başka hakikatler doğdu.5

Görmez misin, cahiliye zamanında ilişkiler millî rabıtalar üzerine teşekkül etmişti ve içtimai hakikatler de kavmî taassuplar üzere doğmuştu. Kur’ân geldiğinde, bu rabıtaları kesti attı, bu tür içtimai hakikatleri ortadan kaldırdı. Onlara bedel, fasılaları (ayırıcı özellikleri) dinî rabıtalar olan hakikatler tesis etti. Buna dikkat et!

Kur’ân güneşi insanlık âlemine doğunca, kalpler O’nun ziyasıyla çiçek açtı, O’nun nuruyla meyve verdi. Böylece mü’minler nev’inin faslı olan (onlara has) nuranî bir hakîkat meydana geldi.

Sonra, bazı nefisler habisliği sebebiyle, bu ziyanın karşısında kokuştu, buradan da inkâr edenlerin hassası olan zehirli bir hakîkat tevellüd etti.

Keza iki اَلَّذ۪ينَ arasında bir tenasüp vardır.6

Bil ki: اَلَّذ۪ينَ de elif-lâm gibi beş manayı ifadede kullanılır.7 Bunların en meşhuru, ahd, yani belirliliktir. Dolayısıyla buradaki اَلَّذ۪ينَ Ebu Cehil, Ebu Leheb, Ümeyye Bin Halef gibi inkâr üzere ölen küfrün önderlerine bir işarettir. Buna göre, ayette gayptan haber vermek vardır.

Bu gibi söz incelikleri bir takım lem’alardır. Bunlardan, Kur’ân’ın manevi i’câzının dört nev’inden bir nev’i ortaya çıkar.8

كَفَرُوا “İnkâr ettiler” lafzına gelince, bil ki:

Küfür, Peygamberin getirdiklerinden kesin olduğu bilinen herhangi bir şeyi inkârdan hâsıl olan bir karanlıktır.

Eğer desen: Kur’ân, zaruriyattandır. Bununla beraber niçin manalarında ihtilaf edilmiştir?

El-cevap: Kur’ân’ın her bir kelâmı için üç hüküm vardır:

1-“Bu, Allah’ın kelâmıdır.”

2-“Bu kelâmın murad ettiği mana haktır.”

Bunlardan herhangi birini inkâr küfürdür.

3-“Bu kelâmın manası şudur.”

Eğer bu mana muhkem veya müfesser ise, buna vakıf olduktan sonra inanmak vaciptir, inkâr etmek ise küfürdür.9

Eğer başka manaya ihtimali olan zâhir veya nass ise, keyfi olmamak şartıyla başka bir te’vile binaen o manayı kabul etmemek küfür değildir.10

Mütevatir hadis de ayetin benzeridir,11 ancak hadisle ilgili olarak ilk hükmün inkârı meselesinde farklılığa dikkat etmek gerekir.12

Eğer desen: Küfür cehildir. Hâlbuki Tenzilde (Kur’ân’da Hz. Peygamberle ilgili olarak) يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَاءَهُمْ “Onlar Onu (peygamberi) kendi evlatlarını tanıdıkları gibi tanırlar” (Bakara, 146) denilmiş. İkisini nasıl tevfik edeceğiz?

Elcevap: Küfür iki kısımdır:

1-Küfr-ü cehlî. Yani, bilmiyor, inkâr ediyor.

2-Küfr-ü cuhûdî. Yani, biliyor, ama kabul etmiyor. Yakîni var, ama inanmıyor. Tasdik ediyor, lakin vicdanı izanda bulunmuyor. Buna dikkat et!

Sual: Şeytanın kalbinde marifet var mıdır?

Cevap: Hayır. Fıtrî san’atının hükmüyle kalbi daima saptırmakla meşguldür, aklı da daima küfrü telkin etmeyi tasavvur eder. Bu meşguliyet hiç kesilmez, şu tasavvur hiç ortadan kalkmaz ki, kalbine marifet girebilsin.

Sual: Küfür kalbe ait bir özelliktir. Bu durumda zünnar bağlamak13 veya ona kıyas edilen şapka nasıl küfür olur?

Cevap: Şeriat gizli şeylere emarelerle itibar eder, hatta bu sırdan, zahiri sebepleri illet makamına koymuştur. İşte, bazı türü rükûa mani olan zünnar giymekte ve secdeye engel olan şapkayı takmakta, ubudiyetten istiğna alâmeti; kâfirlerin gidişatını ve dinlerini beğenmeyi ima eden kendini onlara benzetmek vardır. Gizli olan küfür özelliğinin olmayışına kat’i hükmedilemediğinden, zâhir olanla hüküm verilir.

Sual: İnzar (uyarmak) fayda vermeyecekse mükellef kılmak niye?

Cevap: Aleyhlerinde delil olup onların ilzamı için.14

Sual: Onların küfürde şiddetli inadını haber vermek, onların iman etmelerinin imkânsız oluşunu gerektirir. Bu, muhal bir şeyi teklif etmek olmaz mı?

Cevap: Tafsili geleceği üzere, onlarla ilgili bu haber, keza İlâhî ilim ve irade, sebepten ayrı müstakil bir şekilde onların küfrüne taalluk etmez, ancak onların kendi iradeleriyle küfrü tercih etmelerine taalluk eder. Buradan hareketle şöyle denilir:

اَلْوُجُوبُ بِالْاِخْتِيَارِ لَا يُنَافيِ الْاِخْتِيَارَ Seçmeye mecbur olmak, iradeyi ortadan kaldırmaz.”15

Sual: İman etmeyeceklerine iman etmeleri paradoksa benzer aklen muhal bir durumdur.16

Cevap: Onlar ayrıntılarla mükellef değillerdir ki, muhal lâzım gelsin!17

Sonra, onların inkârlarının geçmiş zaman sığasıyla كَفَرُوا “İnkâr ettiler” şeklinde gelmesi, kendilerine hak tebeyyün ettikten sonra küfrü seçtiklerine bir işarettir. Bundan dolayı uyarmak artık fayda vermemektedir.

سَوَاءٌ “Birdir” kelimesi “Senin uyarman, fayda vermemek veya fayda vermek hususunda uyarmaman gibidir” manasından mecazdır. Yani, onları uyarmayı veya uyarmamayı zorunlu kılan bir durum yoktur.

عَلَيْهِمْ “Onlara”

Bu ifade, onların tamamen dünyaya yöneldiklerine, bundan dolayı başlarını kaldırıp da amirlerine (imana gelmelerini isteyen Hz. Peygambere) kulak vermediklerine bir imadır.

Ayrıca bu ifadede, şu manaya bir remiz vardır: “(Ey Peygamber) Uyarmak veya uyarmamak senin için eşit değildir. Çünkü tebliğde sana tam bir hayır vardır.” Zira مَا عَلَى الرَّسُولِ إلاَّ البَلَاغُ “Peygambere düşen ancak tebliğdir.” (Maide, 99)

أَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ “Uyarsan da uyarmasan da”

Ayette hemze ve أَمْ harfi her iki hâlin eşit olduğunu ifade eder. Bu durumda bu ikisi ya birinci سَوَاءٌ ü te’kiddir veya zikrolunan uyarma ve uyarmama, kısımları itibariyle değerlendirildiğinde yeni bir manayı tesistir.

Sual: Peki, uyarıp uyarmamanın eşit olmasını niçin soru şekliyle ifade etti?18

Cevap: Yaptığı işte bir fayda olmadığını latîf, mukni bir şekilde muhatabına hatırlatmak istediğinde soru sorman gerekir, ta ki onun zihni kendi fiiline yönelsin, oradan da işin sonuna intikal etsin, böylece mutmain olsun.

Ayette istifham ile müsavatın alâkası, soru sormanın böyle bir eşitliği tazammun etmesindendir. Çünkü soru soranın ilminde o şeyin varlığı ve yokluğu müsavidir.

Ayrıca, çoğu kere cevap, bu zımnî müsavat olur.

Sual: أَأَنذَرْتَهُمْ de inzarı, yani uyarmayı niçin geçmiş zaman sığasıyla ifade etti?

Cevap: “Ya Muhammed, daha önce denemiştin. Bunu da ona kıyas et” diye nida etmek için.

Sual: أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ “Uyarmasan da”

Uyarmamanın bir faydası olmayacağı açık iken bunun ayette zikri nedendir?

Cevap: Uyarmak bazen muhatapta ısrarı netice verebildiği gibi, bazen de sükût etmek onu insafa getirebilir.

Eğer desen: Peygamber beşîr ve nezîr yani hem müjdeleyici hem de uyarıcı olduğu hâlde, burada sadece uyarma cihetinin nazara verilmesi nedendir?

El-cevap:

-Çünkü küfre uygun olan uyarmaktır.

-Keza, zararın def’i menfaatin celbinden önce gelir ve tesiri daha fazladır.

-Ayrıca, burada uyarmak muhatabın hayalini harekete geçirir, ayetin sonunda bildirilen لَا يُؤْمِنُونَ “Onlar iman etmezler” hükmünden sonra, “onları müjdelesen de müjdelemesen de” manasını almaya ve devşirmeye ikaz eder.

Sonra bil ki: Nasıl ki her bir hüküm için harfî bir mana ve gizli bir maksat vardır.19 Onun gibi, (belli bazı kâfirlerin iman etmeyeceğini bildiren) bu kelâm için de uçuşan manalar ve bir sevk ediliş maksadı vardır. O da:

-Hz. Peygamberden yükü hafifletmek,

-zorluğu azaltmak,

-önceki peygamberleri model almak sûretiyle O’nu tesellidir. Çünkü onların çoğuna da böyle hitap edilmiştir. Hatta Hz. Nuh, sonunda şöyle beddua etmiştir:

رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا “Ya Rabbi, yeryüzünde bir tek kâfir bile bırakma.” (Nuh, 26)

Ayrıca, Kur’ân ayetleri birbirine bakan aynalar gibidir ve peygamber kıssaları, ayın etrafındaki hâle misali Hz. Peygamberin hâline bakar. Sanki (tefsirini yaptığımız) bu kelâm şunu söylüyor:

Bu, fıtrî bir kanun-ı İlâhîdir, buna boyun eğmek gerekir.”

Bu tahlilden sonra bil ki:

Bu ayet ve peşinden gelen ayet, esas noktalarının işaretiyle,

-Küfrü takbih ve terzil,

-Ondan zımni olarak nefret ettirmek,20

-Ona düşmekten zımni bir yasaklama,

-Küfür ehlinin zilletini göstermek,

-(Onların bir kısmının) küfür hâlinin devamını tescil,

-Küfürden sakındırmak,

-Ve küfür ehlini tehdid için sevk edilmiştir.

Ayrıca ayetin kelimeleri, küfürde çok büyük musibetler, cesim nimetlerin kaybı, şiddetli elemlerin meydana gelmesi, âli lezzetlerin zevali manalarını ilan ettiği gibi, açık bir şekilde de küfrün en habis ve zararlı şey olduğunu ifade eder. Çünkü:

كَفَرُوا “Onlar inkâr ettiler.”

Onlar iman etmediler” demek yerine “onlar inkâr ettiler” denilmesi, onların iman etmemekle, ruh cevherini ifsad eden bir musibet ve elemlerin kaynağı olan küfür zulmetine düştüklerine işaret eder.

يُؤْمِنُونَ لَا “Onlar iman etmezler”

Onlar küfrü terk etmezler” demek yerine “onlar iman etmezler” denilmesi, onların bu mahrumiyetleri ile beraber, bütün saadetlerin menbaı olan imanı ellerinden kaçırdıklarına işaret eder.

خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ “Allah onların kalplerini mühürlemiştir.”

İman nuruyla meydana gelen İlâhî hakîkatlerin tecellisiyle hayat, ferah, sürur ve kemâlatı bulan kalp ve vicdan inkâra saparsa; zararlı, muzır hayvanlar ve haşerelerle dolu ürkütücü bir harabe hâline gelir. Bunun sonucu olarak, sakınılması için kapısı kilitlenir ve mühürlenir, akrep ve yılanlara terk edilir.

وَعَلَى سَمْعِهِمْ “İşitmelerini de.”

Bu ifade ile küfür sebebiyle kulağa ait büyük bir nimeti kaçırdıklarına işaret edilmiştir. Çünkü iman nuru kendisinde yerleştiğinde ve ona dayandığında; âlemdeki bütün nidaları hissetmek, onların zikirlerini anlamak, kâinatın seslerini duymak, tesbihatını fehmetmek kulağın şanındandır. Öyle ki,

-rüzgârların esişindeki terennümattan,21

-bulutlardaki gök gürültüsünün naralarından,

-denizin dalgalarının nağmelerinden,

-taşların tıktıkasının çıkardığı sadalardan,

-yağmurun nüzulünün şıpıltılarından

– Ve kuşların cıvıltılarından Rabbani bir kelâm duyar, ulvî bir tesbih işitir. Kâinat ona sanki büyük bir musiki dairesi olur, kalbinde ulvî bir hüzün, ruhani bir aşk coşkusu meydana getirir. Dostları ve enisi olanları hatırlamakla hüzünlenir, ama bu hüzün bir lezzet olur, yoksa ahbapsızlıktan kaynaklanan ve sonu gam olan bir hüzün değildir.

Bu kulak küfür ile karanlıkta kaldığında ise, bu lezzetli seslere karşı sağır olur, kâinattan ancak matem ağlamaları, ölüm ağıtları duyar. Bu da, “benim bir Malikim var ve benimle ilgili her şeyi tekeffül etmiştir” diye inanmadıklarından kalpte yetimliği, yani ahbapsızlığı ve gurbet vahşetini, yani kendini âlemde sahipsiz, yapayalnız hissetmeyi netice verir.

İşte bu sırra binaen şeriat, ulvî aşk ve aşıkî hüzünleri coşturan bazı sesleri helal kıldı. Nefsani şehveti kabartan, yalnızlık hüznü veren sesleri ise haram kıldı.22 Şeriatın sana hükmünü bildirmediklerini ise, ruh ve vicdanında yaptığı tesire göre onları temyiz et!

وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ “Gözlerinin üzerinde bir perde vardır.”

Ayetin bu kısmı, küfür sebebiyle göze ait büyük bir nimeti kaybettiklerine işaret eder. Çünkü göz nurlanıp pencereciğinin arkasında medet verici ve harekete geçirici olarak yerleşmiş iman nuruyla irtibat halinde olduğunda bütün kâinat çiçekler ve hurilerle müzeyyen bir cennet gibi olur. Göz nuru bir balarısı hâline gelir, bu cennette tayeran eder, bu çiçeklerden fikret, ibret, ünsiyet, istinas, tahabbüp (kendini sevdirmek) ve tebrik usaresi toplar, bunları getirip vicdanda kemâlat balı yapar.

Ama -Allah korusun- bu göz küfür ile karanlıkta kalırsa manen kör olur, dünya onun nazarında bir hapishaneye döner, hakîkatler ondan gizlenir, kâinat ona bir vahşetgâh görünür, vicdanını baştan ayağa kuşatan elemleri kalbine bırakır.

وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ “Ve onlar için çok büyük bir azap vardır.”

Ayetin bu kısmı cehennem azabı ve gadab-ı İlâhî cezası şeklindeki zakkum misal küfür ağacının ahiret âlemindeki meyvesini bildirir.23

يُؤْمِنُونَ لَا “Onlar iman etmezler” ifadesi, müsavat cihetini bildiren سَوَاءٌ ifadesi için bir te’kiddir.24

Kâfirler hakkındaki ayetin kader yönü

Mukaddime

Bil ki: Burada biraz durup kelâmcıların söylediklerine kulak vermemiz gerekiyor. Çünkü bu ayetin altında Mu’tezile, Cebriye ve Ehl-i sünnet ve’l-cemaat arasında meydana gelen ve bakanları durdurup kendisiyle meşgul eden büyük bir harp vardır.25

İşte, ehl-i sünnet ve’l-cemaat sırat-ı müstakimde, diğerleri ise ifrat veya tefritte olduğunu anlaman için bazı esaları zikretmemiz münasiptir:

-Tahakkuk etmiştir ki, “Kâinatta Allah’tan başka müessir yoktur.” Öyleyse tefviz olmaz.26

-Allah Hakîmdir (hikmet sahibidir). Öyleyse sevap ve ikab (ceza verme) abes değildir. Bu durumda ızdırar yoktur.27

Böylece tevhid Mu’tezileyi göğsünden ittiği gibi, tenzih de Cebriyenin ağzına vurur.28

-Her şeyin iki ciheti vardır. Mülk ciheti bazen güzel, bazen çirkin olur, aynanın arkası gibi farklı renklerde görülür. Melekût ciheti ise yaratıcıya bakar. Bu cihet aynanın parlak yüzü gibi, her şeyde şeffaftır. Bu durumda çirkini yaratmak çirkin değildir, çünkü bu yaratma melekût yönüyle güzeldir. Ayrıca bu yaratma, güzellikleri kemâle erdirmek için olduğundan, hüsn-ü bil gayr, yani netice itibariyle güzel olur. Öyleyse Mu’tezilenin safsatasına kulak verme!29

-Hâsıl-ı bilmasdar; sabit, mahlûk, camiddir, sıfatlar ondan türemez.30 Masdar ise, kesbîdir, nisbîdir, itibarîdir, sıfatlar ondan türer. Bu durumda katli yaratan katil olmaz. Öyleyse bırak ehl-i İtizali, daldıkları havuzda oynayıp dursunlar.

-Çoğu kere zahiri fiil, “cüz-i ihtiyari” denilen ve nefsin meyelanında son bulan müteselsil (zincirleme) fiillerin neticesidir. Çekişmeler bu esas üzere deveran eder.

-Allahın küllî iradesi, (insanın fiillerinde) âdeten abdin cüz’î iradesine bakar.31 Öyleyse, ızdırar yoktur (yani abd fiillerini kaderin baskısıyla yapmaz).

-İlim malûma tabidir, malûm ilme tabi değildir ki, devir lâzım gelsin.32 Öyleyse, kişi amelinin zâtını ve vücud-u haricisini kadere havale etmek sûretiyle gerekçe gösteremez.

-Hâsıl-ı bilmasdarı yaratmak, Allah’ın âdetinin cereyanı içinde bir şart olarak masdarın kesbine mütevakkıftır.33 Masdarın kesbindeki çekirdek ve ondaki ukde-i hayatiye (hayat düğümü) ise, meyelandır. Onun çözülmesiyle meselenin düğümü çözülür.

-Tereccuh bila müreccih muhaldir, tercih bila müreccih ise caizdir.34 Allah’ın fiilleri için illet olacak garazlara ihtiyaç yoktur. Tercihte bulunan doğrudan doğruya İlâhî iradedir.

-Var olan bir şey mutlaka müessiri gerektirir, yoksa tereccuh bila müreccih lâzım gelir. Bu ise, daha önce geçtiği gibi, imkânsızdır. Ancak itibarî olan şeylerde ise, bir muhassıs (tahsis edici) olmadan onun tahassusu mümkündür, dolayısıyla bundan muhal lâzım gelmez.

-Var olan bir şey, vücudu vacib olmadan vücuda gelmez. Ama emr-i itibaride vücub sınırına varmadan tereccuhu kâfidir, dolayısıyla buradan müessir olmadan bir mümkinin varlığı lâzım gelmez.

-Bir şeyin vücudunu bilmek onun mahiyetini bilmeyi gerektirmez. Bir şeyin mahiyetini bilmemek de o şeyin yokluğunu gerektirmez. Demek ki, cüz’î iradenin künhünü ifade edememek, vücudunun kat’i oluşuna aykırı değildir.

Bu esasları iyice anladınsa şunlara da kulak ver

Biz ehl-i sünnet ve’l- cemaat şöyle diyoruz: Ey ehl-i İtizal! Masdardan meydana gelen şeyde kul sorumludur, ama hâsıl-ı bilmasdara yaratıcı değildir. O, sadece masdarın masdarıdır.35 Çünkü “kâinatta Allah’tan başka müessir yoktur.” Tevhid bunu iktiza eder.

Sonra diyoruz: “Ey ehl-i Cebr! İnsan, fiillerinde mecbur değildir, bir cüz-i ihtiyarîsi vardır. Çünkü Allah Hakîmdir, hikmetle iş yapar. Tenzih böyle iktiza eder.”

Eğer deseniz: Cüz-i ihtiyarî tahlil ile ne kadar açıklansa, ancak cebr görülüyor!?

El-cevap:

1-Vicdan ve fıtrat, ihtiyarî olanla ıztırarî olan arasında gizli bir fark olduğuna şehadet ederler.36 Bunun vücudu kat’i olmakla beraber, tabir edemeyişimiz bir zarar vermez.

2-İnsandaki meyelan -Eş’arilerin dediği gibi- emr-i mevcûd ise ondaki tasarruf bir emr-i itibarîdir, kulun elindedir. Şayet bu meyelan -Maturidîlerin dediği gibi- bir emr-i itibarî ise, bu emr-i itibarînin sübût ve tahassusu, onu gerekli kılan illet-i tammeyi37 gerektirmez. Bu durumda tahallüf caiz olur.38 Bunu iyi bir düşün!

Elhasıl: Hâsıl-ı bilmasdar âdeten masdara dayanır. Onun da esası meyelandır. Bu meyelan veya ondaki tasarruf ise mevcut değildir ki onun tahassusundan (bir şeye yönelmesinden) müessirsiz olarak bir defasında şu, bir başka defa ise başka bir bir mümkin ortaya çıksın veya tereccuh bila müreccih lâzım gelsin.

Bu (meyelan veya ondaki tasarruf mevcûd olmadığı gibi) madum da değildir ki hâsıl-ı bilmasdarla yaratılana bir şart veya sevap ve ikaba bir sebep olmaya elverişli olmasın.

S- İlm-i ezeli ve irade-i ezeliye insandaki iradeyi bütünüyle kökünden söküp atıyorlar!

C– Bir fiilin iradeyle yapılacağını bilmek, o iradeyi ortadan kaldırmaz.

Öte yandan ilm-i ezelî, sema gibi her şeyi kuşatmıştır, yoksa geçmiş zamanın baş noktası gibi silsile başlangıcı değildir ki sebepler göz ardı edilip müsebbebatın (neticelerin) ondan çıktığı tevehhüm edilsin.

Keza, ilim malûma tabidir. Yani, malûm hangi keyfiyette ise ilim onu öyle kuşatır. Dolayısıyla malumun mikyasları kaderin esasatına istinat etmez.39

Keza, İlâhî irade bir defa sebebe, diğer defa müsebbebe (neticeye) taalluk etmez ki insan iradesi ve sebepte bir faide olmasın. Aksine sebep ve neticeye beraberce taalluk eder. Bu sırra binaen, mesela bir şahıs silahla başka bir şahsı öldürse, biz ardından sebebin ve silahı atmanın olmadığını farzetsek o şahıs o anda ölür mü, ölmez mi?

Ehl-i Cebr, kendilerince taallukun taaddüdü ve sebeple netice arasında kopmanın caiz olması nedeniyle “yine de ölürdü” derler.

Ehl-i İtizal, onlara göre muradın iradeden tahallüfü caiz olduğundan “ölmezdi” derler.

Ehl-i sünnet ve’l cemaat ise “tevakkuf eder, susarız” derler. Çünkü sebebin olmadığını farzetmek, neticeyle ilgili ilim ve iradenin taalluk etmediğini farzetmeyi de gerektirir. Zira taalluk birdir. Böyle bir farz-ı muhalin, muhal bir şeyi gerektirmesi mümkündür.40 Bunu iyi bir düşün!

Kader hakkında ikinci bir mukaddime

Bil ki: Tabiatçılar, “sebeplerin hakiki bir tesiri var” diyorlar. Mecusiler, “şer için ayrı bir ilâh var” diyorlar.41 Mu’tezile ise, “canlılar kendi ihtiyarî fiillerinin yaratıcısıdır” diye iddia ediyorlar. Bu üçünün temeli, onları aldatan ve alıkoyan

-Batıl bir vehme,

-Tam bir hataya,

-Haddi aşmaya

-Ve kıyas-ı maal- farıka dayanır.42

Onlar Cenab-ı Hakkı tenzih için yola çıktılar, ama şirkin ağına düştüler. Tafsilat istersen, bu vehmi tard edecek şu meselelere kulak ver:

– Nasıl ki insanın dinlemesi, konuşması, mülahazası, tefekkürü cüz’îdir, her şeye bir anda taalluk edemez, sıra ile alâkadar olabilir. Benzeri şekilde himmeti de cüz’îdir, eşya ile ancak sıra ile meşgul olur.

-İnsanın kıymeti mahiyetine göredir. Mahiyeti ise, himmeti derecesindedir. Himmeti ise, meşgul olduğu maksadın ehemmiyeti miktarıncadır.

-İnsan hangi şeye yönelse onda fani olur, gözü başka bir şeyi görmez. Bu noktadan, insanların örfen kıymetsiz bir şeyi ve cüz’î bir meseleyi büyük bir şahsa ve âli bir zâta isnat etmeyip vesilelere verdiklerini görürsün. Çünkü onlara göre kıymetsiz şeyle meşgul olmak, onun vakarına münasip düşmez, o da öyle şeye tenezzül etmez, o küçük iş onun büyük himmetine yakışmaz, o hafif durum, onun büyük himmetiyle muvazene edilmez.

– İnsan bir şeyin hâllerini anlamak için düşündüğünde onun mikyaslarını, rabıtalarını ve esaslarını önce kendinde, sonra diğer insanlarda arar. Şayet bulamazsa, etrafında olan diğer varlıklarda bulmaya çalışır. Hatta hiçbir cihette mümkinatın kendisine benzemediği Vacibu’l- vücud hakkında düşündüğünde, kuvve-i vahimesi43 bahsi geçen kötü vehmi düstur yapması ve aldatıcı bir kıyasla bakması için onu zorlar. Hâlbuki Sani’e (celle celaluh) bu noktadan bakılmaz. Çünkü kudretine bir inhisar yoktur.44

Onun (celle celaluh) kudreti, ilmi ve iradesi, وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى “En yüce sıfatlar Allah’a aittir” (Nahl, 60) -Temsilde hata olmasın-, güneşin ziyası gibi her şeye şamildir ve her işi içine alır. Dolayısıyla inhisar altına alınmaz ve başka şeyle muvazeneye gelmez. Arş gibi en büyük bir şeye taalluk ettiği gibi, cevher-i ferd (atom) gibi en küçük bir şeye de taalluk eder. O, güneş ve ayı yarattığı gibi, pire ve sineğin gözlerini de yaratmıştır. Kâinata âli bir nizam koyduğu gibi, mikroskobik canlıların iç azalarına da dakik bir nizam koymuştur. Cazibe-i umumiye yani genel çekim kanunu ile gök cisimlerini, yıldızları birbiriyle rabtettiği gibi, benzeri bir kanunla cevher-i ferdi de büyük âlemlerin küçültülmüş bir numunesi olacak şekilde tanzim etmiştir.

Bunun sırrı şudur: Aczin müdahalesiyle kudretin mertebeleri farklı farklı olur. Kendisi hakkında acz muhal olan Zâtın kudretine nisbetle ise, her şey müsavidir. Çünkü acz, zâtî olan kudretin zıddıdır.45 Bunu iyi bir tefekkür et!

– Kudretin ilk taalluk ettiği yer, eşyanın melekût yönüdür. Bu ise daha önce ifade edildiği gibi, her şeyde şeffaftır, güzeldir. Cenab-ı Hak (celle celaluh) güneşin yüzünü parlak, ayın yüzünü nurlu kıldığı gibi, gecenin ve bulutların melekût yönlerini de güzel ve aydınlık yapmıştır.

-Beşer zihni, Onun azametinin mikyasını, kemâlatının mizanını ve sıfatlarının muhakeme vasıtasını tam idrak edemez, ancak bir cihetle bakabilir. Bu da ancak:

-Bütün masnuatını müşahede ile,46

-Bütün eserlerindeki tecelliyi görmekle,

-Bütün fiillerini nazara almakla husule gelir.

Evet, zerre bir ayna olur, ama mikyas olamaz.

Bunları iyice anladığında, bil ki: Vacib Teâla mümkinata kıyas edilmez. Çünkü seradan süreyyaya kadar fark vardır.47 Görmez misin, tabiatçılar, Mu’tezile görüşünde olanlar ve Mecusiler bu yanlış kıyas sonucu vehim kuvvesinin akıllarına galip gelmesiyle nasıl da esbaba tesir-i hakiki vermeye, canlıların kendi fiillerini yarattığını iddiaya, şerrin icadını Allah’tan başkasına isnada mecbur kaldılar?

Onlar “Allahu Teâla bu kadar azametiyle, kibriyasıyla ve münezzeh oluşuyla nasıl bu kıymetsiz ve çirkin şeylere tenezzül eder” diyerek bir zanna ve vehme kapıldılar. Onlara yazıklar olsun! Nasıl da aklı bu zayıf vehme esir yaptılar!

Ey muhatap! Bu vehim, bazan mü’mine de vesvese şeklinde musallat olabilmektedir, dikkat et!48

خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ

Allah onların kalplerini ve işitmelerini mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir perde vardır. Ve onlar için çok büyük bir azap vardır.” (Bakara, 7)

Ayetin kelimelerinin tahlili ve nazmı

خَتَمَ “Mühürledi.”

Bil ki: Onların iman etmeyeceklerini bildiren ayetten sonra, kalbin mühürlenmesinin bildirilmesi, amele cezanın terettüp etmesi gibidir. Sanki şöyle der: “Onlar cüz-i ihtiyarîlerini kötüye kullanıp iman etmeyince, kalbin mühürlenmesiyle ve kapatılmasıyla cezalandırıldılar.”

Mühürlemeyi bildiren bu lafız, onların dalâletlerini tasvir eden bir darb-ı mesele remzeden temsili bir üslûba ima eden mürekkep bir istiareye işaret eder. Çünkü bunun manası, hakkın kalbe nüfuzunun men edilmesidir. “Mühürlemek” tabiri şunu tasvir etmektedir:

Allah, kalbi mücevherat hazinesi olsun diye bina etmiştir. Sonra insan, iradesini kötüye kullanınca bu kalp bozulmuş, kokuşmuş, içindekiler zehir hâline gelmiştir. Sakınılması için kapatılmış ve mühürlenmiştir.49

اللّٰهُ “Allah”

Bil ki: Burada tekellümden gayba bir iltifat vardır. Önceki ayetin sonunda “onlar iman etmezler” yani “Allah’a inanmazlar” denilmişti. Bu ayetteki “Allah” lafzının o ayette niyette bulunan “Allah” lafzıyla münasebeti düşünülünce şöyle bir letafete işaret eder: “Marifetullah nuru onlara geldiğinde, kalp kapılarını açmadılar. Allah da onlara gadap edip yüz çevirdi ve kapıyı üzerlerine kapattı.”

عَلَى

Mühürlemeyi anlatan fiil müteaddi (geçişli) olmakla beraber, bu harf-i cerle kullanılması, bu mühürlemenin damgalamayı tazammun etmesindendir. Sanki şöyle demektedir: “Allah o mührü kalbe bir damga ve alâmet kıldı. Melekler onu bir işaret olarak bilir, görür.”

Keza, kapatılanın dünyaya bakan süfli kalp kapısı değil, ulvî olan kapı olduğuna bir ima vardır.

قُلُوبِهِمْ “Onların kalplerini”

Kalbi kulak ve gözden önce getirdi,

-Çünkü imanın mahallidir.

-Ayrıca, Saniin ilk delilleri, kalbin nefsiyle müşaveresinden ve vicdanın fıtrata müracaatından tecelli eder. Zira insan nefsine müracaat ettiğinde şedid bir acz hisseder, bu onu bir nokta-i istinat bulmaya zorlar. Keza emellerini nemalandırmak için şiddetli bir ihtiyaç görür. Bu da onu nokta-i istimdat aramaya mecbur eder. İstinat ve istimdat ise, ancak imanla gerçekleşir.50

Kalpten murad latîfe-i Rabbaniyedir, yoksa çam kozalağına benzeyen maddî kalp değildir. Bu Rabbani latîfenin hislerinin zuhur yeri vicdan, fikirlerinin yansıdığı yer ise dimağdır. 51

Öyleyse buna da kalp denilmesinde, beden için maddî kalp ne ise, insanın manevî hayatında da bu Rabbani latîfenin öyle olduğuna bir remz vardır. Nasıl ki maddi kalp bedenin her tarafına âb-ı hayat neşreder, tıkandığında ve durduğunda beden cansız hâle gelir. Onun gibi bu latîfe de kişinin maneviyatı, hâlleri ve emellerinden tecessüm eden heyetin aktarına hakikî hayat nurunu neşreder. Kendisiyle kâinata meydan okuyabileceği o kalp -Allah korusun- iman nuru zâil olduğunda, hareketsiz bir karaltı hâline gelir, sahibini karanlıklar içinde bırakır.

وَعَلَى سَمْعِهِمْ “Ve işitmelerini de.”

Burada عَلَى harf-i cerri tekrar edilmiştir. Bu, kalp ve kulağın delillerinin müstakil olduğuna işaret içindir. Kalbin delilleri aklî ve vicdanî delillerdir, kulağınki ise, naklî ve hârici delillerdir.

Keza bunda kulağın mühürlenmesinin kalbin mühürlenmesi cinsinden olmadığına bir remiz vardır.

Kalp ve basarın çoğul olmasıyla beraber kulağın tekil gelmesinde hem bir vecizlik, hem de şunlar gibi bazı remizler vardır:

-Onu örten bir kapak olmadığı için masdardır.52

-İşittiren ferddir.

– İşitilen, her biri için ferddir.

– İşittiren herkese ferden ferda (birer birer) işittirir.

-Hepsi aynı şeyi işitmekte müşterektir. Sanki kulakları birleşmiş, bir kulak olmuştur.

-Cemaatin ittihad etmesi ve sanki bir şahıs hâline gelmesiyle, hepsi bir kulak gibi olur.

– Bir ferdin duyması diğerlerinin duymasına ihtiyaç bırakmaz.

İşte bu gibi cihetlerden dolayı belâğatta sem’ kelimesinin hakkı müfret getirilmektir.

Lakin kalpler ve gözlerin alâkadar oldukları şeyler muhteliftir, yolları farklı farklıdır, delilleri çeşit çeşittir, onlara talim eden nev’ nev’dir, telkinde bulunan kısım kısımdır. Bundan dolayı müfred olan sem’, iki cem (çoğul) arasında ortada yer aldı.

Kalpten sonra kulağın gelmesi şundandır: Kulak, insanın melekelerinin babasıdır, kalbe daha yakındır. Altı cihetin kendisine eşit olmasında kalbin naziridir.53

وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ “Ve gözlerinde bir perde vardır.”

Bil ki: Burada üslûp değişip “ve gözlerinde bir perde vardır” denilerek isim cümlesi getirilmesinde, gözün kendisinden deliller topladığı cinanın (bahçelerin), kalp ve kulağın daima yenilenen bahçelerinden farklı olarak sabit ve daimi olduğuna işaret vardır.

Kalp ve işitmenin mühürlenmesi Allah’a isnad edilirken, gözlerdeki perdenin isnad edilmemesi, mühürlemenin onların kesbine bir ceza iken, gözlerindeki perdenin ise kendi kesbleri olduğuna bir işarettir.54

Ayrıca işitmek ve kalbî temayüllerin başlangıcının ihtiyar (irade) ile olduğuna, görmenin başlangıcında ise ızdırar bulunduğuna bir remiz vardır. Görmede ihtiyarın mahalli, görmezlikten gelme perdesidir.55

غِشَاوَةٌ Perde” unvanında göz için bir tek cihet olduğuna işaret vardır.56

Bu perdenin elif – lâmsız ifade edilişi, bilinmez bir perde oluşuna işarettir. Yani, kâfirin görmezden gelmesi, gayr-ı maruf bir perdedir. Bundan dolayı ondan sakınılması kolay değildir.57

أَبْصَارِهِمْ “Gözlerinde” ifadesinin cümlede önce getirilmesi, gözleri gözlere çevirtmek içindir. Çünkü göz, kalbin sırlarına bir aynadır.

وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ “Onlar için çok büyük bir azap vardır.”

Bil ki: Ayetin önceki kelimeleriyle mel’un küfür ağacının dünyadaki acı meyvelerine işaret ettiği gibi, bununla da aynı ağacın ahirete uzanan acı meyvesine, yani cehennem zakkumuna işaret etmiştir.

Burada üslûbun seyri شَدِيدٌ عَلَيْهِمْ عِقَابٌ denilerek onlara çok şiddetli bir cezayı bildirmeyi iktiza ederken, ل (lâm) harfi yerine عَلَى, عِقَاب ikab yerine عَذَاب azab ve شَدِيد şedîd yerine عَظِيم azîm kelimeleri getirilerek her biri nimette kullanılan kelimelerle “onlar için çok büyük bir azap vardır” denilmesi onlara bir nev’i kınayıcı, tarizli bir tehekküme bir remizdir. Sanki ağlanası hallerini şöyle bildirir: “Menfaatleri, lezzetleri, büyük nimetleri bu azaptan başkası olmadı.”

Bu, “onların birbirine selâmları acıtıcı darbelerdir” şeklindeki tehekküm örneğinin ve Kur’ân’da “elim bir azapla onları müjdele” (Âl-i İmran, 21) gibi ayetlerde bulunan üslûbun bir naziridir.

Çünkü لَهُمْ “Onlar için” derken lâm harfi amelin akıbeti ve faydası içindir. Sanki onlara şunu tilavet eder: “Alın bakalım amelinizin ücretini!”

عَذَابٌ “Azap” ifadesinde ise onların dünyada haram yollarla lezzet peşinde koşmalarına ve tatlı şeyler aramalarına gizli bir remizde bulunup sanki onlara şunu okur: “Tadın bakalım tatlı şeylerinizin acısını!”

عَظِيمٌ “Çok büyük” ifadesinde ise, onlara cennette büyük nimet sahiplerinin hâlini hatırlatmaya gizli bir işaret vardır. Sanki onlara şunu telkin eder: “Nefislerinizi mahrum bıraktığınız şu büyük nimetlere bakın! Bir de, düştüğünüz bu elîm eleme…”

Bu عَظِيمٌ kelimesi, önceki kelime olan عَذَابٌ ün tenvinini te’kiddir.58

Cehennemin Ebediliği

Eğer desen: Küfür masiyeti az bir zamanda olmakla beraber cezası ebedidir, sonsuzdur. Bu ceza adalet-i İlâhiyeye nasıl uyar?

Muvafık olduğu kabul edilse, hikmet-i ezeliyeye nasıl muvafık düşer?

Ona uygun olduğu da kabul edilse, merhamet-i Rabbaniye buna nasıl izin verir?

Cevap: Cezanın sonsuzluğunu kabulle beraber, küfür mahdut bir zamanda altı cihetle gayr-ı mütenahi bir cinayettir:

1- Küfür üzere ölen bir kimse şayet dünyada ebedi kalsa, ebedi kâfir olacaktı. Çünkü ruh cevheri bozulmuştur. İşte bu bozuk kalp, gayr-ı mütenahi cinayete elverişli bir hâldedir.

2- Küfür her ne kadar sınırlı bir zamanda ise de, gayr-ı mütenahi olana karşı işlenmiş bir cinayettir ve gayr-i mütenahi olanı, yani vahdaniyete şahitlik yapan umum kâinatın sonsuz şehadetlerini yalanlamaktır.

3- Küfür, gayr-ı mütenahi nimetlere karşı bir küfrandır, (nankörlüktür.)

4- Küfür, nihayeti olmayan İlâhî zât ve sıfatlara karşı bir cinayettir.

5- İnsanın vicdanı her ne kadar dış görünüşü ve mülk cihetiyle mahsur ve mütenahi ise de, لَا يَسَعُني أَرْضِي وَلَا سَمَائِيNe arzım ne semam beni içine almadı, ama mü’min kulumun kalbine yerleştim”59 hadis-i kudsisinin sırrıyla, gerçekte melekût yönüyle kökleri ebede yayılır ve uzanır. Bu cihetle o, sonsuz gibidir, küfürle kirlenir ve bozulur.

6- Zıd zıddına muanid ise de, ekser hükümlerde ona mümasil olur. Nasıl ki iman ebedi lezzetleri meyve veriyor, öyle de ebedi elemlerin kendisinden meydana gelmesi küfrün şe’nindendir.60

Bu altı ciheti mezc ile tam idrak eden kimse, gayr-ı mütenahi cinayete mukabil gayr-ı mütenahi cezanın tam bir adalet olduğu sonucunu elde eder.

Eğer desen: Tamam, adalete mutabık. Ama azabı netice veren şerlerin varlığından müstağni olan hikmet nerede?

Cevap: Daha önce işitmiş olduğun gibi, şerr-i kalil (az bir şer) gelmesin diye büyük bir hayır terk edilse şerr-i kesir olur. Çünkü İlâhî hikmet, hakiki hakîkatlerden kat kat fazla olan hakaik-i nisbiyenin (nisbi hakîkatlerin) sübutunun tezahürünü iktiza etti. Bu tezahür ise, ancak şerrin vücuduyla olur.

Şerri bir sınırda durdurmak ve tuğyanına engel olmak, ancak korkutmakla gerçekleşir. Bu korkutmanın vicdanda hakikat olarak tesiri, bunu tasdikle ve hariçte bir azabın olmasıyla tahakkuk eder. Çünkü akıl ve vehimden farklı olarak vicdan, ancak ve ancak hariçte vücudu olan ebedi bir azabı çeşitli emarelerle anlamakla tesir altında kalır. Bu durumda dünyada cehennem ateşinden korkuttuktan sonra, ahirette bunun gerçekten var olması hikmetin ta kendisidir.

Eğer desen: Tamam, hikmete de muvafık. Ama bunda merhamet ciheti nedir?

Cevap: O kâfirler hakkında iki ihtimal var: Ya ölümle yok olmaları veya azap içinde var kalmaları. Vicdanına dikkat etsen, var olmanın, velev cehennemde de olsa, yokluğa nisbetle merhamet ve hayır olduğunu anlarsın. Çünkü yokluk şerr-i mahzdır, (bütünüyle şerdir).61 İyi tahlil edersen, yokluğun bütün musibet ve günahların kaynağı olduğunu anlarsın. Vücud ise, cehennemde de olsa hayr-ı mahzdır (bütünüyle hayırdır).

Keza, azabın kendi cinayet ve isyanına mukabil, onları izale eden bir ceza olduğunu bilmek, cinayetin utanç yükünü hafifletmek için ruhu razı etmesi ve “o haktır, ben de buna müstehakım” demesi, ruhun fıtratının şanındandır. Hatta adalet sevgisiyle, bu cezadan lezzet alır. Dünyada namus sahibi nice insan, işlediği cinayetin utanç perdesini kaldırması için, kendisine had cezasının uygulanmasını iştiyakla arzulamıştır.

Keza, her ne kadar cehennemdeki hayat ebedi bir hayat ve cehennem kâfirler için daimi bir mesken ise de, amelin cezası bitince, hak kazanma tarzında değil, bir lütuf şeklinde onların hayırlı amellerine bir mükâfat olarak çok hafifletmelerle beraber, oraya bir nev’i ülfet ve alışma olacaktır.62 Hadisler buna işaret etmiştir.63 Bu da, onlar buna layık olmamakla beraber onlara bir çeşit merhamettir.

1 İki farklı “tahliye” kelimesi vardır. Biri “süslemek” anlamına gelir. Diğeri ise “boşaltmak” anlamındadır. İnsan, kötü özelliklerinden sıyrılmalı, iyi özelliklerle ise süslenmelidir.

2 Terğip, rağbet uyandırmak; terhip, korkutmak; tebşir, müjdelemek; inzar, uyarmak demektir.

3 Bunlardan birincisi “gerçekten, şüphesiz ki…” anlamına gelir. İkincisi ise, öncesinde bahsedilen şeyi “ki o, ki onlar” şeklinde açıklar.

4 Garabet, dikkat çekiciliktir. Mesela, yüzlerce beyaz kuğu içinde, bir penguen hemen farkedilir. Zaten bilinen meselelerde açıklama ifadelerine ihtiyaç olmaz. Mesela, “dürüstlük güzeldir.” deriz. Ama “Empati yapmak gerekir” dediğimizde muhatap kitlemiz bunun ne olduğunu bilmiyorsa “kendimizi muhatabımız yerine koymak demek olan empati yapmak gerekir” deriz. İşte اَلَّذ۪ي ve اَلَّذ۪ينَ nin benzeri bir kullanımı vardır. Bunlardan birincisi tekillerde, ikincisi çoğullarda kullanılır.

5 Yeni bir kavram ortaya çıktığında, genelde açıklama cümlesiyle bunun ne olduğu da anlatılır. Onun gibi Kur’ân’ın nüzulüyle “mü’min, münafık, kâfir, cennet, cehennem…” gibi nice yeni kavramlar ortaya çıktı. Bunlar Kur’ân’da anlatılırken özellikleriyle anlatıldı.

6 Yani, sûrenin başında müttaki mü’minler nazara verilirken اَلَّذ۪ينَ ile bunların özellikleri anlatıldığı gibi, burada da اَلَّذ۪ينَ ile kâfirlerin özellikleri anlatılmıştır.

7 Bunlar; ahd-i zihnî, ahd-i haricî, cins, istiğrak ve kemâldir.

Ahd-i zihnî, “zihinde malûm olan” demektir. Üstteki ayet buna misal olabilir. Kâfirlerin iman etmeyeceği söylenirken, Ebu Cehil gibi belli kâfirlere işaret vardır. Yoksa ayetin manasını “her kâfir iman etmez” şeklinde değerlendirmek yanlış olur.

Ahd-i haricî, daha önceden ismi bilinen kişilere veya şeylere işaret eder. “Adam geldi mi?” diye soran biri, muhatabın da bildiği birini sormaktadır.

İnsan zarardadır” dediğimizde cins olarak bir değerlendirme vardır. Bundan, “genelde insanlar zarardadır” manası anlaşılır. Yoksa her insanın mutlaka zararda olması gerekmez.

Elif-lâmlı bir ifadeye “her” ilavesini yapabiliyorsak, istiğrak manası olur, yani o hüküm bütün fertleri içine alır. Mesela “insan fanidir” dediğimizde, her insan ölümlü olduğu için bunda istiğrak manası vardır.

Kemâl ifade etmesine ise şu misalden bakabiliriz: “Müslüman yalan söylemez” dediğimizde, kâmil olan Müslüman hatıra gelir. Zira “mutlak zikir, kemâline masruftur.”

8 Kur’ân’ın hem lafzı, hem de manası mu’cizedir. Manasıyla ilgili mu’cizelik, başlıca dört açıdan ele alınabilir.

9 Kur’ân-ı Kerimin bazı ayetlerinin manası gayet nettir, te’vile müsait değildir. (Muhkem) Bazıları da Kur’ân’ın başka yerinde açıklanmak sûretiyle manası açık hâle gelmiştir. (Müfesser) Böyle ayetlerin manalarını reddetmek insanı küfre götürür.

10 Mesela, Maide sûresi 6. ayetten hareketle İmam Şafii yabancı kadına el değdiğinde abdestin bozulmasına hükmeder. Ama İmam-ı Azam, ilgili ayeti “cinsel ilişkiden kinaye” gördüğü için el değmekle abdestin bozulmadığını kabul eder. Bu örnekte görüldüğü gibi, ayeti reddetmekle, ayetin te’vile medar bir manasını reddetmek aynı şeyler değildir.

11 Mütevatir hadis, gerçek olduğu tevatür ile sabit olan hadistir. Tevatür, “yalan üzerinde ittifakları imkânsız olan bir cemaatin bir haber üzerinde ittifakları” demektir. Böyle bir cemaatin hükmü mütevatir olur. Mütevatir hadis, özetle şöyle tarif edilir: “Aklın yalan üzere birleşmelerini mümkün görmediği raviler topluluğunun, kendileri gibi bir topluluktan işiterek veya görerek alıp naklettiği haber veya hadislerdir.”

12 Yani “Bu Peygamberin sözüdür” hükmünde teemmül lâzımdır. Zira bu tevatürün sübûtunda kesinlik olmayabilir.

13 Zünnar: Hristiyan rahiplerinin veya puta tapanların bellerine bağladıkları kuşak. Rükûa mâni olduğu için, kuşanılması İslâmiyette küfür alâmeti sayılmıştır.

14 Ta ki “bize bunlar anlatılmadı, uyarıcı gelmedi” demesinler.

15 İnsan, hayatı boyunca devamlı pek çok alternatifler içinden birini seçer. İnsanın cebrî olarak seçim yapabilme kabiliyetinde yaratılması, onun irade sahibi olmasına engel değildir.. İmam Gazali şöyle der: “İnsan, hür olmaya mecburdur.”

16 Zira Kur’ân, “Onlar iman etmezler” diyerek onların iman etmeyeceklerini haber veriyor. Bu ise bir nevi paradokstur. Paradoks: İnsanı yanıltan, bir sonuca varmasını engelleyen ifadelere denilir. Mesela “bütün genellemeler yanlıştır” ifadesine bakalım. Bütün genellemelerin yanlış olması hâlinde, bu genelleme doğru olacaktır. Öte yandan, “bütün genellemeler yanlıştır” genellemesinin doğru olması, genellemenin yanlış olması anlamına gelecektir.

17 Kitaplara iman, imanın esaslarından olmakla beraber o kitaplarda neler olduğunu bilmeyiz, ama Allah’tan geldiğine iman ederiz. Benzeri bir şekilde, bir mü’min Kur’ân’a inanmakla birlikte onda olanları ayrıntılarıyla bilemeyebilir. Dolayısıyla, Hz. Peygamber devrinde bir kısım inatçı münkirlerin imana gelmeyeceklerini haber veren bu ayet, imana girmek isteyen kâfirler için her hangi bir engel değildir. Kaldı ki Kur’anda Hz. Peygamber devri müşriklerinden Ebu Leheb dışında bir isim de zikredilmemektedir.

18 Ayetin Türkçe mealinde doğrudan soru şekli görülmemekle beraber, Arabî aslında soru da vardır. Çünkü hemze harfi soru içindir.

19 Mesela “ah!” bir ızdırabı, “oh” bir ferahı bildirir. “Keşke” dediğimizde pişmanlık manası kendini hissettirir. “Dünya madem fanidir…” cümlesi “ona aldanmayın!” mesajı verir. “Gizli maksat” kısmını ise şöyle anlayabiliriz: Mesela, yalan söylediğini farkettiğimiz birine “yalanı sevmem” dediğimizde, gizli olarak “yalan söyleme” mesajı ulaştırırız.

20 Bu iki ayette küfrün ve kâfirlerin özellikleri anlatılmıştır. Bu anlatımda zımnî olarak “siz onlar gibi olmayın!” mesajı vardır. Benzeri zımnî hükümler Kur’an tamamı için geçerlidir. Mesela Kur’an Hz. İbrahimi “vefakâr İbrahim” şeklinde nazara verir. (Necm, 37) Bunda “siz de Onun gibi vefa sahibi olun!” mesajı vardır.

21 Terennümat: Terennümler. Terennüm kelimesi bülbül gibi kuşların ötüşü için kullanılır. Güzel konuşan hatipler için de mecazen “terennüm ediyor, ötüyor” denilir. Üstteki ifadede, bu ahenkli sadaların rüzgâra da nisbet edildiğini görmekteyiz.

22 Mevlâna ve Yunus Emre gibi zâtlar, aşk-ı ilahi ile kendinden geçen kimselerdir. Bunların bu halinde, kâinatın musikisini duymalarının büyük tesiri vardır. Öte yandan hüznün de hem ulvisi, hem de süflisi vardır. “Neden çılgınca eğlenmeye imkânım yok” diye üzülmek süfli bir hüzündür. Ama “neden Allah’a layıkıyla kul olamıyorum, niye hizmet edemiyorum” diye üzülmek ulvî bir hüzündür.

23 Zakkum ağacı, cehennemde tadı acı ve yakıcı, kokusu nahoş, görünümü siyah son derece çirkin bir ağaçtır. Bir ayette şöyle bildirilir: “Şüphesiz o zakkum ağacı günaha büsbütün dalanların yemeğidir. Maden tortusu gibi olup, kaynar suyun kaynaması gibi karınlarda kaynar.” (Duhan, 43-46) Öyle görülüyor ki, -keyfiyeti meçhulümüz olmakla beraber- zakkum cehenneme münasip bir ağaçtır.

24 Onlar için uyarmanın ve uyarmamanın eşit olduğu nazara verilince, onların iman etmeyecekleri zaten anlatılmıştır. Dolayısıyla, ayrıca “Onlar iman etmezler” denilmesi bu manayı kuvvetlendirmiş olur.

25 Mu’tezile, kader meselesinde “insan kendi fiillerinin yaratıcısıdır” der. Cebriye, “kul kaderin mahkûmudur” der. Ehl-i Sünnet ise, hem kaderi kabul eder, hem de insanın fiillerini, yaratma yönüyle Allah’a verir, “kesb insandan, yaratmak ise Allah’tandır” der.

26 Tefviz, işi başkasına bırakmaktır. Mu’tezile “insan kendi fiillerinin yaratıcısıdır” görüşündedir. Ama bu doğru değildir, Allah insana böyle bir yetki vermemiştir.

27 Yani insanların fiilleri meselesinde kader kimseyi zorlamış değildir.

28 Mu’tezilenin “insan fiillerinin yaratıcısıdır” demesi, tevhide aykırıdır. Çünkü ayette sarahaten bildirildiği üzere, “her şeyin yaratıcısı Allahtır.” (Zümer, 62) İnsanın fiilleri de Onun yaratmasıyladır. “İnsan kaderin mahkûmudur” görüşü ise tenzihe ters düşer. Yüce Allah, fiillerinde hür bırakmadığı insanı sorumlu tutmaktan münezzehtir.

29 Safsata: Hezeyan demektir. Görünüşte doğru, gerçekte yanlış ve yalan olan kıyasa da bu isim verilir.

30 Hâsıl-ı bilmasdar: Fiilin çekirdeği olan meyelan masdar, meyelandan hasıl olan ve yaratılan fiil hâsıl-ı bi’l masdardır.

31 Küllî irade: Sayısız işleri birlikte dileyebilen İlâhî irade. İnsanın iradesi cüz’idir; bir anda ancak bir işe taalluk edebilir. Allahın iradesi ise küllî olup aynı anda sayısız şeylere taalluk eder.

32 Mesela, meskûn mahalde saatte 120 km. hızla giden bir araç radara yakalansa, şoförün “radar tesbit ettiği için ben bu hızla gittim” deme hakkı yoktur. Radar hız konusunda onu etkilememiş, sadece hızını tesbit etmiştir.

33 İnsan bir şeye önce meyleder, ardından ona yönelir, teşebbüste bulunur. Allah bunun sonunda o fiili yaratır. Kesb insandan, yaratma ise Allah’tandır. Kur’ân, “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” der. (İnsan, 30) Yani, insanın fiillerinde sorumlu olması için bir iradesi söz konusudur. Ama bu, o fiili yaratmak anlamına gelmez. O fiilleri yaratan Allah’tır. Asansördeki insanı düşünelim. Yükselmesi veya aşağıya inmesi için yaptığı şey sadece asansörün düğmesine basmaktır. Yükselmek veya aşağıya inmek bu parmakla basmaya terettüp etmekle beraber, o insan bu fiillerin yaratıcısı değildir. Sözgelimi cereyan olmadığında istediği kadar düğmeye bassın, bir sonuç elde edemez. İnsanın kesbi ve Allah’ın yaratmasına bu misalden bakılabilir.

34 Tercih bila müreccih: Tercih ettirici olmadan bir şeyi tercih edebilmek. Mesela, bir şadırvanda bütün çeşmelerden aynı özellikte su akmakla beraber, gider bunlardan birinde abdest alırız. Tereccuh bila müreccih: Tercih edici olmadan bir şeyin seçilmesi. Mevcut bir eser, kendisinin var olmasını yoklukta kalmasına tercih eden bir müreccihi gösterir. O müreccih olmaksızın eserin meydana gelmesi imkânsızdır. Herhangi bir şeyi yapıp yapmama hususunda bir karara varmamızdan önce, söz konusu şeyin yapılması ve yapılmaması eşittir. Yapmayı tercih ettiğimizde, işin yapılması tereccüh etmiş olur. Meselâ, bir cümleyi yazdığımız takdirde, cümlenin yazılması yazılmamasına tereccüh etmiştir. İşte bu tereccüh, bir müreccihe yâni tercih yapan bir kâtibe delâlet eder ve onsuz olamaz.

35 Bir şeye yönelmek, çok alternatiflerden birini seçmek insana aittir. Ama buna terettüp eden neticeyi yaratmak Allah’tandır. Mesela gözü veren ve görmeyi yaratan Odur. Ama bu gözü helale veya harama çevirmek insanın tercihine bırakılmıştır.

36 Kendi iradesiyle elini titreten kimseyle, felç gibi bir hastalık sebebiyle eli titreyen kimse elbette aynı durumda değillerdir.

37 İllet-i tamme: Bir şeyin meydana gelmesi için gerekli bütün şartların eksiksiz olarak bulunması. Bir şey hakkında illet-i tamme tahakkuk ettiğinde o şey (ma’lul) mutlaka meydana gelir. Bir başka ifadeyle, o şeyin meydana gelmesi vacip olur. Meselâ, görme fiilinin gerçekleşmesi için göz olmalı, görür hâlde bulunmalı, ayrıca ışık da olmalıdır. Ama bunlar yeterli değildir. Yani bunlarla illet-i tamme vücut bulmaz. Bir de kişinin görmeyi irade etmesi ve bu maksatla gözünü açması gerekir. Eğer bu şart da tahakkuk ederse, görme olayı kesin olarak gerçekleşir. Demek ki, her şeyi Allah yaratmakla birlikte, ihtiyarî (kulun tercihine bırakılan) bir fiilin yaratılmasında kulun o fiile meyli de gereklidir; ancak o takdirde illet-i tamme söz konusu olur; O meyil, o irade olmasa fiil yaratılmaz

38 Yani, insan bir şeye meyleder, ama o şey vücud bulmayabilir veya insan o meylinden geri dönebilir.

39 Burada kaderin ızdırari yönü değil, ihtiyari yönü söz konusudur. Mesela bir insanın erkek veya kadın olması tamamen ilahi bir tercihtir. Bu gibi durumlarda insan tamamen kaderin mahkûmudur. Ama iman, ibadet ve muamelatında insan tam bir tercih hakkına sahiptir ve bundan dolayı da fiillerinden sorumludur. Mesela namaz kılmayan biri, “ben ne yapabilirdim ki, benim kaderimde namaz kılmamak varmış” deme hakkına sahip değildir.

40 Farz-ı muhal: Olmayacak şeyi, olmuş gibi düşünmek. “Birden fazla ilâh olsa…” şeklindeki bir faraziye, farz-ı muhale misal olabilir. Yani, “öyle bir şey söz konusu değildir, ama şayet olduğunu farzetsek…”

41 Mecusiler: Ateşe tapanlar. Bunlar “Yezid ve Ehrimen” adında iki ilâh kabul ederler. Birine “hayır ilâhı”, diğerine ise “şer ilâhı” namını verirler.

42 Kıyas-ı maal – farık: Birbirine benzemeyen şeyler arasında yapılan kıyastır. Mesela, Yaratıcıyı mahlûkata kıyas etmek böyle bir kıyastır.

43 Kuvve-i vahime: Vehim duygusu. İnsan bu duygu ile nice olmayacak şeyleri olmuş gibi tevehhüm eder.

44 Yani “Allah şunu yapar, ama bunu yapamaz” denilmez, O her şeye kadirdir.

45 Allah’ın kudreti zâtîdir, yani zâtındandır, sonradan kazanılan bir kudret değildir. Bir şey zâtî olduğunda, onun zıddı ona arız olamaz. Mesela insanın kudreti zâtî değil arızîdir, sonradan verilmiş bir kudrettir. Bundan dolayı insanın kudretinde hem mertebeler olur, hem de gün gelir hiçbir şeye güç yetiremez.

46 Masnuat: “İlâhî san’at eserleri” demektir. Her bir varlık, son derece san’atlı antika bir eserdir.

47 Seradan süreyyaya: Türkçedeki “yerden göğe” anlamında bir deyim.

48 Mesela, imanın hakîkatine ulaşamamış bazı mü’minlerden bazen şu gibi sözler duymak mümkündür: “Allah o kadar azametiyle beraber benimle mi uğraşacak!” “Ben kim, Allah’a muhatap olmak kim?”

49 Bu gerçeği, zabıtanın mühürlediği fırın ve lokanta örneğiyle daha kolay anlayabiliriz. Zabıta durup dururken böyle yerleri kapatmaz. Ama hijyene dikkat etmemek gibi sebeplerle buralar kapatılır.

50 “Nokta-i istinad” dayanma noktası, “nokta-i istimdad” ise yardım talep etme noktası demektir. Allah’a iman nokta-i istinaddır, ahirete iman ise nokta-i istimdaddır.

51 Latîfe-i Rabbaniye: Ruha bağlı olan akıl, kalb, vicdan gibi manevi cihazların her birine denir. Bedenin organları olduğu gibi, ruhun da latîfeleri vardır. Kalp ve ruh için de “latîfe-i Rabbaniye” ifadesi kullanılmaktadır. Bunlara latîfe denilmesi ise, latîf olmaları, gözle görülmemeleri itibariyledir.

52 Mesela gözün kapağı vardır, insan gözünü açarsa görür, ama kulak daima açıktır, duyması için bir fiilde bulunması gerekmez.

53 Göz, sadece önünü görür. Kulak ise altı taraftan gelen sesleri işitir.

54 Yani, gözlerini kapayınca görmemeleri gibi, kendi iradeleriyle böyle bir perde meydana getirmişlerdir.

55 İnsan mutlaka görür, ama isterse görmezden gelebilir. Bu durumda sanki görmemiş gibi hareket eder. Kâfirlerin gerçekleri görmezden gelmeleri bu türdendir.

56 Yani, göz sadece önünü görür.

57 Maddî gözü görmeyen biri, âmâ olduğunun farkındadır. Ama kalp gözü görmeyen biri, manen kör olduğunu bilmez ki, tedavisine çalışsın!

58 Yani, “azab” kelimesinin elif lâm gelmeden tenvinsiz olmasında zâten azabın büyüklüğü ifade edilmektedir. Ayrıca “azim” kelimesinin gelmesi bu manayı daha da kuvvetlendirmiştir.

59 Aclûni, Keşfü’l – Hafa, II, 195.

60 İman ve küfür birbirine tamamen zıddırlar. Ama bu, her ikisine de ebedi karşılık verilmesine engel değildir. Biri ebedi saadeti netice verirken, diğeri ebedi hüsranı netice verir.

61 Dünyadaki idam ve müebbet hapis cezalarını mukayese etmek, bunu daha iyi anlamamıza yardımcı olur. İdama mahkûm biri, cezası müebbet hapse çevrilince sevinir, çünkü bir mikdar daha yaşayabilecektir. İşte, temsilde hata olmasın, ebedi yokluğa nisbetle ebedi cehennem cezası daha alt bir cezadır, kâfir hakkında bir çeşit rahmettir.

62 İnsan zor ve çetin şartlar altında bir süre kaldıktan sonra gittikçe o hâle alışır, ülfet eder, şartlar aynı olmakla beraber, ilk günlerdeki kadar etkilenmez.

63 Şu hadisler bu meyanda hatırlanabilir: “Allah mahlûkatı yarattığı zaman yanında bulunan, Arş’ın gerisindeki bir kitaba şunu yazdı: “Muhakkak ki rahmetim gazabıma galebe çalmıştır.” Buhâri, Tevhid 15,

“Allah rahmeti yüz parçaya böldü. Bundan doksan dokuz parçayı kendine ayırdı. Yeryüzüne geri kalan bir parçayı indirdi. Bunu da cin, insan ve hayvan mahlûkatı arasında taksim etti. Bu tek parça sebebiyledir ki mahlûkat birbirlerine karşı merhametli davranır. At, bu sayede yavrusuna basmak endişesiyle ayağını kaldırır.” Buhâri, Edeb 19.

“Allah’ın yüz rahmeti var. Bunlardan biriyle mahlûkat kendi aralarında birbirlerine merhamet gösterirler. Doksandokuz rahmet de kıyamet günü içindir.” Müslim, Tevbe 20.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir