1. DERS: İFADE-İ MERAM

1

Derim ki: Kur’ân çeşitli ilimleri camidir ve bütün asırlardaki bütün insan sınıflarına ezeli bir hutbedir. Dolayısıyla kendi hususi meslek ve meşrebine taassuptan nadiren kurtulabilen bir ferdin fehminden çıkan bir eser, Kur’ân’ın şanına yakışır bir tefsir olamaz.2 Çünkü fehmi kendine has olup başkasını buna davet edemez. Ancak, cumhurun kabulüne mazhar olursa, o ayrı meseledir.3 Keza -teşehhi ile olmamak şartıyla4– istinbat ettikleriyle sadece kendisi amel eder, ama bunlar başkasına delil olamaz.5 Ancak, bir nev’i icma’ onu tasdik ederse o başka bir durumdur.6

Nasıl ki kanuni hükümleri tanzim ve tertip etmek, ayrıca icma’nın ihmaliyle fikir hürriyetinden kaynaklanan kargaşayı kaldırmak için7 muhakkik âlimlerden müteşekkil âlî bir heyet gerekir. Bu heyet, umumun güvenine ve cumhurun itimadına mazhar olmasıyla, ümmet adına çalışmalar yapar, böylece icma’nın delil olmasının sırrına mazhar olur. Çünkü şer’an ve düstur olarak içtihadın neticesi, ancak icma’ın tasdiki ve sikkesiyle gerçekleşir.8

Aynen öyle de,

– Kur’ân’ın manalarını açığa çıkarmak,

-Tefsirlerde dağınık şekilde bulunan güzellikleri cem etmek,

– İlimlerin keşfi ve zamanın çalkalamasıyla ortaya çıkan Kur’ân hakîkatlerini tesbit etmek için muhtelif sahalarda ihtisas sahibi mütehassıs âlimlerden meydana gelen âlî bir heyet lazımdır.9 Bu zatlar, (kendi uzmanlıkları yanında) Kur’anın tefsirinde ince bir bakış ve geniş bir fikre de sahip olmalıdır.

Netice-i meram:

Kur’ân’ı tefsir edecek zât,

-Âli bir deha,

-Nafiz bir içtihad,

-Kamil bir velayet sahibi olmalıdır.

Bu ise günümüzde ancak,

-Ruhların imtizaç ve tesanüdünden,

-Fikirlerin telahuk ve birbirine yardımından,10

-Kalplerin birbirine in’ikasından, ihlas ve samimiyetlerinden tevellüt eden bir “şahs-ı manevi”de bulunur.11

Nitekim لِلْكُلِّ حُكْمٌ لَيْسَ لِكُلٍّcüz’de bulunmayan küll’de bulunur” sırrıyla, bir topluluğun çalışmasında görülen içtihad eserleri ve velayet özelliği, içtihad nuru ve velayet ziyası, çoğu kere o topluluğu meydana getiren fertlerde tek tek görülmez.12

Sonra ben, uzun zamandan beri gaye-i hayâlim olan böyle bir heyetin ortaya çıkmasına muntazır ve müteveccih iken, birden hiss-i kable’l-vuku’ nev’inden, büyük bir zelzelenin yaklaştığı bir sünuhat olarak kalbime geldi.13 Aczim, kusurum ve kelâmımdaki kapalılık ile beraber, Kur’ân’ın nazmındaki i’câz işaretlerini ve bazı hakîkatlerini açıklama sadedinde kalbime gelenleri kaydetmeye başladım. Tefsirlere müracaat imkânım olmadı. Şayet bunlar o tefsirlere muvafık ise, güzel bir nimet ve bir muvaffakıyettir. Yoksa mes’uliyet benim bîçare fehmime aittir.

Derken bu büyük zelzele (I. Dünya savaşı) meydana geldi. Cihad farizasını eda esnasında, savaş meydanında fırsat buldukça o vadilerde, dağlarda çeşitli hâllerde kalbime gelen hakîkatleri farklı farklı ibarelerle kaydettim.

Tashih ve ıslaha ihtiyacı olmakla beraber, tağyir ve tebdiline kalbim razı olmuyor. Çünkü şimdi olmayan tam bir ihlâs hâlinde bu işaretler bana göründü. Bunları Kur’ân’ın bir tefsiri olarak değil, -şayet kabule mazhar olursa- tefsirin bazı vecihlerine bir me’haz olmak üzere ehl-i kemâlin nazarlarına arzediyorum.

Hakikaten benim şevkim, tâkatimin pek fevkinde bir noktaya beni sevketti. Eğer (ehl-i kemâl) istihsan ederlerse devamını yazmaya beni cesaretlendirmiş olurlar.

Tevfik, Allah’tandır.

Said Nursi

1 Müellif, Emirdağ Lahikası II eserinde yer aldığı üzere, Arabî İşârâtü’l-İ’caz’ı Emirdağı’nda Santral Sabri ve Sıddık Süleyman’a kısmen ders vermiştir. İlgili eserin 85- 97. sayfaları arasında bu dersler Arapçasıyla beraber vardır. İlgili kısım incelendiğinde, müellifin Arabî kısmı sadece tercüme etmekle iktifa etmeyip yer yer açıklamalar da yaptığı görülecektir. Besmeleye kadar olan kısmın tercümesinde ve açıklamalarında zaman zaman bu kısımdan yararlanılmıştır.

2 Meslek, “gidilen yol”, meşrep ise “kendisinden su içilen yer” demektir. Mesela tarikat bir yoldur, Kadirî veya Nakşî olmak gibi durumlar ise bir meşreptir. Herkes aklından razı olduğu gibi, meslek ve meşrebinden de memnundur. Bu ise, genelde taassubu netice verir.

3 Cumhur, ekseriyeti ifade eder. Kur’ana yönelen bir âlim “ben şu âyetten böyle bir mana anlıyorum” diyebilir. Ama ekser âlimler bunu kabul etmezse, o anlayış kendine has bir yorum olarak kalır, başkalarını bağlayıcı bir mana sayılmaz.

4 Teşehhi, bir delile dayanmadan kendi sığ anlayışını esas almak, yanlışını doğru sanmaktır. Âlim olana yaraşan, kendi zihninde var olanı Kur’an’danmış gibi göstermek değil, Kur’an’da var olanı izhar etmektir. Bediüzzamanın Daru’l- Hikmet-i İslamiyeden mesai arkadaşı ve Hak Dini Kur’an Dili isimli meşhur tefsirin müellifi Elmalılı Hamdi Yazır, teşehhi ile ilgili şöyle der: “Garaz, hırs, teşehhi kalb ve aklı sislendirir, basiret gözünü şaşı yapar. Ya hiç göstermez veya çatal gösterir. Bunun için ilm-i dinde teşehhiden tecerrüd şart-ı âzamdır.” Yani, dini meselelerde hüküm verirken keyfilikten, tekellüflü yorumlardan uzak kalmak, en büyük bir şarttır, âlim olmanın “olmazsa olmaz”larındandır.

5 İstinbat, kelime anlamıyla “yeraltında gizli olan su, petrol veya maden gibi şeyleri çıkarmak” demektir. Istılah olarak ise, “âyet ve hadislerdeki gizli hükümleri ve derin manaları ortaya çıkarmak” anlamında kullanılır.

6 İcma’, bir konuda âlimlerin ittifakı” demektir. Amelî bir meselenin dindeki hükmü üzerinde müçtehitlerin birleşmesini ifade eder. İslâm hukukunda dört aslî delil vardır: Kitap, Sünnet, İcma, Kıyas.

7 Hürriyet, aslında güzel bir nimettir, ama bazen bir kısım dezavantajları da olur. Mesela, ehil olan ve olmayan herkes hemen her konuda konuştuğunda, pek çok insanın kafası karışır, bu kadar farklı fikirler arasında doğru olanı ayırmak zor olur.

8 Sikke, para üstüne vurulan ve basıldığı yeri gösteren damgadır. O damga olmadan para bir kıymet ifade etmez. Benzeri bir şekilde, âlimlerin “evet, bu doğru bir manadır” demedikleri şaz manalar başkalarını bağlayıcı olamaz.

9 Mesela, Kur’an “insanın üç karanlık içinde yaratıldığını bildirir.” (Zümer, 6) Böyle âyetleri Tıp ilminde mümtaz biri çok daha iyi değerlendirebilir. “Galibiyet – mağlubiyet günlerinin münavebe ile insanlar arasında döndürüldüğünü anlatan” (Âl-i İmran, 6) âyeti gibi Sosyoloji ilmine bakan âyetleri, Sosyolojide seçkin biri çok daha geniş perspektiften ele alabilir.

10 Fikirlerin telahuku, kolektif düşünceyi ve ortak aklı ifade eder. Pek çok kişi aynı meseleyle alakalı düşündüklerinde, tek başlarına ulaşamayacakları nice kıymetli değerlendirmelere ulaşırlar.

11 Şahs-ı manevi, aynı gaye için çalışan bir topluluğun manevî şahsiyeti demektir. Heyet hâlinde yapılan çalışmalarda belli bir şahıs değil, o heyetin manevi şahsiyeti ön plana çıkar. Heyetin başarılı olabilmesi için, heyette yer alan kimselerin ruhları birbirleriyle kaynaşmalı, fikirleri birbirine yardım etmeli ve kalplerinde birbirlerine karşı art niyet olmamalıdır.

12 Demek âmî adamların ihlâsla tesanüdleri, bir velayet hassasını veriyor.” (Müellif)

13 Müellifin o zamanki talebeleri Hamza, Mehmed Şefik, Mehmed Mihri bu konuda şu dipnotu düşerler: “Evet, Van’da Horhor Medresemizin damında esna-yı derste, büyük bir zelzelenin gelmekte olduğunu söyledi. Hakîkaten söylediği gibi, az bir zaman sonra Harb-i Umumî başladı.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir