Hayatı veren yüce Allah ölümü de takdir etmiştir. Hayat güzel olduğu gibi, aslında ölüm de güzeldir. Hayat bir nimet olduğu gibi, ölüm de bir nimettir. Ancak, ölümün bu güzelliği ve nimet oluşu imanın nuruyla görülür. Karanlık bir eve girdiğimizde hiçbir şeyi göremeyiz. Ama ışığı açtığımızda her şey bize gayet net olarak görülür. İşte, iman dahi bir nurdur, dünyamızı ve ahiretimizi aydınlatır.
İmandan mahrum olanlar hayata bir anlam veremedikleri gibi, ölüme de bir anlam veremezler.
Şair şöyle der:
“Öyle bir nehr-i muazzam gibi cuş etmişsin
Fakat eyvah, çorak yerde akıp gitmişsin…”
İşte iman nuruyla âleme ve olaylara bakmayanlar, her ne kadar muazzam bir nehir gibi coşkun akan bir hayata sahip olsalar da, koca ömürleri çorak araziye akıp gitmekten kurtulamaz.
İman nuruyla bakamayan felsefecilerden Schopenhauer şöyle der:
“Hayat kayalıklar ve anaforlarla dolu bir deniz… İnsan akıl ve düşünce sayesinde kendi ustalığı ve gayretleriyle kurtulmaya muvaffak olacağını bilse dahi, zaman ilerledikçe önünde koşan o büyük küllî ve defedilmez boğulmayı (ölümü) yine de geciktiremez. Bu zahmetli deniz yolculuğunun en yüce gayesi, işte budur.”
Hâlbuki iman nuruyla bakan bir kimse, bedbin değildir. Ölümü, dünya zindanından cennet köşklerine bir davet olarak görür, ona göre hayatını değerlendirir ve ölümü anında şu ilahi hitaba mazhar olur:
“Ey itminana eren nefis!
Sen Ondan O da senden razı olarak Rabbine dön.
Kullarımın arasına katıl ve Cennetime gir.”1
1 Fecr, 27-30
