Niyazi-i Mısrî, insan vücudunu bir binaya benzeterek şöyle der:
Günde bir taşı bina-yı ömrümün düştü yere,
Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber…
Bir adam kulübesinde oturuyordu. Kulübesi eski olduğu için, kulübenin duvarlarından sık sık parçalar dökülüyordu. Adam her düşen parçanın yerine bir avuç çamur alıp, dökülen yere yapıştırıyordu. Sonunda ev çamur yığını haline geldi ve çöktü.
Adam “Ne vefasız evmiş, yıllardır içinde oturdum da çökeceğini haber bile vermedi” diye söylendi. Bunun üzerine ev dile gelerek şöyle dedi:
“Aslında haber vermek istedim. Ama ne zaman haber vermek için ağzımı açtımsa, ağzımı bir avuç çamurla tıkadın, konuşmama izin vermedin.”
Benzeri bir yaklaşımla, ömür binamızın her gün harap olmaya doğru gittiğini söyleyebiliriz. Aslında ağaran saçlar, dökülen dişler, bükülen beller… bedenin yıkılmak üzere olduğunun habercileridir. Ama bu sessiz mesajları değerlendiremeyen biri için bunların hiçbiri bir mana ifade etmez, farkına varmadan ömrünü tüketir, gider. Hele hele estetik ameliyatla kendini hep genç göstermeye çalışan biri, tam bir gaflet içindedir.
Bize düşen, sağlıklı yaşamaya dikkat etmekle beraber, şu kısa ömür sermayesini azami verimlilikle değerlendirmektir. Dostoyevski, levha yapılıp asılacak kalitede şu muhteşem vecizeyi söyler:
“Yeniden dünyaya gelseydim, saniyelerin nabzını tutardım.”
