Zaman sana uymazsa

Erdal lise iki öğrencisidir. Bir gün arkadaşlarından Mete, onu birahâneye davet etti. Aralarında şöyle bir konuşma geçti:

-Gel bugün değişik bir şey yapalım, birahâneye gidelim.

-Benim öyle yerlere gitmediğimi bilmiyor musun?

-Biliyorum ama bir zamanlar ben de gitmiyordum. Şimdi ara sıra takılıyorum.

-Takılmasan iyi olur.

-Hadi hadi, şunun şurasında genciz. Genç dediğin bazı çılgınlıklar da yapar. Boşuna “delikanlı” dememişler.

-Doğrusu ben çılgınlık yapmaktan Allah’a sığınırım. Dosdoğru gitmek varken “delikanlılık” ayağıyla niye kendime yazık edeyim?

-Bir defa gelsen kıyamet kopmaz ya! Hem arkadaş hatırı diye bir şey var. Arkadaş için insan canını bile verir.

-Samimi bir arkadaş için canımı veririm. Ama o ayrı, bu ayrı mesele. Hem iyi arkadaş iyi yere davet eder, birâhaneye değil.

-Canım amma da tutucusun? Bir bardak bira içmekten ne çıkar?

-Her şey ilk kadehle başlar. Yangının bir kıvılcımla başlaması gibi… Şimdi damarlarında kan yerine alkol dolaşacak hale gelenler bir zamanlar içmiyorlardı. “Bir kadehten ne çıkar ki” dediler, böyle zavallı hale geldiler.

-Erdalcım sen iradeli çocuksun, onlar gibi olmazsın, hadi gel.

-Israra lüzum yok, beni kandıramazsın.

-Biz arkadaşız, seni niye kandırayım ki? Bilmediğin lezzetler var, onları tatmanı istiyorum.

-Sana bir fıkra anlatayım: Deli birine “İçki içer misin?” diye sormuşlar. Şöyle cevap vermiş: “İçmiyorum, içmeye de niyetim yok. Çünkü akıllı insanlar içtiklerinde bize benziyorlar. Biz içersek kim bilir ne hale geliriz?”

-Canım o bir fıkra. Hem şöyle çevrene bir bak, pek çok kişi içiyor. İçki içmek artık bir medeniyet simgesi. İçmemek ise, tutuculuk, bağnazlık. “Zaman sana uymazsa, sen zamana uy.”

-Öyle yaldızlı sözlerle beni ikna edemezsin. Ben medeniliği öyle pisliklerde aramıyorum. Medeni kabul edilen insanların her yaptıkları doğru olması gerekmez. Zaman benim değerlerime ters düşmüşse, ben benliğimden, kimliğimden, manevi değerlerimden taviz veremem. Herkes bataklığa dalıyorsa, benim de dalmam gerekmez.

-Doğrusu bu kadar direneceğini sanmıyordum.

-Ben de senin bu kadar ısrar edeceğini…

-Neyse, öyleyse sana şunu sorayım: İçki zararlı bir şeyse Allah bunları niye yaratmış? Üzümü yediğimiz gibi, ondan yapılan şarabı da içmek gerekmez mi?

-Burası bir imtihan dünyası. Allah çoktan seçmeli tarzda imtihan yapıyor. Çoktan seçmeli imtihanlarda yanlış şıklar da olur. Ama bu, o şıkları işaretlememiz için değildir. Öte yandan üzümün helal olmasından, ondan yapılan şarabın da helal olması gerekmez.

-Ne yani, şu dünyada zevk almayacak mıyız? Lezzet peşinde koşmayacak mıyız?

-Zevklerin, lezzetlerin helal olanları var, bir de haram olanları. Helal olanlardan istediğin kadar yararlanabilirsin. Meşru daire keyfe yeter mi yeter, harama girmeğe hiç lüzum yoktur. Hem haram lezzetler zehirli bal gibidir. Önce tatlı gelse de ardından kıvrandırır.

-Galiba haklısın, benden önce içkiye başlayan arkadaşlarımın birçoğu sağlığını kaybetti. Ama insan içerken bunları düşünemiyor, o anda tozpembe bir dünyaya giriyor. Ardından da o tozpembe dünyayı özlüyor, arıyor.

-Yani, bunlar sigara gibi alışkanlık yapıyor. Henüz işin başında sayılırsın, gel tam bir bağımlılık yapmadan terk et. Yoksa ilerde, istesen de bırakamayabilirsin.

-Haklısın Erdal, doğrusu beni tam ikna tam ikna ettin. Ama bir yere de gitmemiz lazım, söyle nereye gidelim?

O sırada ezan okunur. Müezzin “hayye ales sala: haydin namaza!” diye namaza çağırmaktadır. Erdal tebessümle der: “Gel, bu davete icabet edelim.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir