Kur’an’ın Bazı Gaybî Haberleri

Kur’an, çok önemli haberler verir,
hem de herkesi ilgilendiren haberler…

Gaybın sırlarına ermek, eşyanın hakikatine ulaşmak noktasında şu mühim gerçeği unutmamak gerekir: Mutlak gerçekler, kayıtlı bakışlarla kuşatılamaz. Kur’an gibi küllî bir bakış lazım ki, kuşatabilsin. Çünkü insan şu âlemde çok kayıtlar altındadır. Zaman, mekân hep birer kayıttır. Duyuların, aklın, tecrübenin sınırlılığı başka kayıtlardır… Bu kadar kayıtlarla sınırlı olan insanın, hem fizikî hem de fizik ötesi âlemin sırlarına tam aşina olması beklenemez.

Bediüzzaman, bunu denize dalan dalgıçlar misaliyle açıklar: Dalgıçlar, denizdeki defineyi bulup çıkaracaklardır. Fakat gözleri kapalı olduğundan ancak el yordamıyla defineye muhatap olurlar. Her biri, eline geçirdiği cevheri hazinenin aslı zanneder. Başkalarından başka cevherleri işittiğinde, kendi bulduğu cevherin parçaları olarak hayal eder.

Kur’an’ın ayetleri de, o denizdeki definenin bir dalgıcıdır. Lakin onların gözleri açık olduğundan, definenin tamamını kuşatır. Definede ne var, ne yok görür. Defineyi tam bir tenasüple tarif eder.1

Kur’anın en dikkat çeken gaybî haberleri gelecekle ilgili olanlardır. Bediüzzaman bunu şöyle değerlendirir:

Kur’an’ın gelecekten verdiği haberlerin çok çeşitleri var. Birinci kısmı özeldir; bir kısım ehl-i keşif ve velayete mahsustur. Muhyiddin-i Arabî, İmam-ı Rabbanî gibi zatlar, sure başlarındaki “Elif-lâm-mîm” gibi huruf-u mukattaada pek çok gaybî muamelelerin işaretlerini ve haberlerini bulmuşlardır. Kur’anın işari manalarını araştıran âlimler için, Kur’an baştan sona gaybi haberlerle doludur.2

Muhyiddin İbn Arabînin eserlerinden biri, Osmanlı Devletiyle alâkalı şifreli bilgilerin yer aldığı “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye fî Devleti’l- Osmâniyye” isimli kitabıdır.

Bu eserinde Osmanlı Devletinin kuruluşundan, hilafetin Osmanlılara geçmesinden, Sultan Abdülazizin öldürülmesinden, sonrasında Sultan Abdülhamidden, devamında da “son mim” adını verdiği son Osmanlı sultanı Mehmed Vahdettin’den rumuzlarla bahseder. Osmanlının yıkılışından sonra çok zor günlerin geleceğini, devamında Mehdinin çıkacağını anlatır.

İbn Arabî, kendisine Rûm Sûresinin başıyla ilgili sırlar verileceğinin bildirildiğini, bunun üzerine murakabe halinde bunların neler olduğunu Hz. Aliye sorduğunu söyler.

İbn Arabî, bu eserini Osmanlının kuruluşundan yetmiş sene evvel telif etmiştir. Biz burada, eserde yer alan işaretlerden bir kaçına ana hatlarıyla dikkat çekeceğiz:

1- “Mim” den sonra “Sin” başa geçecek, halife olacak.

Bu, Fatih Sultan Mehmed sonrasında başa geçen Sultan Selimin, halifeliği Osmanlıya getirmesine işaret olarak değerlendirilmiştir. İlgili kısımda “Ra” harfi rumuzuyla Sultan Selimin Ridaniye savaşına işaret vardır.

2-“Sin” “Şin”a girecek, harabe bir kabri düzeltecek.

Bu, Sultan Selimin Şama girmesi olarak yorumlanmıştır. Harabe kabir ise, İbn Arabînin kabridir. Bu mana “Sîn Şın’a girince, Muhyiddînin kabri açığa çıkar” ifadesiyle şöhret bulmuştur.

3-Bu devlet, “son Mim”in cülûsuna kadar devam eder.

Son mim”, son Osmanlı sultanı Mehmed Vahdettindir.

4- Yıkılan devletin hükmü, âhir zamanda zuhur eden “Sâd”ın tasarrufuna intikâl eder.

Osmanlının yıkılmasından sonra çok zor günler yaşanacak, büyük fitneler olacak, sonra “Sâd” ile işaret edilen Mehdi çıkacak, adaleti ve sulhu sağlayacaktır.

İbn Arabî, ahir zamanda çıkacak Mehdiyi anlatırken “İlk Mim” ve “Son Mim” rumuzlarını kullanır. “İlk Mim” “Muhammed” (asm) ve “Son Mim” “Mehdî”dir.3

İbn Arabî’nin Mehdiden bahsederken “Sâd” rumuzuyla söz etmesinin neye işaret ettiği çok da net değildir. Aşağıda nakledeceğimiz ifadelerin konuyla alâkası olabileceğini düşünüyoruz:

Namaz ve abdestle alakalı durumların ele alındığı bir âyette şöyle buyrulur:

Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, bir de -yolcu olmanız durumu müstesna- cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız veyahut biriniz abdest bozmaktan gelince ya da kadınlara dokunur (eşlerinizle cinsel ilişkide bulunur) su bulamazsanız o zaman temiz bir toprakla teyemmüm yapın, (niyet ederek onunla) yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin. Şüphesiz Allah, Gafur Rahimdir (çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır).”4

Temiz bir toprakla teyemmüm yapın” denilirken, âyetin ibaresinde “saîd” geçer. Bunun yazılışı “sad” harfi olmakla beraber “sin” harfiyle okunmaktadır. Bediüzzaman, bunları değerlendirirken ilgili âyetin işarî yorumunda şöyle der:

“Sin” harfi “Sad” harfinin altında gizlenmesi ve “Sad” görünmesinin iki sebebi var:

Birisi: Said tam toprak gibi mahviyet ve terk-i enaniyet ve tevazu-u mutlakta bulunmak şarttır; tâ ki Risale-i Nur’u bulandırmasın, tesirini kırmasın.

İkincisi: Şimdiki bataklığa ve manevî tauna sukûtun sebebi ise, terakki fikrinden neş’et ettiği cihetle, onların hatalarını gösterip; suud ve terakki, Müslüman için ancak İslâmiyette ve imanlı olmakta olduğuna işaret etmektir.”5

Not: İlgili âyetler esas itibarıyla abdest, gusül ve teyemmüm hakkında olmakla birlikte, bir takım gaybî sırlara da işari mana olarak bakar. Mesela:

-Hz. Peygamber asıl, Mehdi ise ona tabi bir fer’dir. Bu, suyun olmadığı yerde teyemmümle idare edilmesine benzer.

-Kıraat kitaplarında nazara verildiği üzere, âyetteki “”saîd” kelimesindeki “Sad” harfi “Sin” okunur. Mehdi de öyle olmalı, “ben Mehdiyim” şeklinde bir davada bulunmamalıdır.

-İlgili âyetlerde geçen “hastalık, sefer hali, kadınlarla ihtilat” gibi durumlar, ahir zamanın bir kısım vasıflarını da ihtiva eder. Ahir zaman manen hasta bir zaman dilimidir. Ahir zamanda savaş için sefer gibi durumlar öne çıkacaktır. Nitekim Osmanlının son zamanı, büyük ölçüde seferlerle geçmiştir. Ayrıca, ahir zamanda kadın-erkek ihtilatı hiç bir devirde olmadığı kadar aşikâr hale gelmiştir.

Bazı ayetlerin istikbalden haber vermesi, aşikârdır. Bunlar hemen hemen bütün tefsirlerde ele alınmıştır. Bazı ayetlerin ise, istikbalden haber vermesi o derece açık değildir. Ancak ehil olanlar, o ince manaları sezebilir. Bediüzzamanın dikkat çektiklerinden bazılarını burada numune olarak zikrediyoruz:

1-“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiç kimsenin babası değildir.”6

Bu ayet, pek çok manaları ders vermekle beraber, şöyle bir gaybî manaya da işaret eder:

Peygamberin erkek çocukları erken vefat edip, ricâl olarak nesli bir hikmete binaen kalmayacaktır. “Ricâl” tabirinin ifadesiyle, kızların pederi olduğuna işaret ettiğinden, nisa olarak nesli devam edecektir. Hz. Fatıma’nın mübarek nesli, Hasan ve Hüseyin gibi iki nurani silsile ile dünyanın her tarafında devam etmektedir.7

2- “Allah’dan başka dostlar edinenlerin hali, kendine yuva yapan örümceğe benzer. Hâlbuki evlerin en zayıfı örümceğin evidir. Keşke bilselerdi.”8

Bediüzzaman, bu ayette Hz. Peygamberin örümceğin ağı ile müşriklerden kurtulması olayına bir işaret görür. Şöyle ki:

Ankebut suresi Mekkî olduğu cihetle, ayette Mekke’nin imana gelmeyen reislerinin ileride bir örümceğe karşı aciz olacaklarına bir işaret vardır. Örümceğin evi olan ağ, en zayıf bir perde iken, o kuvvetli reisleri acze düşüreceğini göstermekle, ayet “En zayıf bir hayvana mağlup olacaklarını faraza bilseydiler, bu cinayete ve suikasta teşebbüs etmeyeceklerdi” der.9

Göklerin ve yerin orduları elinde olan Allah, eğer isterse bütün ordularını peygamberini korumada kullanabilir. Fakat buna hiç lüzum olmadan en zayıf bir evle, en büyük bir peygamberini, en şiddetli düşmanlarından korumuştur.

Hicret olayında Hz. Peygamber’in gizlendiği mağaraya kadar gelen müşrikler, mağaranın ağzındaki örümcek ağını görüp, bakmadan geri dönmüşlerdi.10 Hicret öncesi nâzil olan bu ayet, müşriklerin batıl mabutlarının ne derece zayıf, çürük şeyler olduğunu anlatmanın yanında, onların böyle zayıf bir ağa takılıp mağlup olacaklarına da işaret eder.

3- “Demiri indirdik. Onda kuvvetli bir sertlik ve insanlara bir takım menfaatler vardır.”11

Bu ayet, hem düşmanların def’ine, hem menfaatlerin celbine medar iki nimeti beyan eder. Kur’an’ın nüzulünden evvel, demirle ehemmiyetli beşerî menfaatlerin temin edildiği görülmüştür. Fakat istikbalde, demirin gayet harika ve akılları hayrette bırakır bir surette, denizde, havada ve karada gezerek, dünyayı musahhar edip, harika bir kuvveti gösterdiğini ifade için, “Onda kuvvetli bir sertlik vardır” kelimesiyle gaybdan haber verme türünden, bir i’caz parıltısı gösteriyor.12

4- “O Allah ki, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı.”13

Ayette “yerin üstündekileri” denilmeyip, “içinde” anlamı veren (fî) harfinin kullanılması, yerin içinde insanların menfaatine çok şeyler olduğuna bir işarettir. Keza, arzın içindeki maden ve maddelerin beşerin istifadesi için yaratılmış olması, arzın içinde henüz keşfedilmeyen element ve maddelerden, geleceğin insanlarını hayat yükünün zahmetlerinden kurtaracak, bazı gıdaî ve diğer maddelerin vücudunun mümkün olduğuna delalet eder.14

Yerin derinliklerinden çıkarılan petrol, kömür gibi madenlerden, günümüz insanlığı yararlandığı gibi, şu anda neye yaradığı bilinmeyen nice maddelerden de, muhtemelen geleceğin insanları istifade edecektir.

5- Peygamberlere bir ikram olarak verilen mu’cizeler de bir yönüyle gaybî işaretler taşımaktadır. Şöyle ki:

Cenab-ı Hak, peygamberleri insanoğluna manevî yükseliş cihetinde birer önder gönderdiği gibi; onların maddi ilerleyişinde de birer ustabaşı kılmıştır. Hatta denilebilir ki, manevî kemalât gibi, maddî kemalâtı ve harikaları dahi en evvel mu’cize eli insanlığa hediye etmiştir. Hz. Nuh’un gemisi ve Hz. Yusuf’un saati bu gerçeğe birer numunedir.

İşte Kur’an-ı Kerîm, peygamberlerin mu’cizelerini anlatmakla, bunların benzerlerini yapmaya insanları sevk ve teşvîk eder. Peygamberler, manevî birer önder oldukları gibi, maddî sahada da önder durumundadır. Onlara verilen mu’cizeler, insanlık için âdeta birer modeldir. Yani, Cenab-ı Hak Kur’an’da bunları zikretmekle, bunların benzerlerini yapmaya insanları teşvik etmektedir.15

Mesela, Hz. Süleyman’ın iki aylık mesafeye sabah akşam gidip gelmesi,16 uçak gibi hızlı ulaşım vasıtalarına;

Hz. Musa’nın asasıyla taştan su çıkarması,17 sondaj aletlerine;

Hz. İsa’nın en amansız dertlere şifa bulması, hatta ölüleri diriltmesi,18 tıbbın son sınırına, yani âdeta ölüleri diriltir gibi harikalar gösterip, en müzmin dertlere derman bulmasına;

Hz. Davud için demirin yumuşatılması,19 demir – çeliğe bağlı sanayinin demirin yumuşatılmasıyla gerçekleşeceğine;

Hz. İbrahim’in ateşte yanmaması,20 ateşin yakmayacağı maddeler bulunup yangınlarda kullanılabileceğine işaret eder.21

Hz. Süleyman’ın Yemen’deki Belkıs’ın tahtını bir anda Şam’a getirtmesi ise, üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir olaydır.

Hz. Süleyman, yanındakilere der: “Onlar bana gelip teslim olmadan hanginiz O’nun tahtını bana getirebilir?”

Cinlerden bir ifrit: “Sen yerinden kalkmadan önce onu sana getiririm”, der.

Kitabın bilgisine sahip olan kişi ise, “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm” der ve o anda tahtı hazır eder.22

Günümüz insanı sesi ve görüntüyü nakletmiş, fakat henüz eşyanın kendisini nakledememiştir. Üstteki ayet, böyle bir şeyin mümkün olduğuna işaret etmektedir.23 Nitekim kurgu bilim sahasında çalışanlar, “ışınlama” adını verdikleri böyle bir harikayı, şimdilik hiç olmazsa hayal âlemlerinde gerçekleştirme gayreti içindedir.

6- Kur’an’ın geleceğe yönelik gaybî haberlerinden son bir numune olarak, Fetih suresinin son üç ayetini vermek istiyoruz. Bu üç ayet, pek çok gaybî sırlar ve istikbale yönelik haberlerle doludur:

Fetih suresi Hudeybiye Barış’ı dolayısıyla inmiştir. 1400 sahabiyle umre niyetiyle Medine’den Mekke’ye doğru yola çıkan Peygamberimiz, müşriklerin Mekke’ye girmelerine izin vermemeleri üzerine, onlarla barış anlaşması imzalar. Anlaşma şartları ilk bakışta Müslümanların aleyhinedir. Pek çok Müslüman hayal kırıklığı içindeyken inen Fetih suresinin ayetleri, bu barışın “apaçık bir fetih” olduğunu ilan etmektedir.

“Andolsun ki Allah, Rasulünün rüyasını doğru kıldı…” Mekke’nin fethini, vukuundan önce kat’i bir şekilde haber veriyor. İki sene sonra, haber verdiği tarzda vuku bulmuştur. (Hudeybiye seferi öncesi Rasulullah, ashabına rüyasında Beyti tavaf ettiklerini gördüğünü söyler. Sahabeler, hemen o yıl olacak zannederler. O yıl olmayınca, bir kısmı tereddütler geçirir. Ayet, bu rüyanın sadık bir rüya olduğunu haber verir. Bir yıl sonra Beyt’i tavaf ederler. İki yıl sonra da, fetih ordusu olarak Mekke’ye girerler.)

“…Bundan (Mekke’nin fethinden) önce yakın bir fetih verdi” ifade ediyor ki: Hudeybiye barışı, gerçi zahiren İslam aleyhinde görülmüş ve Kureyşliler bir derece galip görülmüş olduğu halde, manen Hudeybiye Barışı, manevi büyük bir fetih hükmünde olacak ve diğer fetihlerin de anahtarı olacak.

“Korkmaksızın (Mescid-i Haram’a gireceksiniz)kaydıyla ihbar ediyor ki: “Sizler tam bir emniyet içinde Kâbe’yi tavaf edeceksiniz.” Hâlbuki Arab Yarımadasındaki bedevî kavimler çoğu düşman olmakla beraber, Mekke etrafı ve Kureyş kabilesinin büyük bir kısmı düşman iken, “yakın bir zamanda, hiç korku duymadan Kâbe’yi tavaf edeceksiniz” ihbarıyla, Arap yarımadasını itaat altına ve bütün Kureyşi İslâmiyet içine ve tam bir emniyet vazedilmesine delalet ve ihbar eder. Aynen haber verdiği gibi gerçekleşmiştir.

“O Allah ki, Rasulünü hidayetle ve hak din ile gönderdi. O’nun dinini bütün dinlere galip kılacak.” Tam bir kat’iyetle ihbar ediyor ki: “Rasul-ü Ekrem’in getirdiği din, umum dinlere galebe çalacak.” Hâlbuki o zamanda yüzer milyon tebeası bulunan Hristiyan, Yahudî ve Mecusi dinleri, Roma, Çin ve İran gibi yüzer milyon tebeası bulunan cihangir devletlerin resmi dinleri iken, kendi küçük kabilesine karşı tam galebe edemeyen bir vaziyette bulunan Hz. Muhammedin (asm) getirdiği din, umum dinlere galip ve umum devletlere muzaffer olacağını ihbar ediyor. Hem, gayet açıklık ve katiyetle ihbar ediyor. İstiklal o gaybî haberi, Hint Okyanusundan Atlas Okyanusuna kadar İslâm kılıcının uzamasıyla tasdîk etmiştir.

“Muhammed Allah’ın elçisidir. Onunla beraber olanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidir. Sen onları rükû edenler, secde edenler, Allah’ın lütuf ve rızasını talep edenler olarak görürsün.”

Şu ayetin başı, sahabelerin peygamberlerden sonra insanlar içinde en seçkin kimseler olduklarına sebep olan yüksek seciyeler ve kıymetli meziyetleri haber vermekle; açık manasıyla sahabe tabakalarının gelecekte muttasıf oldukları ayrı ayrı mümtaz, has sıfatlarını ifade etmekle beraber; işarî manasıyla Rasulullah’ın vefatından sonra makamına geçecek dört halifeye hilafet tertibi ile işaret edip, her birinin en meşhur özellikleri olan has sıfatları dahi haber veriyor. Şöyle ki:

“Onunla beraber olanlar” hususi beraberlik, özel sohbet ile ve en evvel vefat ederek yine maiyetine girmekle meşhur ve mümtaz olan Hz. Ebubekir Sıddık’ı gösterdiği gibi;

“kâfirlere karşı şiddetlidirler” ifadesiyle, gelecekte dünya devletlerini fetihleriyle titretecek ve adaletiyle zalimlere yıldırım gibi şiddet gösterecek olan Hz. Ömer’i gösterir.

“Kendi aralarında merhametlidirler” ifadesiyle, istikbalde en mühim bir fitnenin vukuu hazırlanırken, son derece merhamet ve şefkatinden, İslamlar içinde kan dökülmemesi için ruhunu feda edip, nefsini teslim ederek, Kur’an okurken mazlumen şehit olmasını tercih eden, Hz. Osman’ı haber verdiği gibi;

“Sen onları rükû edenler, secde edenler, Allah’ın lütuf ve rızasını talep edenler olarak görürsün.” ifadesi, saltanat ve hilafete tam bir liyakat ve kahramanlıkla girdiği halde, tam bir zühd ve ibadeti ve fakr ve iktisadı seçen ve rükû ve sücudda devamı ve kesreti herkesçe tasdik edilen Hz. Ali’nin gelecekteki vaziyetini, o fitneler içindeki savaşlarla mesul olmadığını, niyeti ve matlubu Allah’ın lütfu olduğunu haber veriyor.

“İşte bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır,” Hz. Peygamber (asm) gibi, ümmî bir zâta nisbeten gayb hükmünde olan Tevrat’taki sahabilerin vasıflarını haber veriyor.

“Onların İncil’deki vasıfları ise şöyledir: Onlar, ziraatçıların hoşuna gidecek şekilde filizini yarıp çıkarmış, gittikçe kuvvetlenerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler. Allah, onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir.”

Sahabeler, gerçi başlangıçta az ve zayıf görünecekler, fakat çekirdekler gibi neşv ü nema bularak yükselip, kalınlaşıp kuvvetlenecek, kâfirlerin gayzlarını onlara yutkundurup boğacaklar.

Hem ihbar ediyor ki, sahabeler gerçi azlığından ve za’fından Hudeybiye Barış’ını kabul etmişler; elbette herhalde az bir zamandan sonra süratle öyle bir inkişaf, ihtişam ve kuvvet kazanacaklar ki, yeryüzü tarlasında kudret eliyle ekilen insanlığın, o zamanda gafletleri cihetiyle kısa, kuvvetsiz, nâkıs, bereketsiz sümbüllerine nispeten, gayet yüksek, kuvvetli, meyvedar ve bereketli bir surette çoğalacaklar, kuvvet bulacaklar ve haşmetli hükümetleri gıptadan, hasetten ve kıskançlıktan gelen bir gayz içinde bırakacaklar.

Sahabeyi mühim vasıflarla sena ederken, en büyük bir mükâfatın va’di makamca lazım geldiği halde, “mağfiret” kelimesiyle işaret ediyor ki: İstikbalde sahabeler içinde fitneler vasıtasıyla mühim kusurlar olacak. Çünkü mağfiret kusurun vukuuna delâlet eder. Ve o zamanda sahabeler nazarında en mühim istek ve en yüksek ihsan, mağfiret olacak.24

Fetih Suresi’nin bu son ayeti, Rasulullah’dan sonra halifeliğe geçecek Hulefa-i Raşidine işaret ettiği gibi, “Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar Allah’ın nimetlendirdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştırlar”25 ayeti de aynı hakikate işaret etmektedir. Şöyle ki:

Üstteki ayet, sırat-ı müstakimin ehli ve gerçek ilâhî nimetlere mazhar olanlar

-insanlık âlemindeki peygamberler taifesi,

-sıddıklar kafilesi,

-şehitler cemaati,

-salihler sınıfı

-ve tabiin nev’i olduklarını ifade etmekle beraber, İslam âleminde o beş kısmın en mükemmelini dahi ayrıca açıkça gösterdikten sonra, o beş kısmın imamları ve baştaki reislerini meşhur sıfatlarıyla zikretmekle onlara delalet edip ifade ettiği gibi, gaybdan haber verme nev’inde bir i’caz parıltısıyla, o taifelerin gelecekteki reislerinin vaziyetlerini bir cihetle tayin ediyor.

-“Peygamberler” nasıl ki açıkça Hz. Peygamber’e bakıyor,

“Sıddıklar” fıkrasıyla Ebu Bekir Sıddık’a bakıyor. Hem, Peygamber’den sonra ikinci olduğuna ve en evvel yerine geçeceğine ve “Sıddık” ismi ümmetçe O’na has bir unvan olacağına ve sıddıkların başında görüneceğine işaret ettiği gibi,

-“Şehitler” kelimesiyle Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali’yi (Rıdvanullahi aleyhim ecmain) üçünü beraber ifade ediyor. Hem üçü Sıddıktan sonra nübüvvetin hilafetine mazhar olacaklarını ve üçü de şehit olacaklarını, şehitlik fazileti de diğer faziletlerine ilave edileceğini işaret ve gaybî bir surette ifade ediyor.

-“Salihler” kelimesiyle, Suffe, Bedir, Rıdvan ashabı gibi mümtaz zatlara işaret ederek,

-“Bunlar ne güzel arkadaştır” cümlesiyle, açık manasıyla onlara uymaya teşvik ve tabiinlerdeki tebaiyeti çok şerefli ve güzel göstermekle, işârî manasıyla dört halifenin beşincisi olarak ve “benden sonra hilafet otuz senedir”26 hadis-i şerifin hükmünü tasdik ettiren, hilâfet müddeti azlığıyla beraber, kıymetini büyük göstermek için işarî manasıyla Hz. Hasan’ı gösterir.27

“Bunlar ne güzel arkadaştır” mealindeki ayetin metninde “güzel” ifadesi, “Hasüne” ile gelmiştir. Arapça yazılış itibariyle Hasan ve Hasüne aynıdır.

Görüldüğü gibi, Kur’an ayetlerinde ya açıktan veya işari olarak çok gaybî işaretler vardır. Bediüzzaman’a göre Kur’an’ın bu çeşit gaybî haberleri binlerdir.28

1 Bkz. Nursi, Sözler, s. 439

2 Bkz. Nursi, Sözler, s. 405

3 Bkz. Muhyiddîn İbn Arabî, “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye fî Devleti’l- Osmâniyye”, Ali Emîrî Millet Kütüphanesi

4 Nisa, 43. Ayrıca bkz. Maide, 6.

5 Nursi, Kastamonu Lahikası, s. 17-18

6 Ahzab, 40

7 Bkz. Nursi, Sözler, s. 412

8 Ankebut, 41

9 Nursî, Emirdağ Lahikası II, s. 127-128

10 Nesefî, II, 127; Tabersî, III, 3

11 Hadîd, 25

12 Nursî, Latîf Nükteler, s. 22

13 Bakara, 29

14 Nursî, İşaratu’l-İ’caz (Arabi), s. 229

15 Nursî, Sözler, s. 254

16 Sebe, 12

17 Bakara, 60

18 Âl-i İmran, 49

19 Sebe, 10

20 Enbiya, 69

21 Bkz. Nursî, Sözler, s. 254-262

22 Neml, 38-40

23 Bkz. Nursî, Sözler, s. 256-257

24 Bkz. Nursî, Lem’alar, s. 27-32

25 Nisa, 69

26 Tirmizi, Fiten, 48

27 Nursî, Lem’alar, s. 33-34

28 Nursî, Lem’alar, s. 36

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir