İçinde yaşadığımız âlem, hayret verici çok olayların sergilendiği ilahi bir sahne gibidir. Bu dünyada meydana gelen böyle hayret verici olaylardan biri Ashab-ı Kehfin durumudur.
Bunlar, Allaha iman etmiş bazı gençlerdi. Zamanın zalim hükümdarı, onları inançlarından vazgeçirmek için çok çalıştı, fakat onlar tam bir sebatla imanlarını savundular. “Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. (Onları kim terbiye etmişse, bizi de o terbiye etmiştir.) O’ndan başkasını Rab olarak kabul etmeyiz” dediler. Ve şu duayı yaptılar:
رَبَّنَٓا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَدًا
“Ey Rabbimiz, bize katından bir rahmet ver ve bize işimizden (şu durumumuzdan) bir kurtuluş yolu müheyya kıl!”1
Derken bir yolunu bulur, mağaraya kapandılar. Burada üç yüz yıl uyudular. Sonra uykudan uyandırıldılar. Şüphesiz onların bu hali, öldükten sonra dirilmenin somut bir örneğidir.
Onların bu hali, “cihadın en efdali, zalim sultanın karşısında gerçeği söylemektir”2 hadisine bir mazhariyettir. Gerçi, ölüm tehlikesi olan yerde, kişinin dinini inkârına fetva verilmiştir. Fakat takvaya uygun olan, inkâr değil ilan etmektir.3 Zira fetva bir ruhsattır, takva ise azimettir.
1 Kehf, 10
2 Ebu Davud, Melahim, 17; Tirmizi, Fiten, 13; İbn Mâce, Fiten, 20
3 Abdülkerim Zeydan, el-Veciz, Mektebetu’l-İslami, İst. 1979, s. 38-39
