Hudeybiye Barışı, İslam’ın etrafa intişarında mühim bir dönüm noktası olur. Barış ortamında İslam Dini hızla yayılır. Hatta Halid Bin Velid ve Amr Bin As gibi pek çok önde gelen müşrik, İslam ile şereflenir.
Fakat bu barış dönemi ancak iki yıl devam eder. Mekkelilerin, Müslümanlarla müttefik olan Huzaa Kabilesi aleyhine Beni Bekir kabilesine yardım etmesi, Hudeybiye Barışı’nı sona erdirir.1 Ebu Süfyan, Mekke’ye gelip barışı yenilemek isterse de, Rasulullah kabul etmez.2
Rasulullah’ın ashabından Hatıb Bin Beltea, Hz. Peygamber’in Mekke’yi fetih hazırlığı içinde olduğunu Medine’ye gelen bir kadın vasıtasıyla Mekkeli’lere ulaştırmak ister. Durum vahiyle Rasulullah’a bildirilir. O da bazı sahabileri kadını takiple görevlendirir. Ekip, görevi başarıyla ifa eder. Kadın, saçının arasından mektubu çıkarmak zorunda kalır. Rasulullah, Hatıb’ı getirtip bunu niçin yaptığını sorar. Hatıb, hıyanet etmediğini, fakat Mekke’deki yakınlarını korumak istediğini belirtir. Rasulullah, mazeretini kabul eder, cezalandırmaz. Bu olay münasebetiyle, şu ayetler nazil olur:3
“Ey iman edenler! Düşmanımı ve düşmanlarınızı dostlar edinmeyin. Siz onlara sevgi duyuyorsunuz, hâlbuki onlar Hak’tan size geleni inkâr ettiler. Rabbiniz olan Allah’a inanıyorsunuz diye Peygamberi ve sizi (yurdunuzdan) çıkardılar.
Eğer siz benim yolumda bir cihad ve rızamı elde etmek için çıkmışsanız (onları dost edinmeyin). Siz, sevgi göstererek onlara sır veriyorsunuz. Ben, gizlediklerinizi de, açıkladıklarınızı da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, dosdoğru yoldan sapmış olur.
Eğer onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman olurlar, ellerini ve dillerini size kötülük etmek için uzatırlar. Ayrıca, (geçmişte de) inkâr etmenizi istediler.
Kıyamet günü akrabalarınız da çocuklarınız da size asla fayda veremez. Allah aranızı ayırır. Allah yaptıklarınızı görendir.”4
Bu ayetlerden sonra, Hz. İbrahim ve ümmeti örnek olarak verilir. Onların, Allah’ı tanımayan kavimlerine karşı şöyle demeleri anlatılır:
“Biz sizden ve Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Sizler tek Allah’a inanmadıkça, aramızda düşmanlık ve buğz başlamıştır.”5
Devamında ise, Medine’ye hicrete mecbur kalan mü’minlerle, Mekke’deki müşrikler arasında bir dostluk meydana geleceği müjdelenir:
“Olur ki Allah, sizinle düşmanlarınız arasında bir sevgi meydana getirir. Allah Kadîr’dir ve Allah Ğafur u Rahîm’dir (bağışlar, merhamet eder).6
Mekke’nin fethiyle, ayetin müjdesi gerçekleşir.7 Mekke müşriklerinin tamamına yakını, İslam saflarına dâhil olur. Bu ayet, cihaddan asıl maksadın düşmanlık değil, dostluk meydana getirmek olduğunu göstermektedir.
Medine’de nazil olan şu ayet, o günkü Müslümanlara parlak bir gelecek va’deder:
“Sizden iman edip salih amel işleyenlere Allah şu vaatte bulundu: Andolsun ki, kendilerinden önce gelenleri arza (yeryüzüne) halife kıldığı gibi, onları da arza halife kılacak. Onlar için seçtiği dini kuvvetlendirip, icra imkânı sağlayacak. Korku hallerinden sonra, onlara emniyet verecek. Böylece onlar bana ibadet edecekler. Hiçbir şeyi bana ortak koşmayacaklar. Kim bundan sonra küfre dönerse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.”8
İslam’ın hâkimiyetini bildiren bu ayet, ilk muhatapları olan Medine’deki Müslümanlar açısından çok büyük bir müjde taşımaktadır. Demek ki korkulu günler bitecek, emniyetli günler gelecektir… Müslümanlar artık mahkûm değil, hâkim olacaklardır… Dar imkânlardan, geniş imkânlara kavuşacaklardır…
İşte, Mekke’nin fethi, bu İlahi müjdenin gerçekleşmesinin mühim bir merhalesi olmuştur.
Hz. Peygamber, hicretin sekizinci yılında on bin kişilik bir orduyla Mekke’ye hareket eder. İslam ordusu Mekke’ye yaklaştığında Ebu Süfyan barış için gelir. Rasulullah ona, “Ey Ebu Süfyan, La ilahe illallah demenin zamanı gelmedi mi?” der. Neticede, Ebu Süfyan İslam ile müşerref olur. Rasulullah, kendisine iltifatta bulunur; Mekke’ye vardıklarında, Ebu Süfyan’ın evine girenlerin, kapısını kapayıp evinde duranların, Kâbe’ye sığınanların emniyette olacağını ve kendilerine ilişilmeyeceğini söyler. Sonra amcası Abbas’a gizlice der: “Vadinin en dar yerine onu götür, orduyu görsün.” Ebu Süfyan, götürüldüğü yerden İslam Ordusu’nun geçişini görünce hayran kalır, Müslümanların kısa zamanda nasıl güçlendiğini müşahede eder. Mekke’ye döner, gördüklerini haber verir.9
İslam Ordusu büyük bir haşmetle Mekke’ye girer. Münferit bir iki olay dışında çatışma olmaz. Herkes evlerine çekilmiş yahut Kâbe’ye sığınmıştır. Hz. Peygamber, Cenab-ı Hakk’ın bu ikramına karşı devesinin üzerinde tam bir şükür ve tevazu ile âdeta iki büklüm bir vaziyettedir.10
Komutanlarına, karşı taraftan bir saldırı olmadıkça savaşmamaları talimatını verir. Ancak, savaş suçlusu durumunda olan bazılarının isimlerini söyleyip, Kâbe örtülerine de sarılsalar bile bunların öldürülmelerini bildirir.11 Muhammed Hamidullah’ın tesbitine göre, Mekke’nin fethinde ele geçirilenlerden sadece üç kişi öldürülür.12 Hakkında “vur emri” verilip de o gün ele geçmeyenlerden bir kısmı, daha sonra gelip Rasulullah’tan eman isterler, kendilerine eman verilir.
Bunlardan biri, Abdullah Bin Sa’d‘dır. Kendisi önce Müslümandır, hatta vahiy kâtipliği yapmıştır. Sonra irtidat eder, dinden döner. Fetihte Hz. Osman’a sığınır. Olaylar yatıştığında Hz. Osman, onu Rasulullah’a getirir, affetmesini ister. Rasulullah, bir müddet bir şey demez. Sonra “evet” der, affeder. Abdullah ayrıldığında, ashabına “birinizin kalkıp boynunu vurması için bekledim” deyince, ensardan bir sahabi, “Ya Rasulullah, der, keşke bir işarette bulunsaydınız.” Rasulullah şu cevabı verir: “Bir Peygamber, işaretle öldürtmez.”13
Fetih sonrası Hz. Peygamber, Mekkelilere hitaben bir konuşma yapar. Sözlerini şöyle tamamlar: “Gidin, hepiniz serbestsiniz.”14
On üç yıl boyunca Peygamber’e ve ashabına her türlü işkenceyi reva gören ve onları vatanlarından göçe mecbur eden Mekke’li müşrikler, gördükleri bu büyüklük karşısında, eski inatlarından vaz geçerler ve İslam’a girerler. Ebu Cehl’in oğlu İkrime, Hz. Hamza’nın öldürülmesini planlayan Hind ve öldüren Vahşi, Kureyş’in önde gelenlerinden Safvan Bin Ümeyye gibi kişiler bile gelip teslim olurlar, İslam saflarında yerlerini alırlar.
Bunlardan Vahşi, Mekke’nin fethinden önce Taif’e kaçar. Taifliler Müslüman olunca; Şam, Yemen veya bir başka yere kaçmayı düşünürken, biri “git teslim ol der. O, dinine giren hiç kimseyi öldürtmez.” Vahşi de gider, teslim olur, selamette kalır.15
Safvan Bin Ümeyye, Yemen’e kaçmayı düşünmektedir. Bir sahabi Rasulullah’a onun hakkında “O, kavminin efendisidir, eman verseniz iyi olur” der. Rasulullah eman verir. Bunun üzerine Safvan gelir, düşünmek için iki ay müddet ister. Rasulullah dört ay müddet verir.16
Görüldüğü gibi, Mekke’nin fethi, bir beldenin fethinden ziyade kalplerin fethi olmuştur. Kur’an-ı Kerim, Nasr Sûresiyle Mekke’nin fethine ve bu fethin neticelerine işaret eder:17
“Allah’ın yardımı ve fetih gelip de, insanları fevc fevc Allah’ın dinine girerlerken gördüğünde, Rabbine hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Şüphesiz O, tevbeleri kabul edendir.”18
Hamdi Yazır, bu konuda şöyle der:
Fetihten murat yalnız memleket fethinden ibaret olmayıp, daha ziyade kalplerin iman ve İslam’a açılmasıdır. Mekke fethi üzerine terettüp eden fütûhat, İslam’ın birden yayılıvermesi ve yirmi seneden beri Kureyş inkârcılarının engel olmasından dolayı hakkın kabulüne kapalı duran kalplerin, Mekke ve Taif fethinden sonra, akın akın İslam’a açılıvermiş bulunmasıdır… Fetihten murat ekser âlimlerin dediği gibi, Mekke’nin fethi olmakla beraber, o yalnız normal bir şehrin fethi değil, Kâbe’nin fethi olduğundan, aynı zamanda kalplerin Allah’ın dinine, İslam kapısının bütün insanlığa açılışıdır. Bu suretle “fethu’l-fütuh” olmuş, diğer fetihlerin önünü açmıştır. Kısa bir zamanda bütün Arabistan’a ve oradan bütün cihana yayılan İslam’ın maddi ve manevi fütuhatı, Kâbe kapısının açılmasıyla başlamıştır.19
1 İbn Hişam, IV, 32-37; Cessas, III, 101
2 İbn Hişam, IV, 38-39
3 Buhari, Megazi, 46; Beydâvî, II, 485; İbn Hişam, IV, 40-41
4 Mümtehine, 1-3
5 Mümtehine, 4
6 Mümtehine, 7
7 Râzî, XXIX, 303; Ebussuud, VIII, 228
8 Nur, 55
9 İbn Hişam, IV, 44-47
10 İbn Hişam, IV,47-48; Râzî, XXXII, 154
11 İbn Hişam, IV, 51-53
12 Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 269; bkz. İbn Hişam, IV, 52-53
13 İbn Hişam, IV, 52
14 İbn Hişam, IV, 55; Râzî, XXXII,154
15 İbn Hişam, III, 55; Râzî, XXXII, 153
16 İbn Hişam, IV, 60
17 İbn Kesir, VIII, 533; Kurtubî, XX, 157; Ebussuud, IX, 208
18 Nasr, 1-3
19 Yazır, IX, 6237-6238
