İslâmiyet, barış dinidir. “Silm, selamet, selâm…” gibi barış, güvenlik bildiren kelimeler, “İslâm” kelimesiyle, aynı kökten gelmiştir. Allah’ın isimlerinden biri “Es-Selâm’dır.” Müslümanlar, birbirleriyle karşılaştıklarında “Selâmün aleyküm” derler. Mescid-i Haram’ın kapılarından biri, Babu’s-Selâm, Cennetin isimlerinden biri, “Daru’s-Selâm”dır.
İslâmda asıl olan savaş değil, barıştır.1 Savaş, ya saldırgan düşmana, ya da İslâm’ın tebliğine engel olanlara karşı yapılır. Gayr-i Müslim ülkeler, Müslümanlara saldırmadığı ve ülkelerinde İslam’ı tebliğe izin verdikleri müddetçe, kendileriyle savaşılmaz. Rasulullah’ın şu sözü, İslâm’da barışın asıl olduğunu ifade eder:
“Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı istemeyin, Allah’tan afiyet dileyin. Onlarla karşılaştığınızda ise, sabredin. Biliniz ki, Cennet kılıçların gölgesi altındadır.”2
İslâm, hayatı mukaddes tanır. Bir masumu öldürmeyi bütün insanları öldürmek gibi kabul eder. Bir hayata vesile olmayı da, bütün insanların hayatına vesile olmak gibi sayar:
“Kim bir canı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de bir canı ihya ederse, sanki bütün insanları ihya etmiş gibidir.”3
İslâm, öldürmek için değil, diriltmek için gelmiştir:
“Ey iman edenler! Peygamber size hayat verecek olan şeylere sizi çağırdığında, Allah’a ve Rasulü’ne icabet edin!”4
Hudeybiye’ye 1400 sahabiyle gelen Rasulullah’ın, iki sene sonra 10.000 sahabiyle Mekke’yi fethe gitmesi, İslam’ın barış ortamında yayıldığının güzel bir delilidir.5
İslam’ın kitlelere daveti, Hudeybiye Barışı’ndan sonra gerçekleşmiştir. Hz. Peygamber, ulaşabildiği idarecilere elçiler göndererek, onları Allah’ın dinine davet etmiştir. Bizans, İran, Habeşistan, Mısır, Umman, Bahreyn, Suriye kralları bunlardan bazılarıdır.6
Getirdiği esasların sağlamlığı, hakikatlerinin güzelliği ve onu tatbik eden Müslümanların güzel ahlakı gibi özellikler, on dört asır boyunca başka din mensuplarının fevc fevc İslâm’a girmelerine vesile olmuş ve olmaya devam etmektedir.
İslam’da barışı iki noktadan ele alabiliriz:
1- Müslümanlarla barış.
2- Gayr-i müslimlerle barış.
1- Müslümanlarla Barış: Bu tasnif, ilk bakışta insana garip gelebilir. “Müslüman, diğer Müslümanlarla zaten barış halindedir. Bu birinci başlığa ne lüzum var?” denilebilir. Fakat realiteye baktığımızda, Müslümanın Müslümanla, Müslüman cemaatlerin diğer Müslüman cemaatlerle, Müslüman devletlerin diğer Müslüman devletlerle zaman zaman problemleri olduğunu görürüz. Cihan barışını hedefleyen Müslümanların, kendi aralarında barışı sağlamadan hedefleri yolunda ilerleyebilmeleri düşünülemez. Asr-ı Saadetin hemen peşinden, Hz. Osman’ın şehit edilmesiyle başlayan dâhili fitnenin faturası, Müslümanlara çok pahalıya mal olmuştur. Cemel ve Sıffin Savaşları’nda on binlerce Müslüman, hayatını kaybetmiştir. Ancak, Hz. Hasan’ın hilafetten belli şartlarla ferağat etmesi neticesi fitne yatışmış, o zaman İslâm orduları tekrar dışarıya açılarak, İstanbul önlerine kadar gelmişlerdir.
1980 li yıllarda dokuz yıl devam eden Irak – İran Savaşı, Müslümanlar arasındaki mücadelenin zararlarının günümüzdeki canlı örneklerindendir. Irak ve İran savaşmış, bir milyondan fazla kişi hayatını kaybetmiş; savaşı silah satan ülkeler kazanmıştır.
Hâlbuki İslâm, dâhilde çekişme ve ihtilaf istemez. “Ey iman edenler! Hepiniz toptan barışa girin” der.7 Müslümanları bir vücudun azaları gibi görür.8 Onları, birbirine kenetlenmiş, sağlam bir binaya benzetir.9
Durum böyleyken, günümüzde âlem-i İslâm’ın bir araya gelememesi, Kur’an’ın sarih bir emrine muhalefetten başka bir şey değildir. Hastaya mükemmel bir reçete yazıldığı halde, reçeteyi okumuyor ve ilaçları kullanmıyorsa, kusuru reçetede değil hastada aramak gerekir. Kur’an eczanesinde bütün dertlerimizin reçetesi ve ilaçları vardır. İhtilafın reçetesi ise, şu gibi ayetlerdir:
“(Ey iman edenler) Hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin…”10
“Mü’minler ancak kardeştirler…”11
“Dinlerini ayrı ayrı fırkalara bölüp de, parçalananlara gelince: Senin onlarla hiçbir alakan yoktur…”12
“Dinlerini ayrı ayrı fırkalara bölen ve gruplar haline gelip, her bir grup kendilerinde olanla öğünen müşrikler gibi olmayın.”13
“Dini doğru tutun ve onda tefrikaya düşmeyin!”14
“(Ey iman edenler!) kendilerine apaçık beyanat geldikten sonra, bölünen ve ihtilafa düşenler gibi olmayın.”15
Bu noktada şunu da belirtmekte yarar görüyoruz: İslam’da farklı mezheplerin ve cemaatlerin ortaya çıkışı, bölünmek ve parçalanmak değildir. Kur’an ve sünnete dayanan bütün mezhep ve cemaatler, hak yolun yolcularıdır. Bu mezhep ve cemaatlere bölünme, geniş bir caddede, aynı istikamette araçlarla gitmeye benzer. Birbirlerine çarpmadıkları müddetçe, araçların farklı olması o derece mühim değildir. Bütün İslâmî cemaatler, gayede ve hedefte bir olmalı, birbiriyle uğraşmak yerine, ehl-i küfürle mücadele etmelidir.
Bir başka teşbihle, bu farklı cemaatler bir orduya benzer. Orduda farklı bölümlere ve birimlere ihtiyaç olduğu gibi, İslâm ordusunda da, farklı cemaatlere ihtiyaç vardır. Hz. Peygamber’in “ümmetimin ihtilafı rahmettir”16 hadisine bu noktadan bakmak gerektir. Tehlikeli ve yasak olan, bu ordunun birbirine girmesi, birbiriyle boğuşmasıdır. Hristiyanlıktaki farklı mezhepler zamanla âdeta farklı birer din haline gelmiş, Hristiyanlık dünyası asırlar süren kanlı mezhep çatışmalarına sahne olmuştur. Birkaç olay dışında, İslâm mezhepleri arasında bu tür çatışmalar olmamıştır. Bir kaç asırdır zor dönemler yaşayan İslâm âlemi, günümüzde her zamankinden çok daha fazla bir ihtiyaçla ittihada mecburdur. Bediüzzaman’ın dediği gibi, “bu zamanın en büyük farz vazifesi, ittihad-ı İslam’dır.”17 Müslümanlar, İslâm Birliği için bütün himmetlerini sarfetmeli ve birkaç yüzyıldır sergiledikleri dağınık manzaradan artık kurtulmalıdır. İslâm Birliği, İslâm Devletlerinin tek bir devlet olması anlamına gelmez. Zira bu kadar geniş bir coğrafyaya dağılmış, yaklaşık iki milyar insanın bir tek devlet çatısı altında toplanmaları mümkün değildir. İslâm Birliği, Müslüman ülkelerin ortak hareket etmesi, aynı hedefe birlikte yürümeleri demektir. Askeri, siyasi, ekonomik, kültürel… sahalarda işbirliği yapmaları, birbirlerine destek olmaları anlamındadır.
Bu birlik sağlandığında, Müslümanlar dünyada en büyük caydırıcı güç olacak, sözgelimi; Bosna faciası gibi bir olayla karşılaşıldığında “niye Batı müdahale etmiyor?” denilmeyecek, gereken müdahale, İslam Ordusu tarafından yapılacaktır.
Ayrıca, Irak’ın Kuveyt’i ilhakı meselesinde olduğu gibi, bir Müslüman devlet, bir başka Müslüman devlete saldırırsa başka din mensuplarının “müttefik kuvvetleri” gelmeyecek, İslâm Ordusu problemi halledecektir. Nitekim şu ayet-i kerîme, bunu bize emreder:
“Eğer mü’minlerden iki taife birbiriyle savaşırsa, aralarını düzeltin. Eğer onlardan biri diğerine saldırırsa, o vakit Allah’ın emrine gelinceye kadar saldırganla savaşın. Allah’ın emrine geldiğinde, aralarında âdil bir şekilde barış yapın ve adaletli olun. Şüphesiz Allah, âdil olanları sever.”18
2-Gayr-i Müslimlerle Barış: İslâmiyet, cihan-şümul (evrensel) esaslar getirmiştir. Bunu, barışla ilgili ayetlerde de görmek mümkündür. Şöyle ki:
“Onlar için gücünüzün yettiğince kuvvet ve savaş atları hazırlayın…”19 ayetinin peşinden şu esas emredilir: “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah’a dayan…”20 Zira asıl maksat savaş değil, silm u selamettir.21
Müslümanlar, en muazzam güce sahip olmalıdırlar. Fakat bu güç, düşmanları imha için değil, onları caydırmak için kullanılmalıdır. Karşı taraf barışa meylederse, Müslümanlar da meyletmelidir. “Fırsat bu fırsat” deyip onları toptan imha etmek uygun görülmemiştir.
Emredilen barış, izzetli bir barıştır. Yoksa zillet içinde barış istemek, Müslümana yakışmayan bir harekettir. Şu âyeti bu yönden değerlendirmek gerekir:
“Gevşeklik edip de barış istemeye mecbur kalmayın…”22
Bu ayetten maksat, merhum Hamdi Yazır’ın da işaret ettiği gibi, barışı reddetmek değil, gevşeklik edip de, zillet ile barışa talip olmamaktır.23
Savaşı emreden ayetlere bakıp da, barışı teşvik eden ayetleri görmemek, İslâm’ı bir bütün olarak tanımamak demektir. “İslâm kılıçla yayılmıştır” iddiasında olan bazı müşteşrikler (oryantalistler) bu hataya düştüğü gibi, zaman zaman bazı Müslümanlar da düşmektedirler. Böyle bir hataya düşmemek için, nazara vereceğimiz şu ayetler gözden uzak tutulmamalıdır:
Mekke’nin fethi öncesi nazil olan Mümtehine Sûresinde, Müslümanlara şu müjdeli haberler gelir:
“Olur ki Allah, sizinle düşmanlarınız arasında bir sevgi meydana getirir. Allah Kadîr’dir ve Allah Ğafur u Rahîm’dir (bağışlar, merhamet eder).
Allah, din hususunda sizinle savaşmamış, sizi yurdunuzdan çıkarmamış kimselere iyilik yapmanızı ve adaletle muamele etmenizi yasaklamaz. Allah, âdil olanları sever.
Allah ancak din hususunda sizinle savaşan, sizi yurdunuzdan çıkaran ve çıkarılmanıza yardım edenlerin dostluğundan sizi meneder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”24
Görüldüğü gibi, bu ayetlerde, din düşmanı zalimlerle böyle olmayanlar ayırt edilmiştir. Ayrıca, birinci ayette, Mekkeli müşriklerle Müslümanlar arasında bir dostluk meydana geleceğine işaret edilmiştir.25 Zira ayetteki “olur ki” kelimesi Cenab-ı Hakk’a nisbet edildiğinde, katiyet ifade etmektedir.26 Va’dedilen bu sevgi, Mekke’nin fethiyle gerçekleşmiş, müşrikler İslâm’a girerek Müslümanlarla kardeş olmuşlardır.
1 Rıza, X, 168; Azzam, s. 144; Tabbera, s. 377-378; Şedîd, s.119; Abdurabbih, s. 313; Sabunî, Kabes, III, 163
2 Müslim, Cihad, 20; Ebu Davud, Cihad, 89
3 Maide, 32
4 Enfal, 24
5 Berki, s. 324
6 İbn Hişam, IV, 254-255
7 Bakara, 208
8 Buhari. Edeb, 27; Müslim, Birr, 66; İbn Hanbel, IV, 270
9 Buhari, Salât, 88; Müslim, Birr, 65; Tirmizi, Birr, 18
10 Âl-i İmran, 103
11 Hucurat, 10
12 En’am, 159
13 Rum, 31-32
14 Şûra, 13
15 Âl-i İmran, 105
16 Aclûnî, I, 64
17 Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 580
18 Hucurat, 9
19 Enfal, 60
20 Enfal, 61
21 Yazır, IV, 2425
22 Muhammed, 35
23 Yazır, VI, 4398
24 Mümtehine, 7-9
25 Beydâvî, II, 486-487
26 Râzî, XXIX, 303
