Güneşin ışığı misali göze hitap eden maddi nurlar olduğu gibi, iman misali öze hitap eden manevi nurlar da vardır. Işıksız bir mağara karanlıkta olduğu gibi, imanın girmediği gönüller de karanlıktadır.
Kur’an-ı Kerîm’de zulümat ve nur genelde yan yana zikredilir. Mesela:
“Allah iman edenlerin velisidir. Onları zulümattan nura çıkarır…” (Bakara, 257)
“Her türlü hamd, gökleri ve yeri yaratan ve zulümat ve nuru meydana getiren Allah’a mahsustur” (En’am, 1)…
Bunlar gibi ayetlerde zulümat çoğul, nur tekil olarak getirilmiştir. Hamdi Yazır bununla alâkalı şu kıymetli açıklamaları yapar:
“Her şeyde ancak bir hak vecih vardır ve Allah’a ancak o vecihten gidilir. Buna mukabil, her şeyde bâtıl vecihler sonsuzdur. Meselâ, bir şeyi kaybettiniz. O, bir yerdedir ve ancak ordadır. Ve o anda, bunda hak vecih budur. Fakat siz, bir kere onu bilmiyor ve hele o yeri bildiğiniz halde ‘o orda yoktur’ diye inanmış bulunuyorsanız, oradan başka hangi taraf aklınıza gelse, bâtıl vecihtir, bulamazsınız. Bu bir şeye karşı, cihanın her tarafı bâtıl kesilir.
….Binaenaleyh, zulümat çok, nur birdir. Nur vücûdî, bütün zulmetler ademîdir. Bir vücuda, sonsuz yokluk tekabül eder.” (II, 874-875)
İlim bir nurdur. Cehalet ise bir zulmet, yani karanlıktır.
