Bir insanın âzâlarının tam bir uyum ve bütünlük arzetmesi gibi, Kur’an’ın bütün sûreleri dahi bir uyum ve bütünlük arzeder. Hamdi Yazır’ın verdiği şu örnekler, bu uyum ve bütünlüğü anlamamızda yardımcı olacaktır.
– Kur’an’da “Ey insanlar” diye başlayan iki sure vardır. Bunlardan birincisi, Kur’an’ın ilk yarısının dördüncü sûresi olan Nisa; ikincisi ise, Kur’an’ın ikinci yarısının dördüncü sûresi olan Hacc.
Her iki sûre de takva emriyle başlar. Nisa sûresinin başında, insanın yaratılışı nazara verilip insanlara takva emredilir. Hacc sûresinin başında ise, kıyamet nazara verilip takva emredilir. (II, 1271)
-Vakıa sûresinin sonu, “azamet sahibi Rabbine tesbih et!” emriyle biter. Peşindeki Hadid sûresi, “göklerde ve yerde her şey Allah’ı tesbih eder” ifadesiyle başlar. (VII, 4727)
-İsra sûresinin sonu hamd ve tekbir emriyle biter. Akabinde gelen Kehf sûresi “Elhamdülillah” ile başlar. (V, 3216)
-Hacc sûresinin sonunda mü’minlere hitaben bazı emirler verilir. “Bunları yapın ki felâha eresiniz.” denilir. Peşinde gelen Mü’minun sûresinde, “Mü’minler felâh buldu” müjdesiyle söze başlanır. (V, 3426)
Bir bütün olarak Kur’an âyetlerine bakıldığında muhteşem bir âhenk ve belâğat nazara çarpar. Meselâ, Hud sûresinde ardı ardına gelen şu âyetlerde emirler müfret olarak Peygamberimize, nehiyler ise cem siğasıyla (çoğul olarak) ümmete yöneltilmiştir:
“Emrolunduğun gibi dostoğru ol, beraberinde tevbe edenler de! Aşırı gitmeyin!” (Hud, 112)
“Zalimlere meyletmeyin, sonra ateş size de dokunur…” (Hud, 113)
“Namazı gereği üzere kıl…” (Hud, 114)
Hamdi Yazır, ilgili âyetlerin açıklamasında şöyle der:
“Bu âyetlerde emirler, nehiyler bakınız ne kadar şayan-ı dikkattir. Emirler zâhiren müfret olarak Rasulûllaha hitap edilmiş, hâlbuki mânâ itibariyle umuma yapılmıştır. Nehiyler ise ümmete tevcih edilmiştir. Ne dakik ve latiftir ki, hayır olan fiillerde peygamber muhatap tutulmuş da, ümmete ondan sirayet ettirilmiştir. Sakınılması gereken fillerden nehye gelince de, peygambere hitaptan udul olunup ümmete geçilmiş ve bunun peygambere ancak ümmeti dolayısıyla zımnî bir taallûku olduğu anlatılmıştır.” (IV, 2833-2834)
