Önsöz

Her insan, şu dünya sahnesinde kendi hayat filminin başrol oyuncusudur. Ve her insan, hayatı boyunca imtihan edilmektedir. Dinî değerler, hayatımıza düzen katar, hayatımızı bir bütün olarak formatlar, bizi dünya ve ahiret mutluluğuna sevk eder.

Sadece dünyayı esas alan bir hayat tarzı, insanı kısmen rahatlatsa, daha özgür hissettirse de, uzun soluklu olmaktan son derece uzaktır. Böyle bir hayat tarzında, hayat sığlaşır, daralır, oyun ve eğlenceden ileri gidemez. Öyle ki, hayatından kutsalı kovan, ahireti unutmak isteyen bu kimseler, hayatta karşılaştıkları zorluklar ve çevrelerindeki insanların ölüm ile toprak altına girmeleri gibi olaylarda, dinin himayesine girmek, ondan bir teselli almak isterler. İzm’ler ve dünyevî ideolojiler, böyle durumlarda artık söner ve iflas eder.

Tesettür, insanın yeryüzü imtihanında en mühim başlıklardan biridir. Kadın ve erkek birbiriyle sınanmakta ve tesettür bu konuda önemli bir unsur olmaktadır.

Kadının tesettürlü kıyafeti özellikle 1980 li yıllardan itibaren ülkemiz gündemini hayli işgal etti. Kamuda kadının tesettürlü kıyafetine izin verilmediği gibi, okullarda da tesettürlü kıyafet yasaklandı. Belli bir zihniyet, tesettürden arınmış serbest kıyafeti “çağdaşlıkla” özdeşleştirdi. Bundan yola çıkarak, dininin gereği üzere böyle bir kıyafeti seçenlere âdeta “öcü” nazarıyla bakıldı, “ötekileştirildi.” Devlet bünyesinde etkin konumda olanlar neredeyse başka işlerini bırakıp bunun üzerine yoğunlaştı. Hatta tesettürlülerin üniversitelerde artıyor olması, devletin güvenliğine bir tehdit olarak algılandı.

Hâlbuki tesettür, dinî bir tercihtir. “Ben Müslümanım ve İslam’a uygun bir şekilde yaşamak istiyorum” diyen bir bayan, her türlü tebrik ve takdire layıktır. İdarecilere düşen görev, meseleyi “haklar ve özgürlükler” çerçevesinde ele almak, serbest kıyafetle yaşamak isteyenlere ilişmedikleri gibi, tesettürlü kıyafeti tercih edenlere de engel olmamaktır.

Serbest kıyafeti savunanlara yakışan ise en azından şöyle demeleridir: “Ben nasıl mevcut kıyafetime ilişilmesini istemiyorsam, tesettürü tercih edenlerin kıyafetine ilişilmesini de istemem.”

Ama nasılsa o yıllarda bunlar göz ardı edildi, Avrupa’da Ortaçağda yaşanan “cadı avı” vahşeti gibi, ülkemizde başörtülülere karşı uygulamalar yapıldı. Üniversitelerde “ikna odaları” kuruldu, başörtülü öğrenciler derslerden çıkarıldı. “28 Şubat zihniyeti”, böyle bir mücadeleyi âdeta kendi varoluş sebebi saydı…

İşte böyle bir hengâmede, Erzincan İlahiyat Meslek Yüksek Okulunda Tefsir alanında Doçent olarak görev yaparken, 1999 yılı Eylül ayında zamanın Cumhurbaşkanına yedi sayfalık bir mektup yazmış, mektupta başörtü meselesine temas ederek şöyle demiştim:

“…Başörtülü öğrencilerin okullara alınmaması sağduyu sahibi halkımızda devletimize ve ordumuza karşı bir güvensizlik meydana getirdi. % 90 ı Müslüman olan bu ülkede, halkımız devletini bunlarla uğraşır görmek istemiyor. Başörtüsü sadece Fazilet Partisinin meselesi olmayıp bütün Müslümanların meselesidir. Bu partinin sistemle ters düşmesi, savunduğu başörtüsüne yasak getirilmesine vesile edilmemeli…”

Mektupta nazara verdiğimiz “geniş katılımlı çözümle” bu problem o zamanda halledilebilirdi. Ama böyle bir şey yapılmadı ve problem 2013 e kadar devam etti. 1 Ekim 2013 te yayınlanan yönetmelikle problem halloldu, iş kişilerin kendi tercihlerine bırakıldı. Artık ülkemizde -kamu dâhil olmak üzere- isteyen kadın tesettürlü kıyafeti seçer, isteyen de serbest kıyafeti…

Kur’an, “dinde zorlama yoktur.” der. Ancak dinde tebliğ vardır, ikna vardır.

Değerli dindar bir aile dostum, kendi kızıyla alakalı “Hocam, kızım tesettürlü kıyafete girmek istemiyor, ne yapmalıyım? Zorlamada bulunabilir miyim?” diye sormuştu. Şöyle demiştim: “Zorla yapmaya çalışırsan dinden soğumasına yol açabilirsin. Ama hikmetlerini anlatarak ikna edebilirsin.”

İşte bu çalışmamız, tesettürün hikmetlerinin ana hatlarıyla bir değerlendirmesi hükmündedir.

Faydalı olması dileğiyle…

Şadi Eren

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir