Ah şu ölüm!

Serdar, lisenin en başarılı öğrencilerinden biriydi. Sosyete bir aileye mensuptu. Bir gün aile albümüne bakarken, dedesinin cenaze merasiminden görüntüler dikkatini çekti. Dedesi bilinen, tanınan biriydi. Ayrıca çok da zengindi. Ama 10 yıl önce ölmüştü, artık aralarında değildi, kabirde yapayalnızdı.

Serdar o güne kadar ölümü nedense pek düşünmemişti. Belki de yoğun geçen günlük meşguliyetlerin arasında buna pek de fırsat bulamamıştı. Aile ortamında da zaten bu konuya pek girilmezdi. Ama şimdi ölüm bütün çıplaklığı ve soğukluğuyla önünde duruyordu.

Kendi kendine şöyle düşündü;

Sonu böyle yokluk olduktan sonra yaşamanın ne anlamı var? Başarılı bir öğrenciyim, ileride yüksek makamlara gelebilirim, büyük başarılara imza atabilirim. Ama sonunda dedem gibi ölecek, kabirde yok olup gideceğim, öyleyse neden kendimi yorayım?”

Bu düşüncelerle ders çalışmayı bıraktı. Artık hayatta bir hedefi yoktu. Dalgalara terk edilmiş bir sandal misali, kendini olayların akışına bıraktı.

Anne babası, Serdar’daki değişikliği fark ettiler. Onu meşhur psikologlara götürdüler, ama hiçbiri fayda etmedi. Serdar boşluktaydı, “niçin yaşayacağını, neyin peşinde koşacağını” bilmiyordu. Okul derslerinde de birincilikten en alt sıralara düşmüştü.

Serdarın sınıf arkadaşı Kâmil, arkadaşındaki bu değişikliğin sebebini sormuş, onun derdini anlamıştı. Bir defasında “gel şöyle bir çıkalım, bazı dostlarımızı ziyaret edelim” dedi. Onu üniversitede okuyan dindar öğrencilerin kaldığı bir eve götürdü. Evdekilere daha önce Serdarın durumunu anlatmıştı. Dindar üniversite öğrencileri tam da Serdarın derdine derman olacak konulara girdiler. “Hayat nedir? Ölüm nedir? Hayatta görevlerimiz nelerdir? Nereden gelip nereye gidiyoruz? Ölüm bir yokluk mudur?” gibi önemli meselelere temas ettiler. Anlatılan her konu Serdar’ın yaralarına merhem olmaktaydı. Artık hayatın düğümünü çözmüştü. İnsan şu dünyada evrenin sahibinin özel misafiriydi. Dünya ise bir imtihan salonuydu. Ölenler, askerlerin terhis tezkeresi alması misali şu dünyadan ayrılıyor, ama başka âleme gözlerini açıyorlardı. Kabir zannedildiği gibi yokluk kapısı değil, ebediyet diyarının kapısıydı…

Tüm bu gerçekler Serdarı kendine getirdi. Artık hayat anlamsız değildi. Hayatta uğruna mücadele edilecek önemli şeyler vardı ve bunlar için hayat dolu dolu yaşamaya değerdi. Bunları anladıktan sonra kendini toparlaması çok da zaman almadı, artık yine sınıfının birincisiydi…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir