Üniversite öğrencisi Hüseyin, Bilal Hocaya “hocam dedi, ben ikram ile inayeti birbirinden tam ayıramıyorum, bana yardımcı olabilir misin?”
Bilal Hoca, böyle konularda mahir biriydi, “hay hay, neden olmasın? Bizde paylaşmak esastır.” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü: Sen birini davet eder, ona en güzelinden et yemekleri hazırlarsın, ama muhatabın vejeteryan/ etyemez birisi ise bu ikramın bir işe yaramaz. Ona et hazırlaman ikramdır, onun sevdiği yiyecekleri hazırlaman ise inayettir.
Senin sorun bana şu olayı hatırlattı: Akyazı’da yaşayan Yunus Beyden dinlemiştim. Gençliğinde yağmurlu bir günde yolda bisikletiyle giderken, birden bisiklet kaymış, o da bisikletten yere düşmüş. Meğerse arkasından bir TIR süratle geliyormuş. Bu ani olay üzerine TIR şoförü fren yapamamış, koca TIR Yunus Beyin üzerinden geçmiş. Ama Allahtan TIRın hiçbir yeri Yunus Beye değmemiş, burnu bile kanamadan kurtulmuş. İlerde ancak durabilen TIR şoförü kızgınlıkla Yunus Beyin yanına varmış, “be adam dikkat etsene, neredeyse sen ölecek, benim de başımı yakacaktın!” demiş.
Ardından da sormuş: “Böyle hiç yara almadan nasıl kurtuldun?”
Yunus Bey “inayet” demiş.
Şoför “inayet ne demek?” deyince şöyle cevap vermiş:
“Koca TIRın altına girer, bir sıyrık bile almadan sağ salim çıkarsan, buna ‘inayet’ derler.”
