Edeb Üslûbu

Her mü’min, her gün defalarca Fatiha sûresini okur. Bu sûreyle, hem Cenab-ı Hakk’a hamdini takdim eder, hem de “Allahım, bizi sırat-ı müstakime sevket. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna. Yoksa gadap edilenlerin, sapanların yoluna değil” şeklinde dua eder.1

Burada, nimet Allah’a nisbet edildiği halde, gadap ve dalâlet edilmemiştir. Yani, “gadap ettiklerinin, saptırdıklarının” denilmemiştir. Bu, kulların Allah’a karşı edebini göstermek içindir. Dolayısıyla, her ne kadar takdir etme (yaratma) noktasından şer Allah’tan olsa da, edeben Allah’a nisbet edilmesi uygun değildir.2

Bu ince nokta, “Sana her ne iyilik gelse Allah’tan, her ne kötülük gelse nefsindendir” hakikatiyle alâkadardır.3 Çünkü hidâyet nimeti doğrudan Allah’tan olmakla beraber, gadap ve dalâlet insanların kendi kesbinin neticesidir. Cenab-ı Hak, hiç kimseye durup dururken gadap etmez. Hiç kimseyi, kendisi sapmadıkça saptırmaz. Meselâ, görmek bir nimettir. Doğrudan doğruya Allah’tandır. Fakat görmemek kulun kendi elindedir. Gün ortasında gözünü kapar, gündüzü kendine gece yapar. İşte İlâhî gadabı celbetmek, hak yoldan sapmak bu türden olaylardır.

Kur’an, Fatiha’nın bir açılımı şeklinde olduğundan, bu tür nükteler başka şekillerde de Kur’an’da yer almıştır. Meselâ, Peygamberimize tâlim edilen şu dua âyetine bakalım:

“De ki: Ey mülkün sahibi olan Allahım. Dilediğine mülkü verir, dilediğinden mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz kılar, dilediğini zelil yaparsın. Bütün hayır Senin elindedir…”4

Hem hayır, hem şer Allah’ın elinde olduğu halde, şerrin Allah’a nisbeti âdâba aykırı bulunmasından denilmemiştir.5

Hz. İbrahim, kavmine Allah’ı anlatırken kullandığı ifadelerde aynı hüsn-ü edebe riayet etmiştir. Şöyle ki:

“O Allah ki, beni yarattı da, bana doğru yolu gösteriyor. O beni yediriyor ve içiriyor. Hasta olduğumda, O bana şifâ veriyor…”6

Hz. İbrahim, hastalığın da Allah’tan olduğunu bilmekle beraber, hastalığı kendine nisbet ederek, Cenab-ı Hakk’a karşı güzel bir edeb nümunesi göstermiştir.7

Hz. Hızır, Kehf suresi 60-82. ayetler arasında anlatılan Hz. Musa’yla olan maceralı yolculuğu sonrası Allah’ın emriyle yaptığı tasarrufları anlatırken, menfi bir fiil olan geminin yaralanmasını kendine nisbet edip “onu kusurlu yapmak istedim” demiş; fakat iki yetime ait hazinenin kendilerince çıkarılması için yaptığı fiili Allah’a nisbet ederek “Rabbin diledi ki, o iki yetim büyüdüklerinde hazinelerini çıkarsınlar” şeklinde ifade etmiştir.8

Bu da, Hz. Yusuf’un nezaketi ve edebi:

Kardeşleri tarafından kuyuya atılır. Oradan geçen bir kervan tarafından kurtarılır, Mısır’a götürülür, köle olarak satılır. Bir iftira yüzünden yıllarca hapiste kalır. Daha sonra Mısır’a Aziz olur, Maliye Bakanlığı görevine getirilir. Neticede, anne babası ve kardeşleriyle bir araya gelir. Anne -babasını tahta oturtur. Kardeşleri, kendisini hürmetle selâmlarlar, huzurunda saygıyla eğilirler. Hz. Yusuf şöyle der:

“Babacığım, işte önceden gördüğüm rüyanın tevili, Rabbim onu gerçek kıldı. Bana ihsanda bulundu. Çünkü beni zindandan çıkarttı. Şeytan, benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra, sizleri çölden buraya getirdi…”9

Dikkat edilirse, Hz. Yusuf kendisine olan nimetleri zikrederken kuyudan çıkarılmasını zikretmemiş, kardeşlerinin kendisine olan kötü muamelesini ise, şeytana nisbet etmiştir.10

Son olarak Cin sûresinde bahsi geçen cinlerin hüsn-ü edebine dikkat çekmek istiyoruz. Şöyle ki:

Bu cinlerin dilinden kendi âlemleri ve insanların cinlerle münasebeti anlatırken şu cümlelerine de yer verilir: “Doğrusu bilmiyoruz, o arzdaki kimselere bir şer mi dilenmiştir. Yoksa onların Rabbi, kendilerine bir hayır mı murat etmiştir?”11

“Allah onlara bir şer mi diledi” demeyip, “onlara bir şer mi dilenmiştir” demeleri güzel bir edeb örneğidir.12

İşte, Kur’an-ı Kerîm bu gibi edeb nükteleriyle, insanlara hüsn-ü edeb dersi vermektedir. Kur’an’ın ilk ve en büyük muhatabı olan Hz. Peygamber, edebin zirvesindedir. Kendisinin, “Rabbim beni edeblendirdi ve edebimi güzel kıldı” ifadesi, bu gerçeği ilân eder.13

Pek çok yüce değer gibi, gerçek edebin de hayli erozyona mâruz kaldığı günümüzde, Kur’an’ın edeb dersine şiddetle muhtacız. Evet, “edibler edebli olmalı; hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddib olmalı.”14

1 Fatiha, 6-7

2 Sâbûnî, I, 27

3 Nisâ, 79

4 Âl-i İmran, 26

5 Celaleddin Sûyûti, el- Itkan fi Ulumi’l-Kur’ân, Daru İbni Kesir, Beyrut 1993, II, 830

6 Şuara, 78-80

7 İsmail Hakkı Bursevî, Ruhu’l- Beyan, Eser Neş. İst. 1389 h. VI, 284

8 Ebu’l-Fadl Şihâbuddîn Alûsî, Ruhu’l-Me’ânî fî Tefsîri’l- Kur’âni’l -Azîm, Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî Beyrût, ts. XIX, 96

9 Yusuf, 100

10 Kâdi Nasiruddin Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl ve Esraru’t-Te’vîl, İst. 1303 h I, 496

11 Cin,10

12 Alûsî, XXIX, 88

13 Muhammed Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, Daru İhyai’t-Türasi’l-Arabi, Beyrut 1351 h. I, 70

14 Said Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 102

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir