4. DERS: FATİHA SÛRESİNİN TEFSİRİ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ “Rahman – Rahîm olan Allah’ın adıyla.”

بِسْمِ اللّٰهِ “Allah’ın adıyla.”

Besmele, güneş gibidir, başkası gibi kendini de aydınlatır, onun için müstağnidir (başka besmeleye muhtaç değildir.)1

Allah’ın adıyla” derken “ile” anlamı taşıyan بَا harfi,

1-Ya onun manasından anlaşılan fiile müteallıktır. Yani “O’ndan yardım istiyorum” manasını bildirir.

2-Veya örfen anlaşılan fiile müteallıktır. Yani “O’nun adını teberrük olarak zikrediyorum.”2

3-Veya mukadder olan “de ki!” manasının gerektirdiği “oku!” fiiline müteallıktır. Bu, ihlâs ve tevhidi ifade eder.3

اِسْم “İsim”

Bil ki: Allah’ın zâtî isimleri olduğu gibi4, “Ğaffar, Rezzak, Muhyî, Mümit” gibi mütenevvi fiilî isimleri de vardır. Bunların mütenevvi ve çok olması, ezeli kudretin kâinatın envaına nisbetinin taaddüdü sebebiyledir. Böylece sanki “bismillah”, kudretin tesir ve taallukunun inmesini istemektir. Ta ki bu taalluk kulun kesbine medet veren bir ruh olsun.

اللّٰه “Allah”

Allah lafza-i celâli, bütün kemâl sıfatlarını içine alan cami bir nüshadır. Çünkü Onun zâtı diğer isimlerin hilafına sıfatlarını iltizam yoluyla gerektirir.5 Diğer isimlerde ise bu gerektirme yoktur.6

الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ “Rahman – Rahîm”

Bu iki ismin nazım ciheti: Allah lafza-i celâlinden silsilesiyle celâl tecelli ettiği gibi, Rahman ve Rahîm’den de silsilesiyle cemâl görülür. Çünkü celâl ve cemâl iki asıl (kök) olup, her ikisinin emir-nehiy, sevap-azap, terğip-terhip, tesbih-tahmid, havf-reca… gibi her âlemde dalları vardır.7

Ayrıca, Allah lafza-i celâli, zâtî ve tenzihî sıfatlara bir işaret olduğu gibi,8

Rahîm dahi fiilî- gayrî sıfatlara bir imadır.9

Rahman ise, ne ayn ne gayr olan yedi sıfata bir remzdir.10

Çünkü Rahman, “Rezzak” manasınadır. O ise beka vermekten ibarettir.11 Beka ise, vücudun tekerrürüdür. Vücud ise temyiz edici bir sıfat, tahsis edici bir sıfat ve tesir edici bir sıfat ister. Bunlar da ilim, irade ve kudrettir.

Rızık vermenin neticesi olan beka, örfen basar, sem ve kelâm sıfatlarının varlığını gerektirir. Çünkü rızık verenin görmesinin olması gerekir, ta ki rızka muhtaç olan talep etmese bile onun ihtiyacını görsün. İşitmesinin olması gerekir, ta ki rızka muhtaç olan talepte bulunursa kelâmını duysun. Konuşmasının olması gerekir, bir vasıta ile onunla konuşsun. Bu altı sıfat, yedinci sıfat olan hayatı gerekli kılar.

Eğer desen: Büyük nimetlere delâlet eden Rahman’dan sonra dakik nimetlere delâlet eden Rahîm’in gelmesi tedelli san’atı olur. Hâlbuki belâğat, küçükten büyüğe doğru terakki san’atındadır?12

El-cevab: Bu, göz için kirpiklerin, at için dizginlerin mütemmim olması gibi, sonra gelenin öncekini tamamlaması kabilindendir.

Keza, kilit için anahtar, ruh için lisan örneğinde olduğu gibi, büyük olanın vücudu dakik olana bağlı ise, böyle getirilir.

Keza, bu makam nimetlere dikkat çekme makamı olduğundan, gizli olana dikkat çekmek daha uygun olur. Böylece, nimetleri sayma makamında tedelli san’atı, tenbih makamında terakki san’atı olur.

Eğer desen: -Emsalleri olan isimler gibi,- “rikkate gelmek, acımak” gibi manalar taşıyan Rahman ve Rahîmin, ilk anlamları itibarıyla Allah hakkında kullanılmaları muhaldir.13 Eğer bunlardan murat bunların nihayetleri ise, mecaza gidilmesinin hikmeti nedir?14

El-cevab: Bunun hikmeti müteşabihatla aynıdır. Yani bu, beşer akıllarına İlâhî bir tenezzüldür. Şöyle ki:

Çocukla konuşanın, onun me’lufu olan ve ünsiyet edeceği şeylerle konuşması gibi, zihinlere ünsiyet sağlamak ve fehmettirmek için tenezzülde bulunmak, seviyeye inmek gerekir. Çünkü insanların ekserisi, malumatını duyularından elde ederler. Mücerred hakikatlere, ancak hayallerinin aynasıyla ve ülfet ettikleri canipten bakarlar.

Keza, kelâmdan maksat manayı ifade etmektir. Bu da ancak kalp ve histe tesirle tamam olur. Bu ise hakîkate ancak muhatabın melufatının üslûbunu giydirmekle gerçekleşir. Bununla kalp, kabule hazır hâle gelir.

Elhamdülillah

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Her türlü hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” (Fatiha, 2)

اَلْحَمْدُ (Her türlü) hamd.”

Öncesiyle irtibatı:

Rahman ve Rahîm nimetlere delâlet ettiği için, bunların peşinde hamdin gelmesini gerektirdiler.

Elhamdülillah” ifadesi, Kur’anda (Fatiha dışında) dört sûrenin başında tekrar edilir.15 Bunların her biri esas nimetlerden bir nimete nazırdır. Bu nimetler ise,

– İlk yaratılış,

– Bu dünyada hayatın devamı.

– İkinci yaratılış

– Diğer âlemde hayatın devamıdır.

Sonra bu makamda nazm ciheti, yani “hamd”in Fatihatu’l – Kitaba Fatiha olması16

Fatihanın hamd ile başlamasında, zihinde önceden belirlenmiş olan ille-i gaiyenin tasavvuru gibi bir incelik vardır.17 Çünkü hamd, hilkatin neticesi olan ibadetin ve kâinatın bir hikmeti ve gayesi olan marifetin icmalî bir sûretidir. Böylece sanki hamdin zikri, ille-i gaiyenin bir tasavvurudur. Cenab-ı Hak (azze ve celle) şöyle buyurmuştur:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ “Ben cin ve insi ancak bana ibadet etmeleri için yarattım.” (Zariyat, 56)

Sonra hamdin manalarından meşhur olanı, kemâl sıfatlarını izhar etmektir.18

Bunun tahkiki:

Allah Teâlâ insanı yarattı ve onu kâinata cami bir nüsha, onsekiz bin âlemi içine alan âlem kitabına bir fihriste kıldı ve onun cevherinde isimlerden bir ismin tecelli ettiği her bir âlem için bir numune bıraktı. Eğer insan, hamdin şubelerinden olan şükr-i örfiyi19 ifa ile kendisine verilen azaları yaratılış gayesine uygun bir şekilde kullansa ve tabiat pasının cilası olan şeriata itaat etse, ondaki her numune kendi âlemine ve onda tecelli eden sıfata ve onda tezahür eden isme bir mişkat20 ve bir ayna hâline gelir. Böylece insan, ruhuyla ve cismiyle gayp ve şehadet âlemlerinin bir hülasası olur, o âlemlerde tecelli eden, onda tecelli eder.

Böylece hamd ile insan Allah’ın kemâl sıfatlarının bir mazharı olur. كُنْتُ كَنْزَاً مَخْفِيًّا فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِيَعْرِفُوني Ben gizli bir hazine idim. Beni tanımaları için mahlûkatı yarattım.”21 kudsi hadisinin beyanında Muhyiddin İbni Arabînin şu ifadesi buna delalet eder: “Mahlûkatı yarattım, ta ki onlarda cemâlimi görmeme birer ayna olsunlar.”

لِلّٰهِ “Allah’a mahsustur.”

Her türlü hamd, müşahhas olmakla beraber Vacibu’l – vücud mefhumuyla mülahaza edilen Zât-ı Akdes’e layık ve O’na hastır.22 Çünkü müşahhas olan bir şey, bazen genel bir mefhumla mülahaza edilir.

İbaredeki lâm harfi kendi manasına müteallıktır. Sanki bu lâm, müteallıkının manasını teşerrüb etmiştir.

Lâm harfinde ihlâs ve tevhide işaret vardır.

رَبّ “Rabb”

“Rabb”, âlemi bütün cüzleriyle terbiye eden demektir. Âlemin her bir cüz’ü de âlem gibi bir âlemdir. O âlemin zerreleri, yıldızlar gibi müteferrik, intizamla müteharriktir.

Bil ki: Allah her şeye bir kemâl noktası belirlemiş ve o kemâl noktasına doğru bir meyil bırakmıştır. Sanki manevi bir emirle oraya doğru hareketi emretmiştir. O şey, seferi esnasında kendisine meded verecek ve engelleri kaldıracak yardıma muhtaçtır. Bu ise Allah’ın (azze ve celle) terbiyesiyle olur.

Şayet kâinata dikkat etsen, Âdemoğulları gibi taifeler ve kabileler görürsün. Bunların hepsi, hem münferit hem de toplu hâlde, Hâlıkının kanununa uyarak Sani’inin kendisine belirlediği görevi, ciddi bir çalışma ile yerine getirir.

Ama insanın hâli ne kadar acip, nasıl da şüzuz ediyor, bu kanunun dışına çıkıyor!

الْعَالَمِينَ “Âlemler”

Âlem kelimesine ilave olarak gelen ye ve nûn harfleri,23

-Ya i’rap alâmetidir. “Işrîn – selasîn” derken olduğu gibi.24

-Veya çoğul alâmetidir. Çünkü âlemin cüzleri de birer âlemdir.25

-Veya şunu bildirir: Âlem, güneş sistemine münhasır değildir.

Şair şöyle der:

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ كَمْ لِلّٰهِ مِنْ فَلَكٍ تَجْرِى النُّجُومُ بِهِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ

Elhamdülillah, Allah’ın ne felekleri var.

Oralarda yıldızlar, güneş ve ay durmadan akar.”26

Kur’ân, رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَBen onları bana secde edenler şeklinde gördüm.” (Yusuf, 4)27 ayetinde olduğu gibi, burada da akıl sahibi varlıklar için kullanılan çoğul şeklini kullanmayı tercih etti.28 Bununla, belâğat nazarının, âlemin her bir cüzünü canlı, akıllı, hâl diliyle konuşuyor şeklinde tasvir ettiğine işaret etti. Çünkü âlem, kendisiyle Sani’in bilindiği, O’na şehadet ve işaret eden şeydir. Böylece Allah’ın âlemleri terbiye etmesi ve bunların Allah’a alâmet olmaları, üstteki ayette geçen secde misali, bunların akıl sahipleri gibi olduğuna ima eder.

اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ “Rahman – Rahîm” (Fatiha, 3)

Nazım ciheti: Bu iki isim, terbiyenin iki esasına işaret eder. Çünkü Rahman “rızık veren” anlamıyla menfaatleri celbe uygun düşer. Rahîm ise Ğaffar, “affeden” manasıyla zararları def’e münasip olur. Bu ikisi ise, terbiyenin iki esasıdır.

Din günü

مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِۜ “Din gününün sahibi” (Fatiha, 4)

Allah, din gününün, yani haşir ve ceza gününün (amellerin karşılığının verileceği günün) sahibidir.

Bu ifade, öncesinin bir sonucu gibidir. Zira rahmet, kıyamet ve ebedi saadetin delillerindendir. Çünkü rahmeti rahmet, nimeti nimet yapan, kıyametin gelmesi ve ebedi saadetin husûlüdür.

Yoksa en büyük nimetlerden olan akıl, insana bir musibet olur. Rahmetin en latîf envaından olan muhabbet ve şefkat, ebedi ayrılık mülahazasıyla şiddetli bir eleme inkılap eder.

Eğer desen: Allah daima her şeyin sahibi iken, burada “din gününün sahibi” şeklinde tahsisen söylenmesi nedendir?

El-cevap: Allah Teâla, aklın zahiri nazarında eşyanın mülk cihetindeki umur-ı hasise ile kudret elinin mübaşereti görülmesin diye, azametini izhar için şu kevn u fesad âleminde zahiri sebepleri koydu.29

İşte bu sebepler hesap günü ortadan kalkar ve her şeyin melekûtiyeti safi, şeffaf olarak tecelli eder. Öyle ki her şey, vasıtasız Seyyidini ve Saniini görür, tanır.

يَوْمِ “Gün”

Saatin saniye, dakika, saat ve günlerini sayan milleri arasında alâka olması gibi, “Din günü” ifadesindeki “gün” tabiri; gün, sene, insan ömrü ve dünyanın deveranı arasında açık bir münasebet olmasına binaen haşrin emarelerinden birine hads yoluyla, yani sür’atli bir intikalle işaret eder. Nasıl ki devrini tamamlayan bir mili gören kişi, diğerinin de -velev bir süre sonra da olsa- devrini tamamlayacağını kendi nefsinde tasdik eder. Onun gibi; gün, sene ve emsalinde tekrarlanan nev’î kıyametleri gören kimse, şahsı bir nev’ gibi olan insan için haşir gününün sabahında saadet baharının doğmasına hükmeder.

الدّ۪ينِۜ “Din”

Din”den murat:

-Ya cezadır, yani hayra ve şerre ait amellerin karşılığının verileceği gündür.

-Veya dinin hakîkatleridir. Yani, dinin bildirdiği gerçeklerin doğduğu ve ortaya çıktığı, itikat dairesinin sebepler dairesine galebe ettiği gündür.

Çünkü Allah (azze ve celle), meşietiyle kâinatta sebepleri sonuçlara bağlayan bir nizam koydu ve insanı tabiatıyla, vehmiyle, hayaliyle bu nizamı gözetmeye ve onunla irtibata geçmeye mübtela kıldı.

Ayrıca, her şeyi kendine müteveccih kıldı ve mülkünde sebeplerin tesiri olmasından münezzeh oldu. İnsanı da itikad ve iman yönünden vicdanıyla, ruhuyla bu daireyi gözetmek ve onunla irtibat hâlinde olmakla mükellef kıldı.

Dünyada sebepler dairesi itikad dairesine galiptir. Ahirette ise itikad dairesi sebepler dairesine galip olacak şekilde tecelli eder.30

Bil ki: Bu iki dairenin her biri için belli bir makam ve hususi hükümler vardır. Dolayısıyla her birinin hakkının verilmesi gerekir. Sebepler dairesi makamında iken her kim tabiatıyla, vehmiyle, hayaliyle ve sebeplerin ölçüsüyle itikad dairesine bakarsa Mu’tezile gibi düşünmeye mecbur kalır.31

Ve her kim itikad dairesi makamında ve ölçüleri içinde iken, ruhuyla, vicdanıyla sebepler dairesine baksa, tembelce bir tevekkülü ve her şeyi nizama koyan irade-i İlâhiye karşısında bir temerrüdü netice verir.32

اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ

Yalnızca Sana ibadet ederiz ve yalnızca Senden yardım isteriz.” (Fatiha, 5)

إِيَّاكَ نَعْبُدُ “Yalnızca Sana ibadet ederiz.”

Burada كَ harfinde iki nükte var:33

1-İltifat sırrıyla daha önce zikredilen kemâl vasıfları için hitabı tazammun eder. Çünkü bu sıfatları birer birer zikretmek zihni harekete geçirir, onu hazırlar, şevkle doldurur, bu sıfatların sahibi olana yöneltmek için teşvik eder.34 Buna göre إِيَّاكَ, “ey bu sıfatlarla muttasıf olan Zât!” manasını ifade eder.

2-Buradaki hitap, belâğat mezhebinde manaları düşünmenin vacip olduğuna işaret eder, ta ki indiği gibi okunabilsin. Bu düşünme, tabii olarak ve zevk yönüyle hitaba sevkeder. Böylece إِيَّاكَSanki görüyor gibi Rabbine ibadet et” emrine uymayı tazammun eder.35

Yalnızca sana ibadet ederiz” derken çoğul zamiri kullanılması üç cihet içindir:

1-“Biz, bu küçük âlem olan insanın aza ve zerreler topluluğu, şükr-i örfi ile yani her birimiz bize emrolunanı yapmak sûretiyle ibadet ederiz.”

2-“Biz, tek Allah’a inanan muvahhidin topluluğu, şeriatına itaat etmek sûretiyle Sana ibadet ederiz.”

3-“Biz, kâinat topluluğu, Senin fıtrî şeriat-ı kübrana boyun eğer, azametin ve kudretinin arşı altında hayret ve muhabbetle secde ederiz.”36

Nazm ciheti

Yalnızca Sana ibadet ederiz”, sûrenin başındaki “Elhamdülillah”ı beyan ve tefsirdir.37

Din gününün Maliki” manasının ise lâzımıdır.38

Bil ki: إِيَّاكَ “Yalnızca Sana” ifadesinin önce getirilmesi, ibadetin ruhu olan ihlâs içindir. “Sana” şeklinde Allah’a hitap etmede ibadetin illetine bir remiz vardır. Çünkü hitabı netice veren bu sıfatlarla muttasıf olan Zât, ibadete layıktır.

وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “Ve yalnızca Senden yardım isteriz.”

Bu da, bundan önceki نَعْبُدُ إِيَّاكَ gibi üç cemaat itibarıyladır:

Biz insan azaları, muvahhidler topluluğu ve kâinat cemaati, başta Sana ibadet etmemiz olmak üzere, bütün ihtiyaç ve maksatlarımıza tevfik ve yardımı ancak Senden istiyoruz.”

إِيَّاكَ nin tekrarı,

– Hitap ve huzur lezzetini artırmak içindir.

– Ayan makamı burhan makamından çok daha yüce ve büyük olmasındandır.39

– İlâhî huzurda olmak, sadık olmaya ve yalan söylememeye daha ziyade sevkedicidir.

– İki maksattan her birinin müstakil olmasından dolayıdır.40

Bil ki: نَسْتَعِينُ nün نَعْبُدُ ile nazmı41

1-Ücretin hizmetle nazmı gibidir. Çünkü ibadet, Allah’ın kulu üzerinde bir hakkıdır. Yardım ise, Allah’ın kuluna bir ihsanıdır.

إِيَّاكَ deki hasr

Kul, bu şerefli nisbet olan ibadetle ve Allah’a hizmetle, sebep ve vasıtalara tezellülden kurtulur, hatta vasıtalar ona hizmetkâr olur. O ise yalnız Bir’i bilir, böylece daha önce geçtiği gibi, itikad ve vicdan dairesinin hükmü tecelli eder. Allah’a hakkıyla hizmetkâr olmayan kimse ise, sebeplere hizmetkâr olur, vasıtalar önünde zillet gösterir.

Lakin sebepler dairesinde iken, abdin sebepleri bütün bütün ihmal etmemesi gerekir, ta ki Allah’ın hikmet ve meşietiyle koyduğu nizam karşısında temerrüd etmiş olmasın. Çünkü bu dairede iken yapılan tevekkül, -daha önce geçtiği gibi- tembelliktir.

2-Mukaddemenin maksat ile nazmı gibidir. Çünkü yardım ve tevfik, ibadetin mukaddemesidir.

اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Bizi sırat-ı müstakime hidayet et.” (Fatiha, 6)

اِهْدِنَا “Bize hidayet et.”

Bunun nazm ciheti, Allah’ın sualine abdin cevabı olmasıdır. Abd “Allahım, yalnızca Senden yardım isteriz” deyince Allah sanki sorar: “En ziyade kalbini meşgul eden hangi maksadındır?” Abd der: “Bize hidayet et.”

Bil ki: “Bize hidayet et” ifadesi, -mef’ulünün farklı farklı olabilmesinden dolayı-, “hidayet üzere olanlar, hidayet talep edenler, hidayetinin artırılmasını isteyenler ve daha diğerlerine” manasının mertebelerinin taaddüdü sebebiyle, sanki hidayet fiilinin dört masdarından iştikak etmiştir. Bu durumda, “Bize hidayet et.” ifadesi:

-Bir topluluğa göre “bizi hidayette sabit kıl”,

-Bir cemaate göre “hidayetimizi artır”,

-Bir taifeye kıyasla “bizi muvaffak kıl”,

-Bir fırkaya göre ise “bize hidayet ver” anlamına gelir.

Allah’ın hidayet etmesi

“Allah her şeyi yarattı ve hidayet verdi”42 hükmünce,

-Bize zahirî ve batınî duyular vererek hidayet etti.43

-Afakî ve enfüsî deliller dikerek bize yol gösterdi.44

-İrsal-i rusül ve inzal-i kütüb ile (Peygamberler göndererek ve kitaplar indirerek) bizi irşad etti.

-Sonra, gerçeğin üzerinden perdeyi kaldırarak en büyük hidayete bizi sevketti, böylece hak hak olarak, batıl da batıl olarak ortaya çıktı.

اَللَّهُمَّ اَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اِتِّبَاعَهُ وَاَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ

Allah’ım bize hakkı hak olarak göster, bizi ona tabi olmaya muvaffak eyle. Bâtılı da bâtıl olarak göster, bizi ondan kaçınmaya muvaffak eyle..”

اَلصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Sırat-ı müstakime”

Bil ki: Sırat-ı müstakim, adalettir. O ise, insandaki üç kuvvenin her birinin üç mertebesinden vasat mertebeleri ifade eden hikmet, iffet ve şecaatin hülasasıdır. Şöyle ki:

Allah Teâlâ; halden hale çevrilen, ihtiyaçları olan ve tehlikelere maruz bulunan insan bedeninde ruhu yerleştirdiğinde, onun bedende devamı için üç kuvve bıraktı:

1-Menfaatleri cezbedici behimî kuvve-i şeheviye.

2-Zararları ve tahripkâr şeyleri def’ edici hayvanî kuvve-i gadabiye.

3-Fayda ve zararı birbirinden ayıran melekî kuvve-i akliye.45

Lakin Allah, müsabaka sırrıyla beşerin tekemmülünü gerektiren hikmetiyle, her ne kadar şeriatla bunları bir had altına almış ise de, hayvanların kuvvelerini sınırlandırdığı gibi, insanın bu kuvvelerini fıtrî olarak sınırlandırmadı. Çünkü şeriat, ifrat ve tefriti yasaklar, vasatı ise emreder. فَاسْتَقِمْ كَما أُمِرْتَ “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” ayeti bunu ilan eder. (Hûd, 112)

Bunların fıtrî olarak tahdit edilmemesiyle, üç mertebe husûle gelir:

1-Noksan mertebesi, yani tefrit.

2-Ziyade mertebesi, yani ifrat.

3-Vasat mertebesi, yani adl ve itidal.

Akıl kuvvesinin tefriti, gabavet (anlayışsızlık) ve ahmaklıktır. İfratı, aldatıcı cerbeze46 ve değersiz işleri tedkiktir. Vasatı ise hikmettir.47 وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْرًا كَثِيرًا Kime hikmet verilmişse, gerçekten ona pek çok hayır verilmiştir.” (Bakara, 269)

Bil ki: Bu kuvvenin aslı bu üç mertebeye ayrıldığı gibi, dallarından her bir dal da üç mertebeye ayrılır. Mesela halk-ı ef’âl, yani “insanın fiillerinin yaratılması” meselesinde Ehl-i sünnet mezhebi, Cebriye ve Mu’tezilenin vasatıdır.48 İtikadda tevhid mezhebi, ta’til ve teşbihin vasatıdır ve hakeza…49

Şehvet kuvvesinin tefriti humud, yani hiçbir şeye iştiha hissetmemektir. İfratı fücur, yani helal haram demeden rastladığı her şeye istek duymaktır. Vasatı ise, iffettir; helâle rağbet edip haramdan kaçmaktır. Bu esasa; yeme, içme, giyme ve benzeri füruatından her bir dalını kıyas et.

Gadab kuvvesinin tefriti cebanet, yani korkulmayacak şeylerden bile korkmaktır ve tevehhümdür. İfratı; istibdad, tahakküm ve zulmün babası olan tehevvürdür.50 Vasatı ise şecaattir. Yani İslâm’ın namusu, tevhid kelimesinin yüceltilmesi için aşk ve şevkle ruhunu feda etmektir. Buna, füruatını kıyas et.

Etrafta yer alan altısı zulüm, ortada yer alan üçü adl, yani sırat-ı müstakimdir. Yani “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ayetiyle ameldir. (Hûd, 112)

Kim dünyada sırat-ı müstakim üzere olursa, cehennem ateşi üzerindeki sırattan kolay geçer.

Yoldan sapanlar

صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ

“Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna. Gadap edilenlerin ve dalâlette olanlarınkine değil.” (Fatiha, 7)

صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ “Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna.”

Bil ki: Kur’ân incilerinin dizilişi bir iple değildir. Çoğu yerde bu diziliş, yakınlık ve uzaklık, zuhur ve hafa yönünden farklı farklı nisbet çizgilerinin nescinden (dokunmasından) meydana gelen nakışlardır.51 Çünkü Kur’ân’ın i’câzının esası, vecizliğinden sonra bu nakıştır.

Mesela “Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna” ifadesi,

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ ‘a münasiptir. Çünkü nimet hamdin karinesidir.

رَبِّ الْعَالَمِينَ ‘e münasiptir. Çünkü terbiyenin kemâli nimetlerin ardarda gelmesiyledir.

اَلرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ ‘e münasiptir. Çünkü kendilerine nimet verilenler, yani “nebiler, sıddıklar, şehitler ve salihler” âlemlere rahmettirler ve rahmete açık birer misaldirler.

مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ ‘e münasiptir. Çünkü ahiretin gelmesi kâmil nimetin ta kendisidir.

نَعْبُدُ ‘ye münasiptir. Çünkü nimete mazhar o zâtlar, ibadette önderlerdir.

نَسْتَعِينُ ‘e münasiptir. Çünkü nimete mazhar bu zâtlar muvaffak olmuşlardır.

اِهْدِنَا ‘ya münasiptir. Çünkü bunlar فَبِهُدٰيهُمُ اقْتَدِهْۜSen de onların hidayetine uy” sırrıyla, numune-i imtisal kimselerdir. (En’am, 90)

اَلصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ ‘e münasiptir. Çünkü istikametli yolun sadece onların mesleğinde olduğu gözler önündedir.

Bu sana bir misaldir, buna diğerlerini kıyas et!

صِرَاطَ “Yol”

Bu lafızda, onların yolunun hudutları belli, işlek bir yol olup, o yola sülûk edenin ondan çıkmayacağına bir işaret vardır.

اَلَّذِينَ lafzı mevsuldür, mevsulün gereği ise muhatap nezdinde göz önünde bilinir olmasıdır. Bu ifadede, onların şanlarının yüceliğine ve beşer zulümatı içinde parıldamalarına bir işaret vardır. Sanki onlar, -araştırılmasa ve talep edilmese bile-, her işitenin gözü önünde malûmdurlar.

Bu lafzın çoğul gelişi, onlara uymanın mümkün olduğuna ve tevatür sırrıyla mesleklerinin hak oluşuna bir remizdir. Çünkü يَدُ اللّٰهِ مَعَ الْجَمَاعَةِ Allah’ın eli cemaatledir.”52

أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ “Nimet verdiklerinin”

İfadenin geçmiş zaman sığasıyla gelmesinde, nimeti talep vesilesine bir işaret vardır. Nimeti Allah’a nisbette ise, kendisine şefaatçi yapmak vardır. Sanki şöyle der: “Ya İlâhî! İn’am Senin şanındandır. Lütfunla daha önce nimet verdin. Layık olmasam da, yine bana in’amda bulun.”

عَلَيْهِمْ “Kendilerine”

Bu ifadede, risalet ve teklif yükünün ağırlığına bir işaret vardır.

Keza, onların yağmuru alıp, altlarındaki sahraları sulayan yüce dağlar gibi olduklarına bir ima söz konusudur.

صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ “Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna” ayetinin mücmel manasını فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَۚ وَحَسُنَ اُو۬لٰٓئِكَ رَف۪يقًۜا İşte onlar, Allah’ın nimetine mazhar kıldığı nebiler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştırlar.” ayeti tefsir eder. (Nisa, 69) Çünkü Kur’ân’ın bir kısmı bir kısmını tefsir eder.

Eğer desen: Enbiyanın meslekleri farklı farklı, ibadetleri ise muhteliftir?

El-cevap: Tâbi olmak, füruatta değil inanç esaslarında ve hükümlerdedir. 53 Çünkü bunlar zamanın değişmesiyle değişen füruattan farklı olarak devamlı ve sabittirler. Nasıl ki dört mevsim ve insan ömrünün devreleri ilaçlarda ve elbiselerde etkili olur, bir vakit deva olan bir şey, başka vakitte dert getirebilir, aynen öyle de nev-i beşerin ömür devreleri, ruhlara deva ve kalplere gıda olan hükümlerin füruatındaki farklılığa tesir eder.

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ “Gadap edilenlerin yoluna değil.”

Nazm ciheti:

Bil ki: Bu makam, havf ve tahliye, yani “korku ve kendini kötü özelliklerden arındırma makamı” olmasıyla, önceki makamlara münasiptir.

İşte, hayret ve dehşet nazarıyla rububiyetin celâl ve cemalle tavsifi makamına bakar.

İltica nazarıyla نَعْبُدُ deki ubudiyet makamına bakar.

Acz nazarıyla نَسْتَعِينُ deki tevekkül makamına bakar.

Teselli nazarıyla daimi refiki olan reca ve tezyin makamına bakar.

Çünkü dehşetli bir şey gören kimsenin kalbinde ilk meydana gelen şey şaşkınlık hissi, sonra kaçma meyli, sonra acz durumunda tevekkül, bundan sonra da tesellidir.

Eğer desen: Allah (azze ve celle) Hakîm’dir, Ganidir. Âlemde şer, çirkinlik ve dalâleti yaratmasındaki hikmet nedir?

El-cevap: Bil ki: Kâinatta kemâl, hayır ve hüsün maksud-u bizzâttır ve bunlar küllîdirler. Şer, çirkinlik ve noksan ise bunlara nisbetle cüzîdirler, tebeidirler, hilkatte örtülüdürler. Yüce Allah, bunları hüsün ve kemâl arasına dağınık bir şekilde zâtları için değil, aksine hayır ve kemâlin nisbi hakîkatlerinin zuhuru, hatta vücudu için bir mukaddime, bir vahid-i kıyasi olarak yaratmıştır.54

Eğer desen: Hakaik-ı nisbiyenin kıymeti nedir ki, bunlar sebebiyle cüz’î şer hoş görülsün?55

El-cevap: Nisbi hakîkatler,

-Varlıklar arasında rabıtalardır.

-Kâinatın nizamını dokuyan çizgilerdir.

– Kâinatın nev’lerini tek bir varlık hâline getiren şualardır.

Nisbi hakîkatler, hakiki hakîkatlerden binlerce defa ziyadedir. Çünkü bir zâtın hakiki sıfatları yedi olsa, nisbi hakîkatleri yediyüz olur. Hayr-ı kesir için şerr-i kalil hoş görülür, hatta istihsan edilir. Az bir şer gelmemek için büyük bir hayrı terk etmek büyük bir şer olur. Hikmet nazarında ise, az bir şer çok şerre mukabil olursa, o az şer hüsn-ü bilgayr olur.56 Usûl kitaplarında verilen zekât ve cihad örneklerinde olduğu gibi…57

Meşhur اِنَّ الْأَشْيَاءَ اِنَّمَا تُعْرَفُ بِأَضْدَادِهَا “Eşya ancak zıddıyla bilinir.” sözünün manası şudur: Zıddın varlığı o şeyin nisbi hakîkatlerinin zuhur ve vücuduna bir sebeptir. Mesela, çirkinlik olmasa ve güzelliğin arasına karışmasa, güzellik nihayetsiz mertebeleriyle ortaya çıkmaz.

Eğer desen: أَنْعَمْتَ الْمَغْضُوبِالضَّالِّينَ kelimelerinin sırasıyla fiil, ism-i mef’ul ve ism-i fail olarak farklı gelmesi nedendir? Keza, üçüncü fırkanın sıfatı, ikinci fırkada sıfatın akıbeti ve birinci fırkada netice itibarıyla sıfatın unvanı zikredilmesi niçindir?

El-cevap: Birinci fırka için nimet unvanını seçti, çünkü nimet nefsin kendisine meylettiği bir lezzettir. Mazi fiili olarak getirdi, çünkü verdiğini geri almamak Kerim-i mutlakın şanıdır.58

Keza, Mün’imin âdetini ortaya koyarak matluba vesileye bir remizdir.59 Sanki şöyle diyor: “İn’am senin şanındandır, daha önce nimet verdin, beni de nimetine mazhar eyle.”

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ “Gadap edilenlerin yoluna değil.”

Bundan murat, gadab kuvvelerinin tecavüzüyle haddi aşıp zulmeden, İlâhî hükümleri terk ile fıska düşen kimselerdir. Yahudilerin şiddetli inadı gibi…

Fısk ve zulmün kendisinde menhus bir lezzet ve habis bir izzet bulunduğundan nefis ondan nefret etmez. Bundan dolayı Kur’ân, onun her nefsi nefret ettiren akıbetini zikretti, o da Allah’ın gadabının nüzuludür. Devam özelliği olan ismi seçti, çünkü isyan ve şer ancak tevbe ve af ile sona ermediği zaman isim olarak kalır.

وَلَا الضَّالِّينَ “Dalâlette olanlarınkine değil.”

Bundan murat, vehim ve hevânın akıl ve vicdana galebesi sebebiyle hak yoldan sapan ve batıl itikatla nifaka düşen kimselerdir. Hıristiyanların safsataları gibi…

Kur’ân bunların sıfatlarını seçti. Çünkü dalâletin kendisi, nefsi nefret ettiren bir elemdir ve her ne kadar neticeyi görmese de, ruh ondan çekinir.

Keza Kur’ân, isim olarak zikretti, çünkü dalâlet, kesilmediği sürece dalâlettir.

Bil ki: Her elem dalâlette ve her lezzet imandadır. Eğer istersen şu şahsın hâline dikkat et:

Kudret eli onu yokluk karanlıklarından çıkardı ve bu dehşetli dünya sahrasına attı. Şefkat bekleyerek gözlerini açıyor. Belâ ve illetleri, birer düşman şeklinde kendisine hücum eder görüyor. Merhamet bekleyerek tabiattaki unsurlara bakıyor, ama onları katı kalpli, merhametsiz, kendisine diş bilemiş olarak görüyor. Derken bir medet bulmak ümidiyle başını semadaki cisimlere çeviriyor, onları heybetli, müthiş bir şekilde görüyor. Sanki dehşetli ağızlardan ateş mermileri etrafına yağıyor. Bunun üzerine tahayyürde kalıyor, başını eğiyor ve nefsine bakıyor. Ondan binler ihtiyaç sayhaları, hacet feryatları işitiyor. Bundan dolayı ürküp vicdanına sığınıyor, onda da dünyayı versen doymayacak, coşkulu, her tarafa uzanmış binler emeller görüyor.

Allah için söyle! Böyle bir şahıs şayet mebde ile meade,60 Sani ve haşre itikad etmezse hâli nice olur? Zanneder misin cehennem ona o hâlinden daha zor ve ruhu için daha yakıcı olsun? Zira onun korku, acz, titreme, endişe, yalnızlık, sahipsizlik ve ümitsizlikten meydana gelen bir hâli var.

Çünkü o, kendi kudretine müracaat ettiğinde onu aciz ve zayıf görüyor. İhtiyaçlarını yatıştırmak istediğinde, onların susmadığını görüyor. Bağırıp yardım istediğinde kimse onu işitmiyor, kimse ona imdada gelmiyor. Bundan dolayı her şeyi düşman zannediyor, her şeyi yabancı tahayyül ediyor, hiçbir şeyle ünsiyet kuramıyor. Gök cisimlerinin dönmesine, vicdanı rahatsız eden korku, dehşet ve ürküntü ile bakıyor.

Sonra, sırat-ı müstakimde olduğunda, vicdan ve ruhu iman nuruyla ziyalandığında bu şahsın hâline bak, dikkat et.

Dünyaya adımını atıp gözlerini açtığında, saldıran harici varlıkları görür, o zaman bu saldıranlara mukabil marifet-i Sani denilen nokta-i istinada dayanır, rahatlar.61

Sonra istidatlarını ve ebede uzanmış emellerini incelediğinde ebedi saadetin marifeti olan nokta-i istimdadı görür, emelleri bundan meded alır, bu meded noktasından ab-ı hayat içer.62

Sonra bakıyoruz ki bu şahıs başını kaldırıp varlıklara bakıyor, her şeyi enis görüyor, gözleri kâinat bostanındaki her çiçekten ünsiyet ve muhabbet balı topluyor.

Gök cisimlerinin hareketlerinde Hâlıkının hikmetini görüyor, onları seyir ile tenezzüh ediyor, ibret ve tefekkür nazarıyla bakıyor. Sanki güneş ona şöyle nida etmekte:

Ey kardeş! Benden ürkme, merhaba, hoş geldin, her ikimiz aynı Zâta hizmetkârız, emrine muti’yiz.”

Ay, yıldızlar, deniz ve bunların kardeşleri her biri kendine has lisanla buna sesleniyorlar, şöyle işaret ediyorlar: “Hoş geldin, bizi tanımıyor musun? Hepimiz senin Malikine hizmetle meşgulüz. Bağırıp çağıran belâların tehditlerinden sakın sıkılma, ürkme ve korkma. Çünkü hepsinin dizgini senin Hâlıkının elindedir.”

İşte bu şahıs birinci durumda vicdanının ta derinlerinde şiddetli bir elem hisseder. Ondan kurtulmak, ızdırabını hafifletmek ve hissini ibtal etmek için kıymetsiz işlerle oyalanıp tagafül ile teselli bularak vicdanını aldatmak, ruhunu uyutmak ister.63 Yoksa vicdanının ta derinlerini yakan dehşetli bir elem hissedecek.

Hak yoldan uzaklık nisbetinde bu elemin tesiri ortaya çıkar.

Ama ikinci hâlette ruhunun derinlerinde âli bir lezzet, peşin bir saadet hisseder. Kalbini uyardıkça, vicdanını harekete geçirdikçe, ruhuna hissettirdikçe saadeti artar, kendisine ruhani cennet kapılarının açıldığı müjdelenir.

اَللّٰهُمَّ بِحُرْمَةِ هذِهِ السُّورَةِ اِجْعَلْنَا مِنْ اَهْلِ الصِّرَاطِ الْمُسْتَقِيمِ

Allahım bu sûre hürmetine bizleri sırat-ı müstakim ehlinden eyle.” (Âmin)

1 Başkalarını tenvir ettiği gibi, kendini de gösteriyor. Her nefes ve her dakika ruhlar ona hava ve su gibi muhtaç olduğundan, onun hakikatını herkesin ruhu hisseder. Kalb ve hayal bilmese de ehemmiyeti yok. Onun için beyan ve tariften müstağnidir.” Bkz. Emirdağ Lahikası II, 95. Kur’ân okurken besmele ile başlanır. Görülmek için güneşin başka güneşe ihtiyacı olmaması gibi, Besmele de Kur’ân’dan bir kelâm olduğu hâlde, onu okumak için ayrıca besmele gerekmez.

2 Zira O’nun adıyla başlayan iş bereketlenir, kıymet kazanır. Bir asker “devlet namına” dediğinde çok büyük işler yapabilmesi gibi, “Allah’ın adıyla” diyen kimseye de rahmet kapıları açılır.

3 “Ya Rabbi, ben senin isminin yardımıyla ve onun bereketiyle okuyacağım. Her şey senin kudretinle ve icadınla ve tevfikinle olduğu gibi, yalnız ve yalnız senin isminle başlıyorum.” Bkz. Emirdağ Lahikası II, 96

4 Mesela O, zatında Hayy, Kuddüs, Ehad’dir.

5 Mesela “tavan”ın varlığı duvarın varlığını gerekli kılar. “Allah” dediğimizde de, bütün kemal sıfatlara haiz olan zât anlaşılır.

6 Allah lafza-i celâli, Allah’ın bütün isim ve sıfatlarını tazammun eder. Mesela, Rahîm ve Kadir olmayan Allah olamaz. Veya: “Allah” ismi bütün kemâl sıfatlarını gerektirir. Ama diğer varlıkların isimlerinde böyle bir gerektirme söz konusu değildir. Mesela, ismi “Kâmil” olan biri gerçekte nice noksan özelliklere de sahip olabilir.

7 Bu ikili kelimelerden birincileri cemale, ikincileri celale bakar. Mesela cemaliyle emreder, celaliyle nehyeder; sevap Onun cemalinden, azap ise celalindendir.

8 Bunlar, “vücud, kıdem, beka, vahdaniyet, muhalefetün lil havadis ve kıyam binefsihi” sıfatlarıdır. Yani Allah vardır, ezeli ve ebedidir. Ondan başka ilâh yoktur. O, yaratılmışlara benzemez. Varlığı başkasına muhtaç değildir. Bu sıfatlar Allaha has olup zâtî olarak mahlûkatta bulunmaz. Mesela mevcudatın vücudu Onun var etmesiyle, devam ve bekası da Onun ibkasıyladır. Allah hakkında bu sıfatları söylediğimizde, bunların zıdlarından Onu münezzeh kılarız.

9 Mesela Allah merhamet etmesiyle Rahîm, şifa vermesiyle Şafi, ikram etmesiyle Kerim’dir. Bu isimlerin Allah’ın gayrısına taallukları vardır.

10 Bunlar “hayat, ilim, irade, kudret, sem’, basar ve kelâm” sıfatlarıdır. Bunlara “sıfat-ı seb’a” yani “yedi sıfat” denir. İmam Maturidi, sekizinci bir sıfat olarak “tekvin” yani “yaratmak” sıfatını da sayar. İmam Eş’ari ise, Allah’ın yaratmasını O’nun kudretinin bir taalluku olarak görür.

11 Buradaki “beka”, varlığın devam ettirilmesi anlamındadır. Hayatın devamı rızık vasıtasıyla olur.

12 Tedelli san’atı, belli bir tertiple küçükten büyüğe doğru sıralama yapmaktır. Birisine yapılan iyilikler anlatılırken normalde küçükten büyüğe doğru gidilir. Mesela, “sana araba verdim, bisküvi verdim” denilmez. Ama önce büyük nazara verilip ardından küçük söylenmişse, bunda bazı incelikler söz konusudur.

13 “Kalp inceliği” anlamına gelen bu isimler, annenin çocuğun isteklerini -istemese de- yapmaya mecbur hissetmesi misali kalbin dayanamaması ve neticede isteğin verilmesini ifade eder. Bu ise Allah hakkında muhaldir.

14 Mesela “Allah Ganidir” deriz. Gani, ilk anlamı itibarıyla “zengin” demektir. Allah hakkında kullanıldığında, bu mananın lazımı murat edilir. Yani “O, kimseye muhtaç değildir.” Allahın diğer isimlerinin kullanımında da benzeri bir durum söz konusudur. Mesela “O Meliktir.” Melik, kral ve hükümdar anlamında kullanılır. Bu kelime Allah hakkında kullanıldığında Onun şanına yaraşır bir manada düşünülmesi ve mülahaza edilmesi gerekir.

15 İlgili ayetler şunlardır:

Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. Sonra, kâfirler hâlâ başkalarını Rablerine denk sayıyorlar.” (En’am, 1)

Hamd, o Allah’a mahsustur ki, kuluna Kitabı indirdi ve onda hiçbir eğrilik kılmadı.” (Kehf, 1) Kur’an, şu âlemde varlığın devamına sebeptir. Nitekim müellif Şualar isimli eserinde şöyle der: “Kur’an-ı Hakîm bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i müfekkiresidir. Eğer el’iyazü billah, Kur’an küre-i arzın başından çıksa, arz divane olacak, akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpması, bir kıyamet kopmasına sebeb olması akıldan uzak değildir. Evet, Kur’an arşı ferş ile bağlamış bir zincir, bir hablullahtır. Cazibe-i umumiyeden ziyade, zemini muhafaza ediyor.”

Hamd, o Allah’a mahsustur ki, göklerde ne var, yerde ne varsa hep O’nundur. Ahirette de hamd O’nundur. O Hakîm- Habîr’dir.” (Sebe’, 1)

Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah’a mahsustur. O, yaratılışta dilediğini ziyade kılar. Gerçekten Allah, her şeye kâdirdir.” (Fatır, 1)

16 Fatihatu’l-Kitab, Fatiha suresinin ismidir. İlk sûrenin hamd ile başlaması, elbette önemli bir durumdur.

17 Mesela, ağacın ille-i gaiyesi (varoluş amacı) meyvesidir. Meyve her ne kadar sonra meydana gelse de, işin başında zihinde yer alır.

18 Şükür, daha çok, nimete karşı yapılır. Hamdde ise medih manası daha hâkimdir. Mesela hamd ile ilgili önceki dipnotta verilen ayetlere bakalım. Dikkat edilirse, Allah Teâlâ ile ilgili bu ayetlerde nazara verilenler hep birer kemâl sıfatıdır. Yaratmak, âlemleri terbiye etmek, ahireti getirmek, melekleri elçi yapmak… gibi.

19 Şükr-i örfi, her azayı yaratılış gayesine uygun kullanmaktır. Aklı tefekkürde, kalbi Allah’a muhabbette, dili güzel sözler söylemekte kullanmak gibi… Allah birisine ilim nasip etmişse bunun şükrü  ilmiyle başkalarına yardımcı olmak, servet nasip etmişse bu serveti halka yararlı olacak şekilde kullanmak, makam nasip etmişse bu makam ile hizmet etmektir. Böyle hâllerde sadece “elhamdülillah” demek yeterli değildir.

20 Mişkat: Duvarda içine lâmba konulan yer. Kandil.

21 Celâleddin Süyûti, Ed- Dürerü’l – Müntesire, s. 125

22 Vacibu’l – Vücud: Varlığı zâtından olup, yokluğu muhal olan demektir. İbaredeki müşahhas kaydı, mücerredin zıddı olması yönünden ele alınabilir. Yani O, soyut ve itibari olmayıp bizâtihi var olandır.

Zât-ı Akdes: En mukaddes zât. Bütün noksan ve kusurlardan sonsuz derecede yüce olan Allah. Allah’ın, sonsuz kemâlde olan mukaddes Zâtı.

23 “Âlemin” kelimesi, âlem kelimesinin çoğulu olup, “âlemler” anlamındadır.

24 İ’rap: Kelime ve fiillerin sonunda bulunan harf veya harekelerin değişmesi ve bu değişikliği ve sebeplerini öğreten ilimdir.

25 Âlem bir olmakla beraber, âlem içinde âlemler vardır.

26 Şiir, Ebu’l- Âlâ Maarri’ye aittir.

27 Hz. Yusuf, çocukluğunda gördüğü bir rüyada güneş, ay ve yıldızları kendisine secde ederlerken görür, durumu babasına anlatır.

28 Arapçada cansız ve hayvanlar için kullanılan çoğul sığasıyla, akıl sahibi insanlar için kullanılan çoğul sığası aynı değildir. Mesela hayvan kelimesi “hayvanat” şeklinde çoğul yapılırken, mümin kelimesi “müminin” şeklinde çoğul yapılır. Ayette güneş, ay ve yıldızlar cansız olmaları hasebiyle “sacidat” şeklinde çoğul yapılması gerekirken “sacidin” şeklinde akıllı varlıklar gibi çoğul yapılması, belağat yönünden dikkat çeken bir durumdur. Mevlana şöyle der: “Bize göre bîruh olanlar ind-i İlâhide ziruhturlar.” Yani, bizim ruhsuz gördüklerimiz Allah nezdinde ruh sahibidirler.

29 Kevn u fesad âlemi: Kevn, oluş demektir, fesad ise yok oluşu bildirir. Şu âlem sabit değildir. Her şey hareketli ve kararsızdır. Her var oluşu bir yok oluş izler. Sağlığı hastalık, gençliği ihtiyarlık takip eder. Dün var olanlar yarın bu âlemden kaybolup gideceklerdir. “Her kemâlin bir zevali vardır” ifadesi de, kevn ü fesadla alâkalıdır.

30 İtikad dairesi: İman ve itikadın gerektirdiği bakış açısı. Sebepler dünyasında yaşayan kişiler olarak, sonuçları elde etmek için bu sebeplere müracaat etmemiz gerekir. Meselâ, bir hasta doktora gider ve onun verdiği ilaçları kullanır. Ama iyileştiğinde “doktor beni iyileştirdi” veya “ilaçlar beni iyileştirdi” demez veya dememesi gerekir. Zira o sebepleri yaratan ve onların eliyle şifayı ihsan eden Allah’tır.

Sebepler dairesi: Sebepler âlemi. Bir işin meydana gelmesi için gerekli olan sebepler zinciri. Bunlara müracaat etmeden, “Allah her şeye kadir değil mi?” diyenler, sebepler dairesini itikat dairesi ile karıştırmış olurlar. Bunları bekleyen akıbet, tembelce oturmak ve gayelerinden mahrum kalmaktır. Sebepler, Allah’ın kanunudur. Onlara uymamak, ilâhî hikmete ve iradeye karşı çıkmaktır. İradeye karşı çıkanların, kudretten medet beklemeleri ise, boşuna bir bekleyiştir ve yanlış yol ile doğru hedefe ulaşmayı ummak demektir.

Peygamberler bile, mu’cizeler dışında, diğer insanlar gibi, sebeplere müracaat etmişler ve Allah’ın bu vadideki iradesine tam riayet etmişlerdir. “Allah her şeye kadirdir,” deyip de tebliğ etmeden hidayet gözlememişler, cihad yapmadan zafer beklememişlerdir.

31 Böyle biri, sebeplerde boğularak İlahi icraatı göz ardı eder, “ben kaderimi kendim çizerim” der.

32 Böyle biri, “Allah her şeye kadir değil mi?” diyerek kendi iradesini de göz ardı eder, sebepler dünyasında sebeplere riayetin de bir vazife olduğunu unutur.

33 Bu harf, muhataba hitabı sağlar.

34 İltifat: Hitabın yönünü değiştirme, sözü gaybtan muhataba, muhatabtan gayba döndürme san’atıdır. Bir zâtın kemâlini “O şöyle âlimdir, böyle cömerttir..” şeklinde ifade edersek onu gaibane methetmiş oluruz. Ama onun huzuruna çıkıp “Siz şöyle âlim, böyle cömertsiniz…” dediğimizde muhatab olarak kendisini methetmiş oluruz. Benzeri bir durum Fatiha sûresinde vardır. Her Müslümanın günde defalarca okuduğu bu sûrede, önce Cenab-ı Hak kemâl sıfatlarıyla anlatılır. Ardından, bu kemâl sıfatlarını ardarda söylemekten gelen bir şevk ve cezbe içinde hitab makamına çıkılır, “yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Senden yardım dileriz” denilerek doğrudan Allah’a münacatta bulunulur.

35 Peygamber Efendimiz meşhur “Cibril hadisinde” “ihsan”ı tarif ederken şöyle buyurur: “İhsan, sanki görüyor gibi Allah’a ibadet etmendir. Sen Onu görmüyorsan da, O seni görüyor.” (Tirmizi, İman, 4.)

36 Şeriat-ı Kübra: “Büyük şeriat” anlamındadır. Bununla yaratılışta vazedilen İlâhî hükümler, kâinatın idaresinde cari olan İlâhî kanunlar kasdedilmektedir.

37 “Sadece Sana hamdederek, hamdimizi ibadet şeklinde gösteririz.”

38 “O günün sahibi ancak ve ancak Sen olduğun için biz de yalnız Sana ibadet eder, o gün bir fayda vermeyecek olanları mabud olarak görmeyiz.”

39 “Ayan (Iyan) makamı”, doğrudan Allah’a muhatap olma makamıdır. “Burhan makamı” ise, delil ile gıyabî olarak Allah’ı bilmektir. İnsan, Fatiha sûresinde önce gıyabî olarak Allah’a yönelir, hamdini takdim eder, sonra da “Yalnızca Sana ibadet ederiz…” diyerek Ona muhatap olur.

40 İki maksattan murat, ibadet ve istianedir.

41 Yani sadece Allah’a ibadeti ifadeden sonra, sadece O’ndan yardım dilenmesi.

42 Bu ibareye yakın bir mana Taha sûresi 50. ayette geçer. Hz. Musa, Firavuna Allah’ı anlatırken şöyle der: رَبُّنَا الَّذ۪ٓى اَعْطٰى كُلَّ شَىْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدٰى “Rabbimiz o zâttır ki her şeyi yarattı ve sonra da ona hidayet verdi.”.

43 İnsana verilen beş duyu, zahirî duyulardandır. Hiss-i müşterek, vehim, hayal, hafıza gibi duyular ise, batınî olanlardandır.

44 Afak ve enfüs, birbirine mukabil olarak kullanılan iki kelimedir. Âfak, insanın dışındaki âlemi, enfüs ise insanın kendisini ifade eder. Bu iki kelime, “Ayetlerimizi onlara âfakta ve enfüste (kendi nefislerinde) göstereceğiz…” ayetinden alınmıştır. (Fussılet, 53)

45 İnsan, kendisine verilen şehvet kuvveti ile yararına olan şeyleri elde etmeye çalışır. Gadap kuvveti ile, ona zarar veren şeyleri ortadan kaldırmaya gayret eder. Akıl kuvveti ile de faydalı ve zararlı olanları birbirinden ayırır.

46 Cerbeze: Aldatıcı bir zekâ ile doğruyu yanlış, yanlışı doğru göstermektir. Cerbeze, aklın ifrat hâlidir. Böyle bir akıl, batılı hak, eğriyi doğru gösterir.

47 Hikmet: Her şeyi yerli yerince yapmaya hikmet denir. Yerinde bir hareket hikmetli iş, ince manalar taşıyan bir söz, hikmetli sözdür. Bir yönüyle hikmet, her şeyin inceliklerine nüfuz etmek, nedenine ve niçinine vakıf olmaktır. Hikmetin bu yönü, bilhassa bilgi ile alâkalıdır.

48 Cebriye, “kul kaderin mahkûmudur” der. Mu’tezile, “insan kendi fiillerinin yaratıcısıdır” der. Ehl-i Sünnet ise, hem kaderi kabul eder, hem de insanın fiillerini, yaratma yönüyle Allah’a verir, “kesb insandan, yaratmak ise Allah’tandır.” der.

49 Ta’til, Allah’ın sıfatlarını kabul etmemektir. Mu’tezileye bu fikirlerinden dolayı “Muattıla” ismi de verilir. Onlara göre, Allah’ın sıfatlarını kabul etmek tevhide aykırıdır. Teşbih ise, Allah’ın sıfatlarını insan gibi kabul etmektir. Bu görüşte olanlara “Müşebbihe” denilir. Bunlar Kur’ân’da Allah’a nisbet edilen “el, yüz, arşa oturmak” gibi müteşabih manaları zahirine göre kabul ederler. Ehl-i Sünnet ise, Allah’ın sıfatlarını kabul eder, ama bunları insan sıfatları gibi ele almaz. “O’nun misli hiçbir şey yoktur” ayeti çerçevesinde meseleyi değerlendirir. (Şûra, 11)

50 İstibdad, Zorla kabul ettirmeye çalışmak; tahakküm, baskı kurarak hükmetmek istemek; tehevvür ise maddi mânevi hiçbir şeyden korkmamak hâlidir.

51 Merkezi nakşa sahip bir halıda benzeri bir durumu görürüz. Ortadaki nakşın, halının her tarafındaki nakışlarla alakası vardır.

52 Aclûni, Keşfu’l- Hafa, II, 391. “Allah’ın eli” ifadesi mecazî anlamda olup, “Onun rahmeti, yardım ve inayeti” gibi manaları ifade eder.

53 Füruat, esasa ait olmayan hükümlere denir. Bunlar, temel ve değişmez hükümlerin dışında kalan ayrıntılardır. Temel hükümler ise, bütün hak dinlerde aynıdır; değişmez, nesholmaz. Meselâ, imanın rükünleri bütün hak dinlerde aynıdır ve ibadet bunların hepsinde vardır. İbadetin şekli, vakti, kıblenin yönü gibi füruatta ise değişiklik söz konusu olmuştur.

54 Vahid-i kıyasi: “Mukayese unsuru, ölçek” demektir. Eşya arasında bulunan ve zahirde çirkin görünen şeyler, güzelliklerin farkedilmesine yol açar. Mesela özürlü birini gören kimse, “insanların hepsi böyle de yaratılabilirdi” şeklinde bir kanaate varır, sağlam yaratılma nimetindeki güzelliği fark eder.

55 Hakaik-ı nisbiye: Başkalarına nisbet yoluyla ortaya çıkan gerçeklerdir. Bir de hakaik-ı hakikiye denilen gerçek hakîkatler vardır. Mesela insanda bulunan akıl, iman, cesaret, cömertlik gibi özellikler gerçek hakîkatlerdir. Ama bunlar her insanda farklı derecelerde olduğundan, insanlar arasında “nisbî gerçekler” ortaya çıkar. Böylece insanlar birbirine nisbetle “daha akıllı”, “daha cesur” gibi ifadelerle değerlendirilirler.

56 Hüsn-ü bilgayr: “Görünüşte çirkin, fakat neticesi güzel ve hayırlı olan” demektir. Bazı hadiseler görünürde şer ve çirkin telâkki edilirler. Ama onların arkalarında nice gizli güzellikler saklıdır. İşte bu tip güzelliklere hüsn-ü bilgayr denilir. Meselâ, hayatın bizzât güzel olmasına karşılık ölüm, hüsn-ü bilgayrdır. Bir de “hüsn-ü bizzât” vardır. Hüsn-ü bizzât, zâtında güzel olan, yani güzelliği bir başka şeye dayanmayan demektir. Meselâ, iman bizzât güzeldir; hiç küfür olmasa da iman yine güzeldir. Bu güzellik küfre nisbetle değildir. Takva ve salih amel de bizzât güzeldirler.

57 Mesela, maldan zekât veya sadaka verildiğinde mal görünüşte azalır, ama toplumun sağlıklı devam etmesi, sosyal çalkantıların olmaması için imkân sahiplerinin vermekten geri durmamaları gerekir. Öte yandan savaşa asker göndermede bazılarının ölmesi veya yaralanması gibi durumlar vardır. Ama gönderilmemesi, o ülke için tam bir felaket demektir. Çünkü ülkenin harimine girilecek, mal mülk talan edilecek, o ülke halkı tam bir zillete maruz kalacaktır.

58 Kerim-i mutlak: İkramına bir sınır olmayan.

59 Mün’im: Nimeti veren, ihsan eden. Yiyip içme, iyilik, ihsan, hidayet, sıhhat, servet gibi hür türlü nimetin asıl sahibi olan (Allah). “Nimet” kavramını, sadece midenin ihtiyaçlarına hasretmek doğru değildir. Mide doymak istediği gibi, akıl, kalp ve bütün duygular da tatmin olmak isterler. Bunların bütün ihtiyaçları nimet, onların verilmesi in’am, bunları ihsan eden ise Mün’im olan Allah’tır.

60 Mebde ve mead”, Allahın varlığı ve yeniden diriltiliştir.

61 Nokta-i istinat: Dayanma noktası. Kâinatta cereyan eden ve insana dehşet verip âciz bırakan hâdiseler karşısında insanın çok kuvvetli bir yere dayanmaya ve güvenmeye olan fıtrî ihtiyacı. Bunu karşılayan, ancak ve ancak Allah’a imandır.

62 Nokta-i istimdat: Yardım isteme noktası. İnsanın kalbindeki sonsuz emel ve arzuların yerine getirilmesine olan ihtiyaç. Bunu tatmin eden ve karşılayan, ancak ve ancak ebedi saadetin gelmesidir.

63 Tagafül ile teselli bulmak, bildiği halde bilmezden, gördüğü halde görmezden gelme durumudur. Mesela, “ölüm haktır” gerçeğini herkes bilir. Ama nice insan bilmezden gelir, içki ve eğlence ile hayatını geçirerek kendine yazık eder.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir