Hz. Muhammed (asm)

Kur’an-ı Kerimde Peygamber Efendimizin de pek çok duaları zikredilir. Bu duaların hemen hepsi “De ki” ifadesiyle başlamaktadır. Bu ifade tarzından anlaşılıyor ki, O’nun muallimi ve ezeli üstadı Cenab-ı Haktır. Ümmi olan o zat, Allahtan vahiyle konuşur ve bütün insanlığa rehberlik yapar.

Peygamber Efendimize öğretilen dualar, aynı zamanda ümmeti için de birer numunedir. Çünkü Hz. Peygamber “usve-i hasene” yani “en güzel bir örnek” olmak üzere gönderilmiştir ve O, duada da ümmetine bir modeldir.

Hesapsız Rızık

Yüce Allah, Peygamberine şu talimatı verir:

قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِى الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُۘ

وَتُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُۜ بِيَدِكَ الْخَيْرُۜ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ

تُولِجُ الَّيْلَ فِى النَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِى الَّيْلِۘ وَتُخْرِجُ الْحَىَّ مِنَ الْمَيِّتِ

وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَىِّۘ وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

De ki: Ey mülkün sahibi olan Allahım. Dilediğine mülk/saltanat verir, dilediğinden çeker alırsın. Dilediğini aziz eder, dilediğini zelil kılarsın. Bütün hayır senin elindedir. Çünkü Sen her şeye kadirsin. Geceyi gündüze sokar, gündüzü geceye dâhil edersin. Ölüden diri, diriden ölü çıkarırsın ve dilediğine hesapsız rızık verirsin.”1

Bazı rivayetlerde, bu ayetin iniş sebebi olarak Hendek Savaşı gösterilir. Bu savaşta Müslümanlar doğrudan düşmanla savaşacak durumda olmadıklarından, Selman-ı Farisi’nin teklifi ile şehrin etrafına hendek kazarlar. Kazı esnasında büyük bir kayaya rast gelirler, onu bir türlü parçalayamazlar. Durum Peygamberimize bildirilir. Peygamberimiz oraya gelir. Elindeki balyozla kayaya vurduğunda, kayanın bir kısmı parçalanır. Hz. Peygamber tekbir getirir, sahabeler de tekbir getirirler. Hz. Peygamber Rum diyarının Müslümanların eline geçeceğini söyler. İkinci ve üçüncü vuruşlarında da kaya parçalanır, aynı minval üzere Fars ve Yemenin fethedileceğini müjdeler. Bu haber Müslümanların psikolojisini düzeltirken, münafıklar “şuna bakın, bir takım hülyalarla sizi nasıl avutuyor? Doğrudan düşmanla savaşamazken size neler söylüyor?” diyerek Müslümanları yıpratmaya çalışırlar. Bunun üzerine üstteki iki ayet nazil olur.2

Ayetten Nükteler:

-Mülk Allah’ındır, mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Bütün tasarrufu -ilimlerin şehadeti ile- hikmet ve adaletledir. Abes bir şey yapmaz, lüzumsuz bir şey yaratmaz. Her hak sahibine -mahiyet ve kabiliyeti nispetinde- hakkını verir. Öyle ki, insanın aklı daha mükemmelini tasavvur bile edemez.

-Allah bir millete saltanat verir, idareci yapar. Fakat nimetin kıymetini takdir etmeyip nankörlükle liyakatlerini kaybettiklerinde, onları zillet ve meskenete mahkûm eder.

-Allah, dilediğini semada uçurur, dilediğini yerde süründürür. Layık olana iman nimetini verir, aziz kılar. Rızasıyla küfrü tercih edene azabı tattırır, zelil yapar.

-Bütün hayırlar O’nun elinde, bütün iyilikler O’nun defterinde, bütün lütuflar O’nun hazinesindedir. Öyle ise, hayır isteyen O’ndan istemeli, iyilik arzu eden O’na yalvarmalıdır.3

-Hiçbir şey Allah’a zor gelmez. En büyük şey, en küçük şey gibi O’na kolaydır. Her şey emrine emirber nefer hükmündedir. Kapkara bulutlarla kaplı gökyüzünü bir anda süpürüp pırıl pırıl parlayan güneşi gösterdiği gibi, şu felaket, helaket asrında da İslam güneşini bütün parlaklığıyla bizlere gösterebilir.

-Geceden sonra gündüzü, kıştan sonra yazı getirdiği gibi, mağlup bir milleti galip kılar yükseltir, kararan gecelerini nurlu sabahlara dönüştürür.

-Manen ölü bir millet içinden peygamber gönderir, onları hayatlandırır. Güçlü bir milleti ise, bozulduklarında çökertir. Putperest bir babadan Hz. İbrahim gibi bir peygamber çıkarır. Hz. Nuh gibi bir peygamberin oğlunu, iman etmediğinden tufanda boğdurur. Manen ölü bir kalbe iman nuru nasip eder, o kalbi canlandırır.

-O’nun rahmet hazineleri nihayetsizdir. İhsanına sınır yoktur. Her şey O’nun “ol” emrine bakar. Kuru bir çubukta lezzetli üzüm salkımlarını yarattığı gibi, hiç umulmayan birini akrebiyetine- lütfuna mazhariyetle görevlendirir, sonsuz kemal mertebelerinde yükseltir. Kalbine hayat ve inşirah vererek çekirdek misali olan binlerce latife ve hislerini geliştirir, ağaç misal hale getirir. Zira Allah’ın ihsanı için kabiliyet şart değildir. Kim halis bir niyet, samimi bir itikat ile isterse ona verir. “Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi.”4

Not: Cenab-ı Hakkın insanlık âlemindeki bu tasarrufları cebri bir şekilde olmayıp liyakate göredir. Yoksa ne iman edenin üstünlüğünden, ne de inkâr edenin hatasından söz edilemezdi. Yüce Allah, insanların meyilleri, arzuları, iradelerine göre neticeler yaratmaktadır. Ayetin bildirdiği gibi,

Şüphesiz Allah, bir topluluk kendilerinde olan hâli değiştirmedikçe onları değiştirmez.”5

Sıdk ile Girmek-Çıkmak

İnsan, hayat boyu nice hallere, işlere girer çıkar. Bunlara sıdk ile girip çıkmak son derece önemlidir. Yüce Allah, bu konuda Rasulüne şu duayı talim eder:

وَقُلْ رَبِّ اَدْخِلْن۪ى مُدْخَلَ صِدْقٍ وَاَخْرِجْن۪ى مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَلْ ل۪ى مِنْ لَدُنْكَ سُلْطَانًا نَص۪يرًا

De ki: Ya Rabbi, sıdk ile beni girdir, sıdk ile beni çıkar. Katından yardımcı bir kuvvet ihsan eyle.”6

Ayette hangi şeye girilip çıkılacağı belirtilmemiştir. “Mefulün terki tamim ifade eder” kuralınca her türlü iş ve yer, ayetin şümulüne dâhildir.7

Mesela, Peygamberimizin Mekke’den Medine’ye hicreti… Sıdk ile girmek, sıdk ile çıkmak böyle bir olayda son derece önemlidir.

Keza, herhangi bir beldeyi giriş ve çıkış… Dosdoğru girmek ve dosdoğru çıkmak hayati bir öneme sahiptir.

Hayatımız pek çok giriş ve çıkışla dolu. Her sabah yeni bir âlem hükmünde yeni bir güne giriyoruz. Günde beş defa namaz vasıtasıyla Rabbimizin huzurunda oluyoruz. Her gün nice yeni durumlarla karşılaşıyoruz. Günün sonunda gözlerimizi kapayıp uyku âlemine giriyoruz. Hayatın sonunda ölüm ile kabir âlemine giriş yapacağız.

İşte, bütün bu girişlerin ve bunlardan çıkışların sıdk ile, Allah’ın razı olacağı şekilde olması elbette çok mühimdir. Dolayısıyla, her insan, hayatının her safhasında bu duaya şiddetle muhtaçtır.

İlim Talebi

İnsanın en seçkin özelliklerinden biri, ilim kapasiteli bir varlık oluşudur. Bir şey bilmez halde dünyaya gelir. Ama kendisine verilen göz, kulak gibi cihazlarla akıl gibi âletlerle devamlı yeni yeni şeyler öğrenebilir. Cenab-ı Hak, Peygamberimize şu duayı bildirir.

وَقُلْ رَبِّ زِدْن۪ى عِلْمًاDe ki: Ya Rabbi, ilmimi artır.”8

Allahu Teâlâ, peygamberine ilim dışında hiçbir şeyde fazla istemeyi emretmemiştir.

Kur’anın bildirdiği gibi, “hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”9 Mahiyet itibariyle her şey ilme dayanır. İnsanoğlu önce öğrenir, sonra yapar. Gerçi, ilim ameli her zaman netice vermeyebilir. Fakat ilimsiz amel mümkün değildir.

İlimlerin şahı Allah’ı bilmektir. Fen ilimleri Allah’ı bilme noktasından yardımcı olduklarından ayrı bir öneme sahiptirler. Fen ilimleri, din ilimleriyle mezc olduğunda kıvamını bulur.

Kavminin Yalanlamasına Karşı

Bir babanın evladına düşkünlüğünden çok daha ileri boyutta, her peygamber kavmine düşkündür. Onların saadetleriyle mesut, dertleriyle muzdarip olur. Kur’an, bunu şöyle anlatır:

Andolsun ki, içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sıkıntıya uğramanız O’na çok ağır gelir. O Size son derece düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir.”10

Dünyaya geldiği anda “ümmetim, ümmetim” diyen Hz. Peygamber, mahşerin dehşetinde herkes nefsini düşünürken yine “ümmetim ümmetim” diyecektir.11

O, bu hassasiyet içinde 23 yıllık nübüvvet müddetince Allah’ın emirlerini insanlara tebliğ etti. Fakat bilhassa Mekke döneminde şiddetli bir muhalefetle karşılaştı. İnatçı Mekke müşrikleri bir türlü “atalarının yolundan” dönmek istemiyorlardı. Allah Rasulü konuştuğunda, gürültü yaparak veya başka uygunsuz davranışlarla engel olmaya çalışıyorlardı. Onların bu hali, Hz. Peygamberin hassas kalbini şiddetle rencide etmekteydi. Cenab-ı Hak O’nun bu ızdırabını şöyle anlatır:

Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın.”12

Gelen vahiylerle Allah elçisi hem takviye, hem de teselli edilir:

Sen Allah’a dayan. Şüphesiz Sen apaçık hak üzeresin. Gerçek şu ki, Sen ölülere işittiremezsin. Arkalarını dönüp kaçan sağırlara daveti duyuramazsın. Körleri eğri yoldan doğru yola sevk edemezsin. Sen ancak, teslim olarak ayetlerimize inananlara duyurabilirsin.”13

Gerçek kör hakkı görmeyen, gerçek sağır hakikati duymayandır. Kalbinde iman nuru olmayanlar ise, manen ölüdürler.

Şu ayette, Hz. Peygamberin kavmine karşı bir serzenişini görmekteyiz:

يَا رَبِّ اِنَّ قَوْمِى اتَّخَذُوا هٰذَا الْقُرْاٰنَ مَهْجُورًا

Ya Rabbi, kavmim bu Kur’anı mehcur bıraktılar.”14

Ayette geçen “mehcur” ifadesi terkedilmiş anlamındadır. Bu terk, müşriklerin ona inanmamaları veya manası üzerinde düşünmemeleri, bildikleriyle amel etmemeleri, Kur’an yerine boş sözlere kulak vermeleri şeklinde… olabilmektedir.

Kur’anın mehcur bırakılması, müşriklere bakan yönüyle Kur’anı dinlememek, kabul etmemek şeklinde görülürken, Müslümanlara bakan yönüyle de ona gereken önemi vermemek, hükümlerini uygulamamak tarzlarında olabilir.

Günümüzde nice Müslüman anne- baba, çocuklarının dünyevî geleceği için onlara özel öğretmen tutarken, Kur’an eğitimini ihmal edebilmekte, onların ebedi geleceğini tehlikeye atabilmektedir.

Merhum Mehmet Akif Ersoy, günümüz Müslümanının Kur’ana karşı tavrını şöyle anlatır:

Ya açar nazm-ı celilin bakarız yaprağına.

Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin.

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.”15

Bu sözün manası “ölenlerin ruhuna Kur’an okunmaz” demek değildir. Onların ruhlarına Kur’an okuyalım, ama kendimizi ve hayatta olanları unutmayalım. Çünkü Kur’andan ruh almayan kimseler, ayakta gezen cenazeler gibidir.

Hz. Peygamber, kavminin yalanlamasına karşı bir duasında şöyle der:

رَبِّ احْكُمْ بِالْحَقِّۜ وَرَبُّنَا الرَّحْمٰنُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ

Ya Rabbi, aramızda hak ile hüküm ver. Rabbimiz, vasfettiğiniz şeylere karşı kendinden yardım istenilen Rahmandır.”16

Rasulullah’ın bu duası, Mekke müşriklerinin “O bir sihirbazdır, kâhindir, mecnundur, şairdir” türünden batıl iddialarına karşı olmuştur. Bu iddialara karşı Rabbine iltica etmiş, O’ndan yardım istemiştir.

Muhtemel Bir Azaba Karşı

Kavminin yalanlaması, Allah’ın gazabını celp ile azaba vesile olabileceğinden, Yüce Allah, elçisine şu duayı öğretir:

رَبِّ اِمَّا تُرِيَنّ۪ى مَا يُوعَدُونَۙ رَبِّ فَلاَ تَجْعَلْن۪ى فِى الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ

De ki: Ya Rabbi, eğer onlara vaat edileni buna göstereceksen, ya Rabbi, beni o zalimler topluluğu içinde kılma.”17

Bazen öyle olur ki, musibet geldiğinde masumlar da etkilenir. Hz. Peygamber, elbette görevini en güzel bir şekilde yerine getirdi. Fakat ümmetinden tebliğ görevi omzunda olanlar, bu görevi gereği üzere yapmazlarsa, zalimlere gelen afetlerden onlar da zarar göreceklerdir. Bu açıdan, her mü’min üstteki duaya muhtaçtır.

Şeytanların Vesveselerinden İstiaze

Şeytan, daima insana kötülüğü telkin eder. Fakat insan üzerinde zorla yaptırım gücüne sahip değildir. Sadece vesvese ve desiselerle onun ayağını kaydırmaya, hak yoldan saptırmaya çalışır. Kişiye böyle bir vesvese geldiğinde “Euzü billahi mineş şeytanir racîm” derse, şeytan hiçbir zarar veremez. Ve o kişi şeytanı dinlemediğinden dolayı büyük sevaplar kazanır.

Meleklere şeytan musallat olamaz. Onun için makamlar sabittir. İnsan ise, şeytana uymakla nihayetsiz alçalabileceği gibi, dinlememekle de nihayetsiz yükselebilir. Şeytanın görevi vesvese vermek, insanın görevi o vesveseye kapılmayıp Allah’a sığınmaktır. Bir ayette şöyle bildirilir:

Eğer şeytandan sana bir dürtü gelirse, hemen Allah’a sığın, Çünkü O işiten bilendir.”18

Birisi, bir maneviyat büyüğüne “efendim, şeytan bana çok vesvese veriyor, ne yapayım?” diye sorar. O zat, “sen bir evin önünden geçerken evin köpeği sana havlasa ne yaparsın?” der. Adam “yerden taş alır, ona atarım” deyince o maneviyat büyüğü şu manidar sözü söyler: “Ben olsam öyle yapmam. Hemen evin sahibine seslenirim. O, köpeğe seslenince köşesine çekilir, sesini keserler. İşte bunun gibi sana vesvese geldiğinde sen de Allah’a sığın. O zaman şeytan sana bir zarar veremeyecektir.”

Cenab-ı Hak, bu konuda Rasulüne şu duayı ders verir:

وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِۙ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ

De ki: Ya Rabbi, şeytanların dürtmelerinden Sana sığınırım. Yanımda bulunmalarından da ya Rabbi yine Sana sığınırım.”19

Mealde “dürtmeler” şeklinde ifade ettiğimiz kelime, ayette “hemazât” şeklindedir. “Atı mahmuzlamak” deyimi de buradan gelmektedir. Atın mahmuzlanması onu daha süratli koşturduğu gibi, şeytanların “hemezatı”, bir nevi gaz vermesi insanı günah vadilerinde çılgınca koşturtur.

Şeytanların bir çeşit değil, çeşit çeşit vesveseleri olmasına işaret olarak “hemezât” kelimesi çoğul olarak gelmiştir.

İşte, o dürtüler insana geldiğinde hemen Allah’a sığınmak, atı dizginlemek ve istediği yerde durdurabilmek gibidir.

Şeytanların insanın yanında bulunmaları ise, namaz kılarken, Kur’an okurken, yerken, içerken vb. durumlarda onun amellerine karışmak istemeleridir. Sözgelimi, besmelesiz olarak yiyip içen kişiye şeytan arkadaşlık eder, onun rızkına ortak olur, bereketi kaçırır.

Özellikle de can boğaza geldiği anda şeytandan uzak kalabilmek çok önemlidir. Çünkü o sekerat hali koca bir ömrün en önemli anlarıdır. Şeytan orada son bir hamle ile iman cevherini almak ister. Üstteki duaya devam eden kişi, bütün bu hallerde şeytanın arkadaşlığından ve dürtülerinden kurtulur.

Şeytan, davasında samimidir. İnsan yüzünden ilahi rahmetten kovulduğundan onun ebedi düşmanıdır. Her türlü vesveseyi kullanarak onu saptırmaya çalışır. Mesela, kötülükleri ona süsler, güzel gösterir. Kişi bunu aştığında, bu defa iyilik yaptırmamaya çalışır. Eğer bunu da aşsa “bari az yapsın” der, azaltmak ister. Bunu da geçse bu defa “gurur, kibir, riya” gibi şeyler önüne sürer, “bak, sen başkasın, senin gibisi yok” tarzında şeyleri telkin eder. Kişi salimen bunlardan kurtulsa yine ümidini kesmez “bu defa kazandın. Fakat bir gün tuzaklarımdan birine elbet seni düşürürüm” der, pusuda bekler.

Af ve Mağfiret Talebi

İnsan, Allah’ın af ve mağfiretine daima muhtaçtır. Cenab-ı Hak, masum nebinin şahsında Kur’anın muhataplarına şu duayı öğretir:

رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِم۪ينَ

De ki: Ya Rabbi affet ve merhamet et, Sen Hayru’r Rahimsin.”20

Hayru’r- Rahimin, “merhamet edenlerin en hayırlısı” anlamındadır. Gerçek merhamet, Allah’ın merhametidir. Varlıklarda görülen birbirine merhamet etme manzaraları İlahi merhametin birer tecellisidir. Nasıl ki, aynalardaki parlaklık güneşin ışığıyla hiç mukayeseye gelmez. Kaldı ki, o parlaklık da yine güneştendir. Öyle de, bütün varlıklarda görülen merhamet manzaraları ilahî merhamet ile mukayese edilemez. Zaten hepsi o sonsuz merhametin birer yansımasından ibarettir.

Bu açıdan “Allahım, Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın” dediğimizde şu manaları nazara almak gerekir:

Ya Rabbi, görünüşte bana şefkat ve merhamet edenler var. Fakat onlara da bunu veren Sen’sin. Onların bu şefkat ve merhameti, Senin rahmetinin çok cüz’i bir tecellisidir. Dolayısıyla, ben onlardan medet beklemem, onlara yalvarmam, onların minnetini çekmem. Sana rücu ile yalnız Senden medet bekler, sadece Sana yalvarırım. Beni rahmetine mazhar kıl. Nihayetsiz rahmet kapılarını benim için de aç.”

Kur’anın başka yerlerinde geçen:

“Hayru’l-Ğafirin” (affedenlerin en hayırlısı)

“Erhamür Rahimin” (merhamet edenlerin en merhametlisi)

“Hayru’r- Razikın” (Rızık verenlerin en hayırlısı)

gibi ifade tarzlarında da aynı incelik söz konusudur. Dualarda sıkça geçen bu üslûp, insana gerçek rızık vereni, gerçek manada bağışlayanı, gerçek merhamet sahibini göstermektedir.

Bahsinde bulunduğumuz ayette, Hz. Peygamber Allahtan af talep etmektedir. Hâlbuki peygamberler masumdur. O halde bu af talebini nasıl anlamamız gerekir?

-Bu af talebi ya ümmeti irşat içindir, çünkü Hz. Peygamber ümmete muallim olarak gönderilmiştir.

-Veya daha efdali yapmak varken yapmamışsa bundan dolayı bir af talebidir.

-Veya her an manevi yükselişte olduğundan, önceki halleri için af istemektir.

-Veya müminler için af isteğidir.

İşte, bu gibi cihetlerdendir ki, Rasulullah her gün 70 defa istiğfar ederdi.21 (Bazı rivayetlerde ise yetmiş yerine yüz defa istiğfar ettiği geçer. Her ikisi de çokluktan kinaye olarak kullanılır.)

Felak Suresi

Kur’anın son iki suresi olan Felak ve Nas surelerine “Muavvizeteyn” denilir. Yani, bunlarla Allah’a sığınılmakta ve bu iki sure insan için koruyucu zırh hükmüne geçmektedir.

Bazı rivayetlere göre, bir Yahudi tarafından Peygamber Efendimize sihir yapılmış, Cenab-ı Hak, Peygamberimize ve ümmete şifa olarak bu iki sureyi göndermiştir.22

قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِۙDe ki: Sığınırım felakın / sabahın Rabbine,

مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَۙ Yarattığı şeylerin şerrinden,

وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَۙ Karanlığı her tarafı bürüdüğünde gecenin şerrinden,

وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِۙ Düğümlere üfleyenlerin şerrinden,

وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ Haset ettiği zaman hasidin şerrinden.”

Bu sureyle ilgili bazı noktalara dikkat çekmek istiyoruz.

-Âlemde hayır ve güzellik asıl olmakla beraber, az miktarda şer de vardır. Bu şerrin bir hikmeti istiazeye, yani Allah’a sığınmaya bakar. Hayırlı şeyler insanı şükre sevk ettiği gibi, şerli şeyler dahi istiazeye sebeptir.

-Bu surede belirtilen şerli şeylerden “felakın / sabahın Rabbine” sığınmakta şöyle bir incelik vardır: Gecenin karanlığını giderip nurlu sabahı getiren zat, elbette kendine sığınanları şerlerin karanlığından hayırların aydınlığına çıkarmaya kadirdir.

-Gece vakti karanlık her tarafa çöktüğü sıralar, nice fesat komiteleri karanlık işlerle meşguldür. Ruhu kararmış kişiler, karanlık işleri için özellikle karanlık geceleri seçerler. Onların bu karanlık işlerinden, fesat planlarından “sabahın Rabbine” sığınmak gerekir.

-Şeytanın ve yoldaşlarının en büyük bir silahı kadındır. Günümüzde kadın, tarihte emsali görülmedik bir tarzda müstehcen neşriyatla, gayr-ı meşru şarkılarla ve daha başka cihetlerle kullanılmakta, muhataplarının hassas noktalarını tahrik ile onları âdeta büyülemekte, hipnotize etmektedir. “Düğümlere üfleyenler” ifadesi sihirbazlara baktığı gibi, bu şekilde kullanılan şerli kadınlara da işaret etmektedir.

Kadına yaraşır bir iffetle tertemiz yaşayan, geleceğin imanlı nesillerini yetiştiren bahtiyar kadınları bundan tenzih ederiz. Zira “cennet anaların ayakları altındadır.”23

-Hased, başkasında olan iyi bir hali çekememek, ondan bu halin gitmesini arzulayıp kendini ona ehil görmektir. Nice kötülükler, hep haset yüzünden meydana gelmiştir. Gökte ve yerde ilk kötülükler haset sebebiyle yapılmıştır. Gökte İblis, haset yüzünden Âdeme secde etmemiş, yerde Kabil, haset yüzünden kardeşi Habil’i öldürmüştür.

-Ayette haset edenin şerrinden Allah’a sığınırken “haset ettiği zaman” kaydının getirilmesi işaret eder ki, hasit, hasedin gereğiyle amel etmediğinde zararı ancak kendinedir, kendini yer bitirir.

Nas Suresi

قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِۙDe ki: Sığınırım insanların Rabbine,

مَلِكِ النَّاسِۙ insanların Melikine,

اِلٰهِ النَّاسِۙ insanların İlahına,

مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِۙ o sinsi vesvasın şerrinden.

اَلَّذ۪ى يُوَسْوِسُ ف۪ى صُدُورِ النَّاسِۙ Ki o, insanların kalplerine vesvese verir.

مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ Hem cinlerden olur, hem insanlardan.”

Bu sureyle ilgili olarak da bazı inceliklere yer vermek istiyoruz:

-Bundan önceki surede “mahlûkatın şerri, gecenin şerri ve düğümlere nefes edenlerin şerrinden” “sabahın rabbi” unvanıyla Allah’a sığınırken, bu surede ise insî ve cinî şeytanların şerrinden “insanların Rabbi, Meliki, İlahına” sığınmaktayız.

Yani, önceki surede Allah’ın bir ismiyle üç şeyden istiaze var. Bu surede ise, Allah’ın üç ismiyle bir şeyden istiaze söz konusudur. Bu da, onların şerlerinin ne derece büyük olduğunu ve ne derece onlardan Allaha sığınmak lazım geldiğini gösterir. Nitekim Peygamberimiz şöyle dua etmiştir:

Allahım, göz açıp kapayıncaya kadar da olsa, beni nefsimle baş başa bırakma.”24

Çünkü nefis, daima şeytanın telkinlerine hassas bir alıcı konumdadır.

-İnsanlardan habis ruhlu kimseler bir nevi şeytan görevi yaparlar. İnsanların hak yoldan sapması, günahlara dalması için telkinlerde bulunurlar. Aynı şeyi cinnî şeytanlar görünmeden üfleyerek yaparlar. Aralarındaki fark sadece ceset farkıdır, mahiyetleri âdeta birdir.

Allah’ın bahşettiği insanlık nimetinin kıymetini bilmeyenler, insanlıktan çıkar, şeytan bir hayvana dönüşür. Böyle birisi, sözgelimi ilkokul öğretmeni olduğunda o safi zihinlere inkâr fikirlerini enjekte eder. “Allah varsa niye görülmüyor? Cehennem varsa, niye oradan hiç kafası kırık gelen yok” gibi görünüşte tutarlı, gerçekte ise cerbezeli söz oyunlarıyla maneviyata savaş açar, kendi gibi şeytan fikirliler yetiştirmek ister.

-Ayette geçen ve “sinsi” şeklinde mealini verdiğimiz “el-hannas” kelimesi, “geri çekilip büzülen, sinen, fırsat kollayan, açık yakalamaya çalışan” manasını ifade eder. Şeytan pusudaki sinsi düşmandır, daima fırsat kollar, insanları günah çamuruna daldırır, ama o çamuru misk u amber sandırır. Dalalet bataklığına sürer “iyi yoldasın” der. Hadisin bildirdiği üzere, “kanın damarlarda cereyanı gibi insanda dolaşır.”25 Yani, her damarda dolaşır, onu mağlup etmeye çalışır.

1 Âl-i İmran, 26-27

2 Bkz. Beydavi, I, 154

3 Bkz. Nursi, Mektubat, s. 240

4 Bkz. Nursi, Mektubat, s. 301

5 Ra’d, 11

6 İsra, 80

7 Bkz. Yazır, V, 3194-3195

8 Taha, 114

9 Zümer, 9

10 Tevbe, 128

11 Bkz. Buharî, Tevhid, 36; Müslim, Îmân: 326, 327

12 Şuara, 3

13 Neml, 79-82

14 Furkan, 30

15 Mehmed Akif Ersoy, Safahat, Hece Yay. İst. 2009, s. 175

16 Enbiya, 112

17 Mü’minun, 93-94

18 A’raf, 200

19 Mü’minun, 97-98

20 Mü’minun, 118

21 Bkz. Buhârî, Daavât, 3; Müslim, Zikr, 41; Ebu Davud, Vitr, 26; Tirmizî, Sûre, 47/1, İbn Mâce, Edeb, 57.

22 Beydavi, II, 632

23 Aclûnî, I, 335

24 İbn Hanbel, V, 42

25 Buhari, Bed’ül-Halk, 11

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir