Üslûba âşina olanlar, Kur’an’ın ifade tarzına baktıklarında ondaki İlâhî karakteri kolaylıkla görebilirler. Hamdi Yazır, Kur’an’ın ifade tarzıyla ilgili olarak şöyle der:
“Kur’an’ın manzum ve mensur kelâm arasında öyle seçkin bir hususiyeti vardır ki, hem nesrin semahat u selâsetini, hem veznin âheng u letafetini cem eden bir beyan neşvesi ifade eder.” (I, 12)
Kur’an şiir gibi manzum değildir, ama tümüyle düz bir anlatım da değildir. Özellikle âyet sonlarında gördüğümüz kafiye türü ifadeler, onun anlatımına bir çeşit “şiirimsilik” katmaktadır. Onda hem düz anlatımın rahatlığı ve akıcılığı, hem de şiirimsi anlatımın ahenk ve tatlılığı vardır.
Böyle bir beyanın bütün özellikleriyle bir başka dile tercüme edilemeyeceği âşikârdır. Zira “Tercüme, bir kelâmın mânâsını diğer bir lisanda dengi bir tabir ile aynen ifade etmektir. Lisanî özelliği olmayıp, sırf akıl ve mantığa hitabeden kuru ve fennî eserlerin, ilmî kabiliyeti yüksek lisanlara tercümesi mümkün olduğunda şüphe yoksa da; hem akıl, hem kalbe yahut yalnız zevk ve hissiyata hitap eden, dil nokta-i nazarından edebî kıymeti olan ve sanat zevki bulunan canlı ve bediî eserlerin tercümelerinde muvaffakiyet görüldüğü nadirdir.” (Mukaddime, I, 9-10)
Bunun için Kur’an âyetlerinin başka dillere çevrilmesine ‘tercüme’ değil de ‘meal’ denilmiştir.
“Kur’an, vücut bahçesinde açılmış hakiki ve misâlsiz bir gül farz edilirse, en güzel tercümesi olsa olsa onun maharetle yapılmış bir resmine benzetilebilir.” (I, 14)
