Dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lazımdır.1
Kur’an-ı Kerim bazı seçkin kimseleri şöyle anlatır:
“Öyle er kişiler vardır ki, ticaret de alış veriş de onları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin dehşet içinde kalacakları bir günden korkarlar.”2
Bir gönül eri şöyle anlatır:
Ayetin manasını hacda bilfiil gördüm. Baktım, bir derviş Kâbe’ye yaslanmış ve diliyle “Allah! Allah! Allah!” diye zikrediyor. Kalbine nazar edince gördüm ki kalbi dünya işleriyle dopdolu… Sonra dışarıya çıktım, gezerken bir esnaf dikkatimi çekti. Etrafı müşterilerle dopdolu olmakla beraber kalbi Allaha yönelmiş, zikirle meşguldü.
İşte böyleleri, “dışı sahra-yı kesrette, içi umman-ı vahdette” olan kimselerdir. Dış dünya ve bununla meşguliyet, onların gönül âlemlerini bulandırmaz. İç âlemlerinde vahdet deryasında teneffüs ederler.
1 Bkz. Nursi, Mesnevi-i Nuriye, s. 124
2 Nur, 37
