Hz Ömer bir gün mescidin yanından geçerken Bilal-i Habeşi’nin mescitte dönüp oynadığını gördü. Hemen peygamber efendimize varıp,
“Ya Rasulallah, Bilâl’e bir şeyler olmuş” deyip gördüklerini anlattı.
Peygamberimiz Hz Ömer’le beraber mescide geldiklerinde Bilal hâlâ dönmeye devam ediyordu.
Peygamber Efendimiz Bilâl’i tuttu, “Yâ Bilâl, kendine gel, bu ne hâl” dedi.
Bilâl kendine gelmişti, anlatmaya başladı: “Yâ Rasulallah, hidayetin sizin elinizde değil, Allah’ın elinde olduğunu düşündüm, keyfimden oynamaya başladım. Sizin elinizde olsa o kadar kimse içinde benim gibi bir köleye sıra gelir miydi, bilmiyorum. Ama Allah’ın elinde olduğu için ilk Müslümanlardan oldum…”
Kimseye durup dururken hidayet gelmez. Hidayet, O’na yönelenlere gelir. Bir insan gündüz vakti pencereye siyah perdeler çekse karanlıkta kalır. Ama perdeyi hafifçe araladığında içeriye ışık dolmaya başlar. Bir insan kalp penceresini küfür perdesiyle kapatırsa manen karanlıkta kalır. Ama Allah’a yöneldiğinde kalbine hidayet nurları dolar.
Hidayetin Allah’tan olması yaratma itibariyledir. Benzeri şekilde “şifa Allah’tandır” deriz, ama doktora gider, ilaç kullanırız. Peygamberler ve peygamber varisi âlim insanlar, ilâhi hidayete vesilelerdir.
Necip Fazıl İstanbul’da vapurla karşıya geçerken, sohbet ettiği kişi “Peygamberlere ne lüzum vardı, biz kendimiz yolumuzu bulabilirdik” demiş. Necip Fazıl, “Ne diye vapura bindin ki, yüzerek geçsene karşıya” cevabını vermiş.
